Kişisel Blog Tadında Çok Yazarlı Blog

Safahat Kitabı Tanıtımı

Bir Şaheser : Safahat

Kategori: Kitap Yazar:

Safahat kitabını bilmeyen yoktur sanırsam. Fakat okuyan var mıdır ? Mevlana’nın Mesnevi’sini de herkes bilir fakat onu da okuyan bulunur mu ?

Safahat bir milletin feryadıdır. Cephelerde, savaş meydanlarında tarumar olmuş, ahlaken çökmüş ve bitmiş, eski kültür ve tarih köklerini kaybetmiş bir milletin bir destanıdır. Bu şiirler bir dönemi anlatır bir “an” ‘ı değil.

Safahat “ Hayatın değişik yüzleri “ anlamına geliyor. Mehmet Akif Ersoy’un 7 farklı kitabının birleştirilmiş hali olan bu kitap baştan sona kadar sizi alıp sürüklüyor. Kitaptaki şiirlerin yazılış tarihi 1911-1933 arasında olduğu için kitabı açıp okumaya başladıktan sonra ilerledikçe bu milletin yaşadıklarını sırayla görüyorsunuz. Yaşanan bütün acıları dertleri ve Mehmet Akif Ersoy’un tahlillerini…

Bu duygu dolu şiirlerin arkasında koskoca bir şair var. Kendileri İttihat ve Terakki ve Teşkilat-ı Mahsusa üyesiydi. Ayrıca 1. TBMM’de mebustu. Burdur Milletvekiliydi, TBMM meclis kayıtlarında “Burdur milletvekili ve İslam şairi” olarak geçerdi. Meclis tarafından İstiklal Madalyası ona layık görülmüştü. En önemlisi de bildiğiniz gibi İstiklal Şairi olmasıydı.

Safahat Kitabında 1908 yılı öncesindeki yazdığı şiirleri ve yazdıktan sonra imha ettiği şiirler bulunmaz. Bazı şiirleri dostlarının hatıralarından bulunmuş ve günümüze ulaştırılmıştır.

Kitabının ilk şiiri muhteşem bir öğütle başlar ve bu şiirine “Evlâdım Mehmed Ali’ye yâdigâr-i vedâdımdır.” notunu düşmüştür.

Bana sor sevgili kâri’ sana ben söyleyeyim
Ne hüviyyette şu karşında duran eş’ârım :
Bir yığın söz ki, samîmiyyeti ancak hüneri;
Ne tasannu’ bilirim, çünkü, ne san’atkârım.
Şi’r için “göz yaşı” derler, onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün âsârım !
Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım !
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;
Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.

Bu muhteşem şiirinden sonra ünlü eseri “Fatih Camii” ile devam eder ve kitabı “San’atkar” ile biter. Aslında kitabı okursanız içindeki bütün şiirlerin tanıdık ve benimsenmiş şiirler olduğunu anlayacaksınız.

Ayrıca hayran bırakan, hikaye misali şiirleri de vardır :

– Bence, doktor, onu siz bir soyarak dinleyiniz;
Hastalık çünkü değil öyle ehemmiyyetsiz,
Sâde bir nezle-i sadriyye mi illet? Nerde!
Çocuğun hâli fenâlaştı şu son günlerde.
Ameliyyâta çıkarken sınıf on gün evvel,
Bu da gelmez mi, dedim: “Kim dedi, oğlum, sana, gel?
Nöbet üstünde adam kaçmalı yorgunluktan,
Hadi yavrum, hadi söz dinle de bir parça uzan.”
O zamandan beridir za’fı terakkî ediyor;
Görünen: Bir daha kalkınması artık pek zor.
Uyku yokmuş; gece hep öksürüyormuş; ateşin
Olmuyormuş azıcık dindiği…
– Ben zâten işin,
Bir ay evvel biliyordum ne vahim olduğunu…
Bana ihtâra ne hacet , a beyim, şimdi bunu?
Ma’amâfih yeniden bir bakalım dikkatle:
Hükm-i kat’î verelim, etmeye gelmez acele.

Bu kitap hakkında sözü uzatmaya gerek yok, bu kitap için ancak şunu söylerim Mehmet Akif’in kaleminden : “Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa; Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.

Şimdi İstiklal şairimiz konuşsun, Bülbül :

… Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!
Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;
Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyârımda!
Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serâpâ Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayâlimden geçerken şimdi, fikrim hercümerc oldu,
Salâhaddîn-i Eyyûbî’lerin Fâtih’lerin yurdu.
Ne zillettir ki: Nâkûs inlesin beyni’nde Osman’ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!
Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzî serâb olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Hân’ın;
Şenâ’atleri çiğnensin muazzam kabri Orhan’ın!
Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânümanlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem…
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem! …

Ordunun Duası :

Yılmam ölümden, yaradan, askerim;
Orduma, “Gâzî” dedi Peygamberim.
Bir dileğim var, ölürüm isterim:
Yurduma tek düşman ayak basmasın!

Kıt’a :

Viranelerin yasçısı baykuşlara döndüm,
Gördüm de hazanında bu cennet gibi yurdu.
Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum;
Ya Rab, beni evvel getireydin ne olurdu? …

İyi okumalar…

Uzayzaman boşluğunda incir çekirdeğinin hacmi kadar bilgi ve düşünce kaplıyorum. Ve ayrıca gece vakitleri güneş ışınlarını görebiliyorum...

2 Yorum

  1. Gerçekten çok güzel yazmışsınız kaleminize sağlık. Farkındalık oluşturduğunuz için de teşekkürler.

Bir Cevap Yazın

Eposta adresiniz yayınlanmayacaktır.

*

Kitap Kategorisinde Son Yazılar

Yukarı Çık