bir çöküşün öyküsü
bir çöküşün öyküsü kitap incelemesi stefan zweig

Bir Çöküşün Öyküsü Kitap İncelemesi – Stefan Zweig

in Kitap İnceleme Yazar:

Yine Stefan Zweig’ın kısa süre için farklı bir kişi olmanızı sağlayan eseri: Bir Çöküşün Öyküsü. Açıkçası bunun gerçek bir hikaye olduğunu öğrendikten sonra, kitabın arkasında yazıyor, daha etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Kişilik analizini, kahramanının ruhsal durumu çok iyi anlattığını düşündüğüm Stefan Zweig’ın bu kitabında, bakış açınıza göre iki farklı insanın çöküşünü görebilirsiniz: sürekli göz önünde olan, herkesin imrendiği ve çevresinde pervane olduğu bir kadının çöküşü ya da kendi çıkarları için ülkesine zarar vermiş bir aristokratın çöküşü.

Bu ikisinin ortak bir noktası var: insanlar. Yaşama amacı insan olan bir kadının çevresindeki herkesi kaybetmesiyle yaşamının bitişini anlatıyor. Herkesin çevresinde olduğu bu kadın nasıl mı yalnız kalıyor? Sürgün edilerek. Ülkesine verdiği zarardan dolayı kral tarafından sürgün ediliyor ancak bunun uzun sürmeyeceğine inancı o kadar fazla ki açıkçası ben bile okurken acaba nasıl geri dönecek diye düşünmüştüm. En çok güvendiği şeyse yine çevresindeki insanlar. Gücünü kaybetmesiyle birlikte onların da hepsi ortadan kayboluyor ve kendini gerçek anlamda yapayalnız buluyor. Başlarda eskisi gibi olacağına inancı olduğu için soğukkanlılığını koruyabilse de bu sadece 3 gün sürüyor. Bu derece unutulması ve kimsenin onun gidişini umursamamasıyla sonunda 3. günde çıldıracak seviyeye geliyor.

İnsanlarla oynamaya bu kadar alışan bu kadın kendisine oynayacak köylüler bulsa da bu onu tatmin etmiyor, tatmin etmekten çok küçük düşürüyor. Bu kadar küçük düşmeye dayanamayan kadın bir plan yapıyor ve bu planla unutulmayan biri olacağını düşünüyor. Ayrıca şunu da paylaşmak istiyorum: Ölümsüzlük planı içindeki partilerini yaparken Fransa’da doğu kültürü moda oluyor ve şato, kıyafetler buna göre yeniden düzenleniyor, Türk tatlıları ve içecekleri ikram ediliyor. Gerçek bir hikaye olduğunu düşünürsek tarihsel açıdan da ilgi çekici olabilir.

Zweig’ın yazdığı kahramanını sevmediğini kitap boyunca içten içe hissedebilirsiniz, ancak kitabın sonunda bunu hissetmekten çok anlıyorsunuz diyebilirim:

Özlemini duyduğu şan, (…) adının yanından teğet geçmişti: Yazgısı, önemsiz olayların tozuyla dumanının altında kalmıştı. Çünkü insanlık tarihi davetsiz misafirleri sevmezdi; kahramanlarını kendi seçer, ne kadar usandırıcı bir çabaya girerlerse girsinler hakkı olmayanları acımasızca geri çevirirdi; talihin ilerlemekte olan arabasından bir kez düşen kişi, arabaya bir daha yetişemezdi.

Madame de Prie’nin ölümsüz olacağını düşündüğü ve bunun için aylarca uğraşıp bütün servetini harcadığı planının ne olduğunu ve planının işe yarayıp yaramadığını okumak isteyenlere bırakalım. İyi okumalar.

Ankara'ya hapsolmuş bir İstanbul aşığıyım. Peki bundan şikayetçi miyim? Hayır. Çünkü ben mutluyum. Mutlu olmadan yapılan hiçbir şeyin doğru olmadığına inanan bir insanım. Mutlu insan umutludur, umudu olansa mutludur."İnsan; denizin olmadığı yerde, umut adına, martı olmalı." N.H.R

1 Yorum

Bir Cevap Yazın

Eposta adresiniz yayınlanmayacaktır.

*