Kişisel Blog Tadında Çok Yazarlı Blog

Kategori Arşivi

Çeviri

Bağırsak-Beyin İlişkisi Nörobilimcileri Ele Geçiriyor

Kategori: Bilim/Çeviri
bağırsak-beyin ilişkisi

Probiyotik satan şirketlerin uzun süredir iddia ettiği doğru bağırsak bakterilerinin geliştirilmesi zihinsel iyileşmeye yarayabilir ama nörobilimciler bu konuda şüphecidir. Şimdi otizm ve depresyon gibi hallerin mikrobiyom olarak bilinen bağırsağın mikrobiyal sakinleriyle bağlantısının güçlü bir kanıtı var. Ve nörobilimciler sadece klinik çıkarımlarından değil aynı zamanda deneysel tasarım için bağlantının ne anlama gelebileceğine dikkat çekiyor. Pasana’da Kaliforniya Teknoloji Enstitüsünde mikrobiyolog olan Sarkis Mazmarian ‘ çalışma alanı(Bağırsak-Beyin İlişkisi) farklı bir gelişmişlik seviyesine ilerliyor ve umarım bu, çok az sayıdaki laboratuvarın ticari ilgi ve bilgisinin çok olduğu bu tabloyu değiştirecektir’ diyor.

Bu yıl Amerika Ulusal Mental Sağlık Enstitüsü bağırsak-beyin ilişkisini hedefleyen yeni araştırma programlarına 1 milyon dolar daha harcadı.

Bağırsak mikrobiyomu ve davranışsal hallerin-özellikle otizm- kompozisyonu arasındaki korelasyona rağmen nörobilimciler bağırsak bakterilerinin beyne nasıl etkiyebileceklerini yeni anlamaya başlıyor. Mazmarian beyni sindirim sistemine bağlayan vagus siniri olduğu gibi bağışıklık sisteminin de bunda kesinlikle bir rol oynadığını söylüyor. Bakteriyel atık ürünleri de beyni etkileyebilir, örneğin intestinal bakterilerden en az ikisinin ürünü nörotransmitter GABA’dır.

İrlanda Cork Kolej Üniversitesinde farmakolog olan John Cryan ‘Mikrobiyomun muhtemelen beyin üzerindeki en büyük etkileri yaşamın erken dönemlerindedir’ diyor. Nörobilimcilerin toplantısında John’un grubu sezaryenle doğan fareler vajinal yolla doğan farelerden farklı mikroplara ev sahipliği yaptığını, anlamlı olarak daha endişeli ve de depresyon semptomlarına sahip olduğunu bulduklarını sundu. John Cryan ek olarak doğumda annelerinden vajinal mikropları alamamaları-normalde karşılaşacakları ilk bakteriler- yaşam boyunca mental sağlık değişimlerine neden olabileceğini söylüyor.

Benzer şekilde Mazmanian’ın laboratuvarının 2013’teki çalışmasına göre bazı otistik özelliklere sahip fare modellerinde Bacteriodes Fragilis denen bir ortak bağırsak bakterisi normal farelere göre çok düşük seviyededir. Bu hayvanlar ayrıca otizmde sıklıkla görülen sindirim sistemi semptomlarına sahip, antisosyal ve streslidirler. Fareleri Bacteriodes Fragilis ile beslemek ise semptomları tersine çevirdi. Grup ayrıca bu semptomlara sahip olan farelerin kanlarında 4EPS denilen bakteriyel metabolitin daha yüksek seviyelerde olduğunu ve bunun normal farelere enjeksiyonunun aynı davranışsal problemlere neden olduğunu buldu.

Bu etkilerin mekanizması hala net değildir. Toplantıda Mazmanian, 4EPS ile beslenen farelerde davranışsal problemlerin sadece bağırsakları sızdıran farelerde gösterildiğini, çünkü muhtemelen vücudun kimyasalı bağırsak duvarı boyunca sızdırdığına izin verdiğini sundu. Bu gözlem otizmli kişilerin daha karmaşık ve ulaşılamaz bir organ olan beyin yerine bağırsağı hedef alan probiyotik gibi terapilerle desteklenmesi olasılığını artırdı.

Araştırmalarda ön planda olan kişiler bile hala bulguların inşalar için tedaviye dönüşeceğine şüpheyle yaklaşıyor. Mazmanian probiyotiklerin insan davranışları üzerindeki etkilerinin dair kanıtların çok az olduğunu kabul ediyor ve hala giderek artan sayıdaki araştırmacı mikrobiyal bir mercekle bazı zihinsel hastalıklara bakmaya başladığını söylüyor.

Temel araştırmalar için de çıkarımlar mevcut. Toplantıda sunulan diğer çalışmada Missouri Üniversitesinde veteriner olan Catherine Hagan farklı satıcılardan aldığı aynı genetik yapıdaki farelerin bağırsak bakterilerini karşılaştırdı. Onların mikrobiyomları geniş ölçüde farklılık gösteriyordu. Bar Harbor’daki Jackson Laboratuvarından farelerin, İndiana’daki Harlan laboratuvarındaki farelerden daha az bağırsak bakterisi türüne sahip olduğunu buldu. ‘Böyle farklılıklar başka laboratuvarların deneylerinin yeniden tekrarlamak isteyen araştırmacılar için büyük bir zorluk oluşturabilir’ diyor Hagan.

Onun takımı Harlan’ın dişi farelerinden Jackson’un dişi farelerine bakteri transplate ettiğinde bu hayvanlar daha az endişelendiler ve kanda daha az stresle ilişkili kimyasal seviyesine sahip oldular. Hagan, Laboratuvarlarda in vitro fertilizasyonla yapılan bir fare vekil annesinden alabileceği mikropların genetik annesininkinden çok farklı olabileceğini belirtti. Eğer biz araştırma için hayvanları öldüreceksek hayvanların hangi modelleme yaptıklarından emin olmalıyız dedi.

 

ÇEVİRİ

Yazar: Sara Reardon

Çeviren: Nurullah

Orijinal Metin (12 Kasım 2014)

Mozart Etkisinin Moleküler Temeli

Kategori: Bilim/Çeviri/Sanat
mozart etkisi

Yeni araştırmalar “Mozart etkisi”nin moleküler temellerini ortaya çıkardı. Gözlemlere göre diğer müzikler dahil olmamak üzere, kısa süreli Mozart dinlenmesi belleği ve öğrenmeyi geliştirebiliyor.

Bu çalışmanın sonucunda, Mozart sonatını duyan farelerin beyin hücre bağlantılarıyla alakalı birkaç geni yüksek seviyede eksprese ettiği ortaya çıktı. Çalışma ekibi -ki Mozart etkisini ilk kez ileri süren araştırmacı da bu ekibe dahildir- sonuçların Alzheimer gibi nörodejeneratif hastalıklardan muzdarip insanlar için bir müzik terapi tasarlamalarına yardımcı olacağını umuyorlar.

Mozart etkisi ilk kez 1993 yılında Nature dergisinde (vol.365, s.611) ortaya atıldı. Birleşik Devletler, Winconsin Oshkosh Üniversitesi’nde bir nörobilimci olan Fran Rauscher ve meslektaşları, Mozart’ın İki Piyano İçin Sonat – D Major (Sonata for Two Pianos in D, K. 448) eserini 10 dakika boyunca dinleyen üniversite öğrencilerinin mekânsal akıl yürütme (spatial reasoning)* konusunda günümüzün müziğini dinleyen veya hiçbir müzik dinlemeyen öğrencilere göre daha başarılı olduğunu gösterdiler.

*= İstenen bölgenin rotasını planlama ve nesnenin nerede olduğunu veya olayın nerede gerçekleştiğini hatırlamak amacıyla beyindeki bilginin depolanması veya bu bilginin geri alınmasıdır. Çevrede bir yol bulma ve içindeki şeylerin nerede olduğunu hatırlama işleri, mekansal hafızanın kritik işlemlerindendir. Beyinde hipokampus ve onu çevreleyen medial temporal loblar bu görevi görmektedir.

Bu bulgular kamuoyunda heyecana yol açtı – özel tasarlanmış Mozart CD’leri müzik listelerinde yükseldi – ve fakat bilimsel camiada birtakım şüphelere yol açtı.

Ritmik Nitelikleri

Bilim adamları bu fenomenin sadece kişilerin ruh halini iyileştirmek gibi basit bir açıklaması mı olduğunu yoksa bu etkinin Mozart’ın eşsiz kalitedeki besteleriyle mi alakalı olduğunu tartışıyorlar. Bir çalışma, Mozart müziğinin belirli ritim özelliklerinin insan beyininde gerçekleşen bazı ritmik döngüleri taklit ettiğini gösterdi.

Şimdi ise Rauscher ve Standford Üniversitesi’nde genetikçi olan ortağı Hong Hua Li, birlikte Mozart etkisinin moleküler temelini bulduklarını düşünüyorlar. Çalışmalarında kullandıkları fareler, aynı insanlarda olduğu gibi sonat dinledikten sonra öğrenme ve hafıza testlerinde daha iyi performans sergilediler.

Araştırmacılar, bu daha zeki farelerin bir nöral büyüme faktörü olan BDNF** ve bir öğrenme, hafıza bileşeni olan CREB*** genlerinin ve hipokampusten salgılanan sinaptik büyüme proteini olan sinapsin I**** ekspresyonunda kontrol grubuna göre – ki kontrol grubuna eşit seviyede beyaz gürültü (white noise) dinletildi – bir artış olduğunu buldu.

** = BDNF geni beyin türevli nörotrofik faktör sentezletir. Büyüme faktörlerinden nörotrofin ailesine aittir. Mevcut nöronların devamlılığını sağlarken aynı zamanda yeni nöron ve sinapsların büyümesini ve farklılaşmasını sağlar. Beyinde hipokampus, korteks ve bazal önbeyin bölgelerinde yaşamsal öğrenme, hafıza ve yüksek düşünme yeteneklerinde aktiftir. Uzun süreli hafızada önemlidir. Nörotrofinler nörogenez üzerinde uyarıcı ve kontrol edici özelliklere sahiptir ki BDNF de bunlar içerisinde en aktiflerindendir. BDNF knock-out (bu genin silindiği ve doğal olarak BDNF faktörü üretemeyen) farelerde beyin üzerinde ve duyusal sinir sisteminde gelişimsel defektler görülür ve genellikle doğumdan hemen sonra ölürler. Bu bize BDNF’nin nöral gelişim üzerinde önemli bir rol oynadığını göstermektedir.

*** = CREB yani cAMP response element-binding protein, bir hücresel transkripsyon faktörüdür. cAMP response elements (CRE) denilen DNA sekanslarına bağlanarak akışaşağı (downstream) genlerinin transkripyonunu arttırır veya azaltır. Nöronal plastisite, uzun süreli bellek formasyonları ve mekansal hafıza (spatial memory) ile alakalıdır. CREB regülasyonunun azalması Alzheimer hastalığı ile ilişkili olup, regülasyonun arttırılması ise Alzheimer hastalığının tedavi edilmesinde bir yöntem olarak düşünülmektedir. CREB tarafından regüle edilen genlerden bazıları: c-fos, BDNF, tirozin hidroksilaz, birtakım nöropeptitler (somatostatin, enkefalin, VGF, kortikotropin-salgılatıcı hormon) ve memeli sirkadiyen ritmiyle alakalı PER1, PER2 gibi genlerdir.

**** = Sinapsin I, sinapsin gen ailesine aittir ve SYN1 geni tarafından kodlanır. Sinapsinler, sinaptik veziküllerin sitoplazmik yüzeyleriyle alakalı olan nöronal fosfopretinleri kodlarlar. Sinaptogenez, nörotranmitter salınımının modülasyonunu sağlarlar. Ayrıca gen ailesinin bu üyesi aksonogenez ve sinaptogenezin regülasyonunda da rol oynar. Mutasyonları, Rett sendromu gibi X-bağımlı hastalıklarda primer nöronal dejenerasyon ile alakalı olabilir.

Mozart etkisine kuşkuyla bakan ve Harvard Üniversitesi’nde IQ uzmanı olan Howard Gardner “Bulgular ilgi çekici” dedi. “Uyarılar genel olarak ölçülebilir nörokimyasal etkilerinin olduğuna işaret ediyor. Fakat Mozart’ı bir kenara bırakırsak, bu etkinin müziğe bağlı olup olmadığının hala belirlenmesi gerekiyor.” Başka deneyler farelerin çevresini oyuncaklarla zenginleştirmenin yeni nöronların büyümesini sağlayabileceğini göstermiştir.

Müzik Terapinin Beyin ve Ruh Hâli Üzerine Etkileri

Elektriksel Aktivite

Mozart etkisinin gerçekte zihin gelişiminin özel bir biçimi olsun veya olmasın, varlığı zaten kliniklerde hissediliyor.

Alzheimer hastalığına sahip bireyler sonat dinledikten sonra mekansal (spatial reasoning) ve sosyal görevlerde daha iyi performans gösteriyorlar. Ve ciddi epileptik hastalar için çalınan diğer türden müziklerden farklı olarak Mozart çalınması, nöbetlerle ilişkili elektriksel aktiviteyi yatıştırıyor.

Hong Hua Li çeşitli nörolojik hastalıklardan ve beyin hasarlarından muzdarip hastalar için daha iyi bir müzik terapi tasarlamak uğruna bu son çalışmasını kullanmayı ümit ediyor. O ve Rauscher ayrıca Mozart etkisinin gelişim sürecinde kritik bir periyot mu olduğunu yoksa diğer tür müziklerin de aynı özelliklere mi sahip olduğunu ileride araştırmayı planlıyorlar.

Çeviri

Yazar: Emily Singer

Çeviren: Nihat. Ayrıca birtakım gen ve proteinlerin açıklanmasında Vikipedia, NCBI ve Encylopedia Britannica kaynaklarından yararlanılmıştır.

Orjinal Metin (23/04/2004)

Probiyotikler ve Obezite: Bağlantı Var Mı?

Kategori: Çeviri/Makale
probiyotikler ve obezite ilişkisi

İnsan bağırsak mikrobiyatası üzerindeki son çalışmalar obezitenin, gram negatif bakterilerin azalması -özellikle Bacteriodes üyeleri- ve gram pozitif firmikütlerin artışıyla ilişkili olduğunu gösteriyor. Ek olarak çalışmalar obez bireylerin bağırsak mikrobiyotasının obez olmayanlarınkine göre daha az çeşitlilikte olduğunu gösteriyor. Bağırsak mikrobiyotasındaki manipülasyon –probiyotik ve antibiyotik kullanımı yüzünden- çiftlik hayvanlarının büyümesinin desteklenmesi için 50 yıldır kullanılıyor. Bu Amerika’da FDA(Food and Drug Administiration) , Avrupa’da ise Avrupa Komisyonu tarafından düzenleniyor. Probiyotikler çiftlik işletmelerinde bu amaç için, özellikle Lactobacillus, Bifidobacterium ve Enterococcus türleri içeren firmikütler şeklinde kullanılıyor. Bu ürünler pazarlanıyor ve çoğu hayvan çiftlik işletmesinde, kümes hayvanları, buzağı ve domuzlar dahil olmak üzere, kullanılıyor ve çoğu çalışma bu bakteriyel katkı maddeleri verilen genç hayvanların boyutlarında ve kilolarındaki artışı gösteriyor. Antibiyotiklerinde bu amaç için kullanılmasına rağmen bu uygulama Avrupa’da şu an yasaklanmış durumda.

Firmikütler ayrıca insanlarda probiyotik, prebiyotik ya da daha kapsamlı şekilde fonksiyonel gıda adı altında direkt terapötik adjuvanlar gibi kullanılıyor. Bu ürünler Amerika’da FDA tarafından ‘genelde güvenli olarak kabul gören’ ( generally regarded as safe= GRAS) şeklinde sınıflandırılmakta. ( İronik bir şekilde ‘gras’ Fransızca’ da ‘şişman benzer şekilde çevriliyor.) Bu ürünlerin analizi, yüksek konsantrasyonda canlı Lactobacillus ve Bifidobacterium türleri (gram veya ml başına 108’den fazla) içerdiklerini gösteriyor. Bu konsantrasyonlar, onların hayvanlarda kullanılan büyümeyi destekleyen miktarla benzerdir. Amerika’da mandıra içecekleri veya yoğurt gibi probiyotik içeren ürünler tipik bir şekilde >107 Lactobacillus içerir. Lactobacillus acidophilus, domuz yavrularında kilo artışına neden olan kullanımına eş değer miktarlarda fonksiyonel gıdalarda bulunur.

Lactobacillus türleri ayrıca diyare tedavisi gören çocuklarda kilo artışıyla ilişkilidir. Ek olarak, bazı çalışmalar Lactobacillus rhamnosus -hastalıktan bağımsız reçete edilmiş bu probiyotik- alan çocuklarda kilo artışını ispatlıyor. Çoğu gelişmiş ülkede meydana gelen bu veriler çocukluk çağı obezitesi salgını bağlamında değerlendirildiğinde, probiyotiklerin hızlıca ve daha kapsamlı şekilde pediatrik popülasyonda etkilerini araştırılması önemli görünüyor.

Fonksiyonel gıdalar, fermente mandıra ürünleri de dahil, çoğu ülkede çocuklar arasında popülarite kazanıyor. Ancak bu ürünler ile kilo artışı arasındaki bağlantı üzerinde az araştırma yapılmış durumda. Bu gıda ürünleri çocuk sağlığında olumlu etkilere sahip olduğu kanaatiyle satılıyor, ancak bu iddiaları destekleyen çok az kesin veri mevcut.  Şaşırtıcı olarak, insanlarda probiyotik kullanımı düzenlemeleri hayvanlardaki kullanımın düzenlenmesinden daha az katıdır. Bahsedilen spesifik bakteri türleri ve konsantrasyonları genelde tüketicilere açıklanmaz ve bildiğim kadarıyla insan gıda takviyeleri ya da yardımcı terapötik gibi probiyotiklerin uzun süreli etkileri titizlikle değerlendirilmedi. Bence deneysel modeller kullanılarak daha ileri çalışmalar, bu ürünlerin çocuklar için kullanımının önerilmesinden önce hayvan büyüme destekleyicileri olarak rolünü değerlendirmek için yapılmalıdır.

Hayvan gıda endüstrisinde kilo artışıyla ilişkili bakteri içeren ürünlerin insanların desteklenmesi için tüketilmesiyle gerçek insan sağlığı problemlerine neden olabileceğimizi düşünüyorum. Deney hayvanlarında böylesine yan etkilere sahip kimyasal bileşikler, gıda olarak kabul görülmeden önce titizlikle test edilecektir. Bence probiyotik ve prebiyotiklerin güvenli kabul edilebilirliğinden önce, bu ürünlerin insanlarda obeziteye neden olma meylini değerlendiren deneysel modellerle test edilmesi zorunludur.

Çeviri

Yazar: Didier Raoult

Çeviren: Nurullah

Orjinal Metin (Eylül 2009)

Kuzey Kore’nin Askeri Kapasitesi

Kategori: Çeviri/Makale
Kuzey Kore'nin Askeri Kapasitesi

Amerika Birleşik Devletleri ve onun Asyalı müttefikleri, Kuzey Kore’yi ciddi bir güvenlik tehditi olarak görüyorlar. Dünyadaki en büyük konvansiyonel askeri güçlerden birisi olan Kuzey Kore, gelişen füzeleri ve nükleer testleri ve agresif söylemleriyle, dünya çapında endişe uyandırdı. Fakat dünya güçleri Kuzey Kore’nin nükleer silahları elde etme yollarını yavaşlatmakta etkisiz oldu. Kuzey Kore Lideri, Kim Jong-un, nükleer programı kendi rejiminin devamı için bir araç olarak görüyor. Dünyadaki en fakir ülkeler arasında kalırken, Birleşik Devletler Dışişleri Bakanlığı verilerine göre, Kuzey Kore yaklaşık olarak kendi gayri safi yurt içi hasılasının (GDP) çeyreğini askeriyeye harcıyor. Bu riskli politikası, istikrar ve güvenliği korumayı amaçlayan bölgesel ve uluslararası ortaklıkları test etmeye devam edecektir.

Kuzey Kore’nin Nükleer Kapasitesi Ne?

Kuzey Kore bir seri kısa-, orta-, ve kıtalararası- menzile sahip füzelerini ve denizaltı balistik füzelerini test etti.

Ülkenin sahip olduğu nükleer stok tahminleri farklılıklar gösteriyor: bazı uzmanlar Pyongyang’ın on beş ila yirmi adet nükleer silaha sahip olduğuna inanıyorken, Birleşik Devletler istihbaratı bu sayının otuz ila altmış arasında olduğuna inanıyor. Kuzey Kore yönetimi, Temmuz 2017’de, büyük nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip iki adet kıtalararası balistik füze (ICBM) test etti. Pentagon Kuzey Kore’nin ICBM testlerini doğruladı ve verilerine göre yeni füzenin 10,400 kilometrelik potansiyel menzili olduğu, eğer düz bir yörüngeyle ateşlenirse ABD’nin ana topraklarına yetişecek kapasiteye sahip olabileceği tahmin ediliyor.

Diğer ülkelerdeki ABD analizcileri ve uzmanları, Kuzey Kore’nin sahip olduğu ICBM türü füzenin nükleer yüklenmeyi taşıyabilme ihtimalini hala tartışıyorlar ve sahip olduğu ICBM füzelerinin atmosfere yeniden girdiğinde parçalanmadan hedefe ulaşma olasılığı hala belirgin değil. Temmuz 2017 tarihli gizli bir ABD istihbaratı değerlendirmesi, Kuzey Kore’nin nükleer savaş başlıklarını kendi balistik füzelerine sığdırabilecek teknolojiyi geliştirdiği sonucuna vardı.

Bu testlerden önce, Kuzey Kore beş adet nükleer test yürütmüştü: Kim Jong-il yönetiminde Ocak 2006 ve Mayıs 2009; Kim Jong-un liderliğinde Şubat 2013, Ocak ve Eylül 2016 tarihlerinde. Gelecekte yine nükleer testler olacağı tahmin ediliyor. Kuzey Kore uranyum ya da plütonyum dereceli silahlara sahip bombaların nasıl üretileceği, nükleer silahların ana bileşeni olan bölünebilir materyalleri yapmak için gerekli birincil elementlerin ne olduğu bilgilerine sahip.

Her testte, Kuzey Kore’nin nükleer patlamaları güçlendi. 2006’daki ilk patlama, iki kiloton TNT’ye (patlamanın gücünü ölçmek amacıyla kullanılan bir enerji birimi) eşdeğer miktarda bir plütonyum yakıtlı atom bombasıydı. Washington’daki tarafsız bir düşünce kuruluşu olan Nuclear Threat Initiative verilene göre, 2009’daki test sekiz kiloton veriminde; 2013 ve Ocak 2016 testleri yaklaşık on yedi kiloton veriminde; ve Eylül 2016 testi yirmi beş kiloton verimindeydi. (Karşılaştırmak için, ilk atom bombası olan, ABD’nin 1945’te Hiroshima’ya attığı bomba, tahmini olarak on altı kiloton verimindeydi.)

Bu patlamaların gücü şiddetlendikçe, iki ülkenin de nükleer testleri ve füze testleri hızlandı. 2011’in sonlarına doğru Kuzey Kore’nin lideri olan Kim Jong-un yönetiminde, nükleer program belirgin bir şekilde hızlandırıldı. Rejimi altındaki üç teste ilaveten, babası ve dedesinin denemelerinden çok daha fazla olmak üzere, ülke toplamda yetmiş beşten fazla füze testi gerçekleştirdi.

Kuzey Kore’nin balistik füzelerinin doğruluğu ile ilgili bilinmeyenler varlığını sürdürüyor. Uzman gözlemciler çoğu kez bu füzelerin kusurlu olduğunu çünkü hedef sistemlerinin Sovyetler Birliği’nden kalma olduğunu söylüyorlar. Fakat bazı sığınmacılar ve uzmanlar Kuzey Kore’nin Çin’in navigasyon sistemiyle benzer olan GPS hedefleme sistemi kullanmaya başladığını söyledi. Bu sistemlerin kaynağı hakkında ve Kuzey Kore’nin sahip olduğu füzelerin çalışır ve gerçek bir durumda olup olmadığına ilişkin sorular artmaya başladı.

Kuzey Kore Balistik Füzeleri Tablosu

Kuzey Kore’nin Nükleer Programı Başka Ülkeler Tarafından Destekleniyor Mu?

Kuzey Kore’nin nükleer programı ağırlıklı olarak yerli olmasına rağmen yıllar boyunca dış kaynaklar tarafından desteklendi. Pyongyang 1950’lerin sonu ile 1980 yılları arasında Moskova’nın yardımını aldı: bir nükleer araştırma reaktörü inşa etmesine yardımcı oldu, füze planlarını sağladı, hafif su reaktörü ve nükleer yakıt konusunda yardımcı oldu. 1970’lerde, balistik füzelerin geliştirilmesi ve üretilmesi dahil olmak üzere savunma alanında Çin ve Kuzey Kore işbirliği yaptı. Kuzey Koreli araştırmacılar ayrıca Sovyet ve Çinli meslektaşlarıyla akademik değiş tokuşlardan yararlandı. Gerçi bu değiş tokuşlar açıkça silah üretimi konusunda olmayabilirse bile, Kuzey Kore savunma ve istihbarat analizcisi olan Joseph S. Bermudez Jr.’a göre, araştırmaların paylaşılmasıyla ve nükleer tesis ziyaretleriyle öğrenilen bilgiler askeri bir nükleer program yürütmek amacıyla kullanılabilmektedir.

Pakistan 1970’lerde Kuzey Kore’nin önemli bir askeri işbirlikçisi olarak ortaya çıktı. Bu iki taraflı nükleer işbirliği, İran-Irak Savaşı (1980-1988) süresince balistik füze çalışmaları amacıyla iki ülkenin araştırmacılarının İran’da bulunmasıyla başladı. 1990’larda, Pakistan’ın nükleer programını militarize eden Abdul Qadeer Khan aracılığı ile Kuzey Kore Pakistan santrifüj teknolojisi ve planlarına erişim elde etti. Pyonyang ayrıca Pakistan’ın muhtemelen Çin’den elde ettiği uranyum savaş başlığı planlarını elde etti. Bu değiş tokuşta, Pakistan Kuzey Koreli füze teknolojisini aldı. Khan’ın doğrudan mı yoksa dolaylı olarak mı Pakistan hükümeti adına hareket ettiği belirsizliğini koruyor. (Khan’ın uluslararası ağı ayrıca, İran ve Libya dahil olmak üzere alıcılara kaçak nükleer teknoloji ve malzeme satıyordu) Pakistan’dan kazanılan nükleer bilgiler Kuzey Kore’nin bomba için bir uranyum rotası izlemesine ve santrifüjler çalıştırmasına yol açtı.

Üçüncü kişiler, nükleer silahlanma ve santrifüj inşası için gerekli metal malzemeleri nakliye ederek Pyongyang’ın programını ayrıca kolaylaştırdılar. Kuzey Kore 1960’lardan beri ateşli silahlar ve nükleer silah programını arttırmak amacıyla teknoloji, malzeme ve plan temini için gizli bir ağ geliştirdi. Bermudez’in söylediğine göre zamanla, Kuzey Kore’nin ağları Avrupa odağından Asya ve Afrika odağına kaymıştır ve malzemeler Kuzey Kore’nin ellerine erişmeden önce genelde birçok kez takas yapılmaktadır.

Kuzey Kore Tehdit Haritası

Kuzey Kore Hangi Yaptırımlarla Karşı Karşıya Kalmıştır?

Kuzey Kore’nin Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan (NPT) 2003 yılında çekilmesi ve füze testiyle birlikte 2006’daki ilk nükleer testi, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne Kuzey Kore’nin eylemlerini kınayan ve ülkeye yaptırımlar koyan kararları oybirliğiyle kabul etmeye teşvik etti. Güvenlik Konseyi, Pyongyang’ın davranışlarını değiştirme umuduyla yaptırım kararlarını sabitledi. Bu ek tedbirler Kuzey Kore’nin balistik füze ve nükleer silahlanma programlarını destekleyen materyallerin ve teknolojilerin satışını, finansal desteği ve silah satışını yasakladı; ayrıca belirli değerli mallara ve diğer dış ticarete kısıtlamalar koydu ve Kuzey Kore’ye giden kargoların teftiş edilmesi yönünde baskı uyguladı.

Yaptırımlar Kuzey Kore’nin malzemelere erişimini kısıtlamasına rağmen bunları bütün uluslararası kargo şirketlerine uygulatmak ve düzenlemek zordu. Daha yakın zamanlarda, Kuzey Kore finansal kaynaklarının askeri ve nükleer gelişmeler yönünde büyümesini engellemek amacıyla büyük bir baskı uygulandı. Bazı uzamanlar ve yöneticiler, Çin’in balistik füze programına evvelden yaptığı desteği, Kuzey Kore ile devam eden ticari ilişkileri ve yaptırımların sönük kalmasını kınadı.

Ayrı olarak Kuzey Kore; İran, Libya, Suriye, Mısır, Vietnam, Yemen, Birleşik Arap Emirlikleri ve Myanmar gibi ülkelerle füze satışı ve nükleer teknoloji paylaşımında bir rekora sahip. Bu ülkelere gizlice “nükleer ve balistik füze ile ilgili ekipman, teknik bilgi ve teknoloji” aktardı. Kuzey Kore’nin ekonomik kısıtlamaları göz önüne alınırsa, nükleer terörizm potansiyelini arttırarak daha fazla nükleer madde ve bilginin satılabileceğinden korkulmaktadır.

Kuzey Kore Hakkında: Ülke Profili ve Kısa Tarih Serisi

Kuzey Kore, Başka Kitle İmha Silahlarına Sahip Mi?

Kuzey Kore’nin hardal gazı, klorin, fosgen, sarin ve VX sinir gazı içeren kimyasal silah cephaneliğine sahip olduğuna inanılıyor. Rejimin “sinir, blister, kan ve boğucu ajanlar üretme kapasitesine” sahip olduğu ve 2,500 ila 5,000 ton arasında kimyasal silah bulundurduğu tahmin ediliyor. Sahip olduğu kimyasal toksinler; ateşli top mermileri, roketler ve füzeler aracılığı ile ateşlenebilir. Kore Halk Ordusu, kontamine olmuş bir ortamda savaşma potansiyeliyle eğitim görür. Kuzey Kore kendi kimyasal silah programını geliştirmek için daha önce Sovyetler ve Çin’den yardım aldığını bildirmişti.

Biyolojik silahların üretimi, geliştirilmesi, depolanması ve elde edeilmesi girişimlerini yasaklayan bir antlaşma olan Biyolojik Silahlar Konvansiyonu’na 1987 yılında dahil olmuşsa bile, Kuzey Kore’nin bazı biyolojik silah yeteneklerine sahip olduğuna da inanılıyor. 1988’de; boğucu, zehirleyici ve diğer tür gazların savaşta kullanımını yasaklayan Genova Protokolü’nü kabul etti. İddiaya göre Kuzey tarafının şarbon (antraks) ve smallpox (çiçek hastalığı) gibi patojenleri üretebilme yeteneği var, gerçi bu patojenlerin savaş ortamında kullanılabilip kullanılamayacağı belirsizdir.

Kuzey Kore’nin Konvansiyonel Askeri Yetenekleri Nelerdir?

Kuzey Kore, ülkenin silahlı kuvvetlerinde bulunan 1,1 milyon personeliyle birlikte dünyanın en büyük askeri kuvvetleri içerisinde dördüncü sırada yer alıyor ve bu miktar toplam nüfusun yaklaşık yüzde 5’ini oluşturuyor. Kuzey Kore Anayasasının 86. Maddesi “Ulusal savunma, vatandaşlar için en yüce görev ve onurdur” şeklindedir ve bu madde tüm vatandaşların orduda hizmet etmesini şart koşmaktadır. Birleşik Devletler Dışişleri Bakanlığı raporuna göre, Rejimin 2004 ile 2014 yılları arasında askeri giderlerine yaklaşık olarak her sene 3,5 milyar dolar ödedi. Fakat Pyongyang komşuları ve düşmanları tarafından dolar karşılaştırması bakımından geride kalmış bir durumda ve güvenlik uzmanlarına göre kullandığı malzeme ve teknolojiler eskimiş bir halde bulunuyor. Rejimin askeri pozisyonunu ve füzelerini Seoul’a yöneltmiş olması, Kuzey Kore’nin konvansiyonel kapasitesinin güney komşusu için sürekli bir tehdit olduğunu gösteriyor. Birleşik Devletler Savunma Sekreteri Jim Mattis, Kore bölgesindeki savaşın katastrofik olabileceği konusunda uyarılarda bulundu ve Kuzey Kore’yi “barış ve güvenlik adına en acil ve en tehlikeli tehdit” olarak tanımladı.

Kuzey Kore Kara Kuvvetleri

Kuzey Kore Deniz Kuvvetleri Kuzey Kore Hava Kuvvetleri

Kuzey Kore güney sınırına ve yakınlara cephaneler yerleştirdi ve ayrıca konvansiyonel füzelerini kendi komşusuna ve potansiyel tehlikelerden korunmak için Japonya’ya doğru yöneltti. 2015 Birleşik Devletler Savunma Bakanlığı raporuna ve 2016 Güney Kore Ulusal Savunma Bakanlığı raporuna göre, Kuzey Kore Silahlı Kuvvetleri 1,300 savaş uçağı, yaklaşık 300 helikopter, 430 savaş gemisi, 250 amfibi gemi, 70 denizaltı, 4,300 tank, 2,500 zırhlı araç ve 5,500 adet çoklu roketatara sahip. Ayrıca uzmanların tahminine göre Kuzey Kore farklı menzil kapasitesinde bin kadar füzeye sahip.

Kuzey Kore Bir Siber Güvenlik Tehditi Mi?

Kuzey Kore 1980 ve 1990’larda Çin ve Sovyetlerin desteğiyle bilgisayar bilimi uzmanlığını ve siber saldırı tekniklerini geliştirdi. Kuzey Kore’nin önceden yaptığı siber saldırıların çoğunluğunu bir websitesini birçok kaynaktan trafikle flood yaparak yıkma girişimi olan DDoS ve web-defacing oluşturuyordu. Kuzey Kore’nin siber saldırılarda bu iki tekniği kullanması, onların hala siber operasyonlarda sofistike olmadığını gösteriyordu. Kuzey Kore’nin siber aktivitelerinin çoğu yurtdışı altyapısını, özellikle Çin’in altyapısını ve bir noktaya kadar Malezya gibi 3. dünya ülkelerindeki nodeları kullanarak rejimin takip edilebilirliğini azaltıyor ve saldırılara karşı yaptırımları engelleyebilmesini sağlayarak ona avantaj sağlıyor. Son yıllardaki Güney Koreli bankaların ve medya kuruluşlarının uğradığı siber saldırılar ve 2014’te Sony Pictures’ın hacklenmesinin sorumluluğu Kuzey Koreli gruplara atfedilmişti.

kuzey kore siber güvenlik tehditi mi

Kuzey Kore’nin Şubat 2016 New York Federal Reserve Bankasından Bangladeş Merkez Bankası hesabıyla çalınan 81 milyon dolarlık siber hırsızlığa karıştığına dair sağlam kanıtlar bulunmaktadır. Kuzey Kore, siber operasyonları kullanarak para çalmayla tanımlanan ilk ülkedir. Kuzey Kore’nin operasyonları gittikçe daha cesur hale geliyor. Araştırmacılar Kuzey Kore’yi mali kurumlara artan sayıdaki siber saldırılarla ilişkilendiriyor. Güney Kore, Kuzey Kore’nin Aralık 2016’da askeri siber komutasını ihlal ettiğini açıkladı. Stratejik ve Uluslararası Çalışma Merkezi, Kuzey Kore’nin hem siyasal hem de askeri siber yeteneklerini büyütmeye ve geliştirmeye yoğun bir yatırım yapmış olduğunu bildirdi. Council on Foreign Relations’ın Dijital ve Siber Güvenlik Programı’nın yöneticisi Adam Segal; Pyongyang ve hükümete bağlı siber birimlerinin siber saldırıları askeri çatışma durumunda çaydırıcı faktör, ülkenin yetenekli ve tehlikeli olduğunu gösteren bir etken olarak ve mali kazanç elde etme aracı olarak gördüğünü söylüyor.

Kuzey Kore’nin Militarizasyonunu Yönlendiren Nedir?

Kuzey Kore’nin felsefik yönetim biçimi iki esas; juche (kendi gücüne dayanma) ve songun ( askeri esas üzerine hareket) üzerine kuruludur. Kuzey Kore ordusu, ülke politikasında çok merkezi bir rol almaktadır ve bu ortam Kim Jong-un yönetiminde daha üst seviyelere çıkarılmıştır. Kuzey Kore liderleri hep bir saldırı beklermişçesine hareket ederler. Bunun sonucunda, Pyongyang’a göre kendi ulusunun hayatta kalmasının tek garantisi, kendisine tehdit olarak gördüklerine karşı asimetrik askeri yeteneklerini geliştirmektir.

On yıllar içerisinde Kore Savaşı silahlanmasında Pyongyang Rejimi gittikçe izole oldu. Bu izole oluşun sebebi askeri provakasyonları ve nükleer silahlarla olan ilgisinden dolayıdır. Aynı şekilde, para dolaşımı için gerekli araçların sınırlı olmasından dolayı ekonomileri global ekonomiden git gide uzaklaştı. Pyonyang’ın alt sınıf itibarına karşın Kim Jong-un milli bir strateji izleyerek güçlü temellerle ülke ekonomisini ve nükleer kuvvetini güçlendirme yolunda hareket etti.

Kim Jong-un ekonomi sözlerini tutmakta zorlanırken ordu alanında ve nükleer güçte kendini kuvvetli bir lider portresi olarak sergiledi. Kim Jong-un’a göre nükleer güçlerin iki stratejik önemi var: eksternal tehditleri yok etmek ve rejimin geleceğini temin etmek.

Kim Jong-un, gücü eline aldığından beri, uygun gördüğünde test yapma yemininde bulunmak yerine, ülkesinin nükleer gücü ve füze geliştirilmesi konusunda belirsiz bir dil kullandı. Stanford Üniversitesinden Prof. Siegfried Hecker: “Rejimin nükleer silah cephanesi, çevresindeki ülkelerle ve Güney Kore ile antlaşmalarını daha agresif bir ortama sokabilir” dedi. Pyongyang’a karşı uygulanan yaptırımlarla birlikte, Kim Jong-un kendi ordusunu güçlendirecek cesarete sahip olacak gibi görünüyor.

Çeviri

Yazar: Eleanor Albert

Çeviren: Nihat. Çeviri konusunda yardımcı olan Tunahan ve Utku’ya teşekkür ederim.

Orjinal Metin (15/08/2017)

Fransız Ebeveynleri Neden Başarılı? Bebeğinize Fransız Kalın

Kategori: Çeviri/Makale
çocuk eğitimi

Kızım 18 aylıkken, eşimle birlikte onu küçük bir yaz tatiline götürmeye karar verdik. Oturduğumuz yer olan Paris’e tren ile birkaç saat uzaklıkta olan bir sahil kasabasını seçtik ve beşikli bir otel odası ayırttık.(Ben Amerikalıyım, eşim ise İngiliz) Kızımız olan Bean, bizim tek çocuğumuzdu. Ondan dolayı, bu düşüncemizi bağışlayın: ne kadar zor olabilirdi ki?

Otelde kahvaltı yaptık, öğle ve akşam yemeğini ise eski bir limanın etrafında bulunan küçük bir deniz ürünleri lokantasında yedik. Kısa sürede anladık ki daha yeni yürümeye başlamış bir çocukla gün içerisinde iki defa lokantada yemek yemek, cehennem döngüsünün ta kendisidir.

Bean’in yemeklere ilgisi kısa sürüyordu fakat birkaç dakika içerisinde tuzluğu döküyor ve şeker paketlerini yırtıyordu. Daha sonra yüksek sandalyesinden kurtulmak istedi ki böylelikle lokantanın etrafına atılabilir ve tehlikeli şekilde rıhtıma doğru fırlayabilirdi.

Bizim bu konudaki taktiğimiz ise yemeği hızlıca bitirmekti. Daha otururken sipariş verdik, sonrasında bize bir an önce ekmek getirmeleri için yalvardık ve aperatiflerle birlikte ana yemeklerimizin aynı anda getirilmesini istedik. Eşim balığından ancak birkaç ısırık aldıktan sonra Bean’in garson tarafından atılmadığına veya suda kaybolmadığına emin olabildim. Daha sonra eşimle görevleri değiştirdik. Yırtık peçeteler ve masamızın etrafındaki kalamarlardan dolayı özür dilemek için yüksek miktarda bağış bıraktık.

Birkaç daha üzücü lokanta ziyaretinden sonra, etrafımdaki Fransız ailelerinin bizim gibi yemek ızdırabı çekmediklerini fark etmeye başladım. Garip olarak, onlar, tatilde gibi görünüyorlardı. Fransız bebekleri mutlu bir şekilde sandalyelerine oturmuş yemeklerini bekliyor ya da balıklarını ve hatta sebzelerini yiyorlardı. Mızmızlanma veya çığlık atma ortada yoktu. Ayrıca masalarının etrafında döküntüler de yoktu.

O zamana kadar Fransa’da sadece birkaç yıl yaşamıştım ve bu olayı açıklayamadım. Daha sonra Fransız ebeveynliğini düşünmeye başladığımda fark ettim ki bu sadece yemekle alakalı değildi, bu tamamen farklı bir şeydi.

Bu konuyla ilgili aklımda bir çok soru vardı:

  • Neden böyle oldu, mesela, Fransa’da parkta geçirdiğim yüzlerce saat içinde hiçbir zaman yerlerde debelenen ve tepinen tek bir çocuk (benimki dışında) görmedim?
  • Benim Fransız arkadaşlarım neden hiçbir zaman çocukları bir şeyler istiyor diye telefonda konuşurken acele etmiyorlar?
  • Onların oturma odaları neden oyuncak çadır ve mutfak oyuncakları tarafından ele geçirilmemiş?

Çok geçmeden sessizce ve tamamen anlamaya başladım; Fransız ebeveynleri, aile yaşamı içinde tamamen farklı bir atmosfer yaratmışlardı ve onun sonuçlarını elde ediyorlardı. Amerikalı aileler yaramaz çocukbizim evimize ziyarete geldiğinde, genelde zamanlarının çoğunu çocuklarının ağız dalaşmalarıyla geçiriyor, ufaklıklarını mutfak adasında tur atmalarına yardım ediyorlar ya da yere oturtturup Lego köyler inşa ediyorlardı. Farklı olarak, Fransız arkadaşlarım ziyaret ettiğinde ise yetişkinler kahve içiyorlar ve çocukları da kendi başlarına mutluca oyun oynuyorlardı.

Mahvolan plaj tatilimizin sonunda, Fransız ebeveynlerinin neyi farklı yaptıklarını çözmeye karar verdim. Fransız çocukları neden yiyecek fırlatmıyordu? Ve onların aileleri neden bağırmıyordu? Kendi üslubumu değiştirebilir ve aynı sonuçları kendi yavrularımda da alabilir miydim?

Çaresizliğimin de kısmen tahrikiyle, geçmiş birkaç yılımı Fransız ebeveynliğini araştırmakla harcadım. Şuanda Bean 6 yaşında ve ikizler ise 3 yaşında. Size şunu söyleyebilirim: Fransızlar muhteşem değiller ama onların sahip oldukları ve gerçekten işe yarayan bazı gizli ebeveynlik sırları var.

Bir şeylerle uğraşırken keşfettiğim 2009 yılındaki bir çalışma, Princeton’daki iktisatçılar liderliğinde; Columbus, Ohio ve Rennes’deki benzer durumlarda bulunan annelerin çocuk bakım deneyimlerini karşılaştırıyordu. Araştırmacılar, Amerikalı annelerin kendi çocuklarıyla uğraşmada normale göre iki kat daha fazla hoşnutsuz olduğunu gösterdi. Aynı iktisatçıların farklı bir araştırmasında, Texas’ta çalışan annelerin ev işlerini çocuk bakımından daha keyifli bulduğu ortaya kondu.

Ben kesinlikle Fransa yanlısı bir ön yargıya sahip değilim, buna emin olabilirsiniz. Au contraire*, burada yaşamayı sevip sevmediğime bile emin değilim. Kesinlikle çocuklarımın burnu havada Parisliler olarak büyümesini istemiyorum.

*aksine

Lakin tüm bu sorunlar için, Fransa, Amerikan ebeveynliğinin mevcut problemleri üzerine kesinlikle kıyas edilmesi gereken mükemmel bir örnek. Orta-sınıfa ait Fransız ebeveynlerinin sahip olduğu değerler benimkilere benzer görünüyor. Onlar, çocukları hakkında konuşmaya gayretli, çocuklarına doğayı gösteriyorlar ve fazlaca kitap okuyorlar. Ebeveynler, onları tenis kurslarına, resim derslerine ve interaktif bilim müzelerine gönderiyorlar.

Ancak Fransızlar takıntı yapmadan aileleriyle ilgilenmeyi becerdiler. Hatta onlara göre iyi bir ebeveynlik çocuklarla sürekli ilgilenmekten geçmiyor ve bu konu hakkında suçluluk hissetmeye de gerek yok. Bir Parisli bana: “Bana göre, akşamlar ebeveynler içindir.” demişti. “Kızım eğer isterse bizimle birlikte olabilir, fakat şuanda yetişkinlerin vakti.” Fransız Ebeveynler kendi çocuklarının aktif olmasını istiyor ama her zaman değil. Amerikan ufaklıklar Mandarin öğretmenleri ve okul öncesi okuma-yazma eğitimi alırken, Fransız çocuklar –yetiştirildikleri bu doku gereği- etrafta kendi kendilerine takılıyorlar.

Orta-sınıf Amerika’nın ebeveynlik problemi olduğunu söyleyen ilk kişi değilim. Bu problem özenle teşhis edildi, kritiği yapıldı ve bir isim kondu: aşırı-ebeveynlik, hiper-ebeveynlik, helikopter ebeveynliği, ve benim favorim olan kindergarşi*. Ailelerin kendileri de dahil olmak üzere, kimse acımasız ve mutsuz Amerikan ebeveynliği yöntemini sevmiyor gibi görünüyor.

*Burada, çocukların egemen olduğu ve onların isteklerinin ve dileklerinin yetişkinlere üstün olduğu bir yönetim tarzı fenomeni kastediliyor. Kinder-g-archy tabirindeki “arşi”; monarşi, oligarşi, anarşi gibi yönetim şekillerini tabir ederken kullandığımız ektir.

Tabii ki, Fransızlar, çocuklarının daha iyi ve daha az stresli olmaları için her türlü genel hizmet servisine sahip. Ailelerin okul öncesi eğitim için para ödemelerine, sağlık sigortaları için telaşlanmalarına ya da çocuklarını kolejlere kaydetmelerine gerek yok. Sadece çocuk sahibi oldukları için, kendi banka hesaplarına bağlanmış olan aylık maaşları var.

Fakat bu genel hizmet servisleri bütün farklılıkları açıklamaya yetmiyor. Bulduğuma göre, Fransızlar, çocuklarının yükselmeleri için tamamen farklı bir yapı kullanıyorlar. Fransız ailelerine, çocuklarını nasıl terbiye ettiklerini sorduğum zaman, ne demeye çalıştığımı ancak soruyu birkaç kez tekrarlayınca anladılar. “Ha, onları nasıl eğittiğimizi mi kastediyorsun?” şeklinde sordular. Sonraları anladım ki “disiplin” kavramı; cezalandırmalara karşı dar ve nadir kullanılan bir tabirmiş. Buna karşılık “eğitim” (okulla bir ilgisi yoktur) ise sürekli yaptıklarını düşündükleri bir şey.

Bu eğitimin anahtarı, beklemeyi öğrenmenin basit bir eylemidir. İşte bu, bütün tanıştığım iki, üç aylık Fransız bebeklerinin neden bütün gece boyunca uyuduklarını gösteriyor. Ebeveynler, bebekleri ağlamaya başlayınca onları almazlar, bebeklerin tekrar uyumayı öğrenmelerini sağlarlar. Bu aynı zamanda Fransız yavrularının neden mutluca lokantada oturduğunu da gösterir. Amerikalı çocukların bütün gün atıştırmalarından ziyade, onlar genelde yemek vaktine kadar beklerler.(Fransız çocuklar her zaman üç öğün yemek yerler ve öğleden sonra 4 civarında bir defa atıştırırlar)

yemek yiyen afacan

Bir cumartesi günü, 30’lu yaşlarında tatlı bir iş avukatı olan ve Paris’in doğusundaki banliyölerde ailesiyle yaşayan Delphine Porcher’ı ziyaret ettim. Oraya gittiğimde, eşi oturma odasında dizüstü bilgisayarıyla çalışırken, o zamanlar 1 yaşında olan Aubane, babasının yanında uyuyakalmış yatıyordu. Onların 3 yaşındaki çocuğu Pauline, mutfak masasında oturuyor, tamamen odaklanmış bir şekilde kek hamurlarını kağıt kalıplara lop diye döküyordu. Bir şekilde hamuru yeme dürtüsünü yeniyordu.

Delphine bana, hiçbir zaman spesifik olarak kendi çocuklarına sabır kavramını öğretmeye uğraşmadığını söyledi. Lakin onun ailesinin günlük ritüelleri, yeri geldiğinde memnun olma konusunda çocuklarına sürekli çıraklık ediyor. Delphine, kızı Pauline için bazen şeker aldığını söylüyor.(Şekerlemeler bir çok pastanede sergilenir) Fakat o günün atıştırma zamanı gelene kadar, Pauline’in şekerleri yemesine müsaade yok; hatta bu, onun saatlerce beklemesini gerektirse bile.

Pauline, bizim konuşmamızı kesmeye çalıştığı zaman, Delphine, “Sadece iki dakika bekle benim bir tanem. Şu anda konuşmanın ortasındayım.” dedi. Bu gerçekten çok kibar ve çok kesindi. Delphine’in bunu ne kadar tatlı söylediğine ve kızının da onun sözünü kesinlikle dinlemesine gerçekten hayran oldum. Ayrıca Delphine, çocuklarına bununla alakalı bir şey daha öğretiyordu: kendi kendine oynamayı öğrenmek. Oğlu Aubene için: “Onun kendi kendine mutlu olmasını öğrenmesi, en önemli şey.” demişti.

Fransız annelerinin bu belirgin çocuk yetiştirme yetenekleri, Amerikalı annelerden daha üstün. 2004 yılında, A.B.D ve Fransa’daki yüksekokul seviyesinde eğitim almış annelere yönelik ebeveynlik inançları ile ilgili bir çalışmada, Amerikalı anneler çocuklarının yalnız oynamak için teşvik edilmesini orta seviyede önemli bulduğunu söylerken Fransız anneleri bunun çok önemli olduğunu söyledi.

Daha sonra, çocukların sabretmeyi* öğrenmeleri konusunda dünyanın önde gelen uzmanı Walter Mischel’e e-posta attım. Bu sırada, Mr. Mischel 80 yaşında ve Columbia Üniversitesinde psikoloji profesörüydü, Paris’teydi, uzun süredir kız arkadaşı olduğu kişinin apartmanında kalıyordu. Benimle buluşmayı ve kahve içmeyi kabul etti.

*yazar burada “delay gratification” tabirini kullanılmıştır. Bu kavramı, bir olay üzerine anında bir şeyler kazanma dürtüsünü engellemek ve beklemek şeklinde açıklayabiliriz. Bu konu hakkında bu tabiri, “sabır” kelimesini kullanarak çevirmemiz herhalde uygun olacaktır. Yazının devamında hep bu şekilde çevrilmiştir.

Mr. Mischel, 1960’lı yılların sonunda Standford’da iken tasarladığı “Marshmallow testi” ile ünlüdür. Bu testte, 4 ya da 5 yaşındaki çocuk, masada marshmallow olan bir odaya götürülür. Deneyi yapan kişi çocuğa, odadan ayrılacağını ve gelene kadar marshmallowu yemez ise onun iki tane marshmallow ile ödüllendirileceğini söyler. Eğer marshmallowu yerse, sadece yediğiyle kalmış olacaktır.

Çoğu çocuk sadece 30 saniye bekleyebildi. Deneyi yapan kişinin 15 dakika boyunca olmayışına, deneye katılan çocukların sadece üçte bir direnebildi. Araştırmacıların burada bulduğu ince nokta, sabırlı çocukların kendi kendine dikkatlerini başka yöne çekebilmeleriydi.

1980’lerin ortasına doğru, Mr. Mischel ve onun çalışma arkadaşları, sabırlı çocukların konsantrasyonlarının ve muhakeme yeteneklerinin daha iyi olduğunu ve “stres altında dağılmadıklarını” buldular.

Orta-sınıf Fransız ebeveynlerinin çocuklarına sabırlı olmayı öğretiyor olmaları gerçekten onları soğukkanlı ve daha esnek mi yapar? Bu kısmen, orta-sınıf Amerikalı çocukların istediklerini elde etmek için daha çok uğraşmaları ve sıklıkla stres altında kalmalarını açıklar mı?

Normalde Viyanalı olan Mr. Mischel, marshmallow testini Fransız çocuklarına uygulamadı. Ama Fransa’da uzun süreli bir gözlemci olarak, Fransız ve Amerikalı çocukların arasındaki farka şaşıp kaldığını söyledi. Birleşik Devletlerdeyken, “kesinlikle, çocuklar için kendi kendine hakim olabilme yetisi git gide zorlaşıyor” dedi.

marshmallow testi

Amerikalı aileler tabii ki kendi çocuklarının sabırlı olmasını ister. Biz çocuklarımızı paylaşmaları için, kendi sıralarını beklemeleri için ve piyano öğrenmeleri için eğitiriz. Lakin sabır denen şey bir yetenek değildir ki çocuklarımızı bu konuda bileyelim. Çocukların bekleme konusunda iyi olmalarını bir mizaç nedeni olarak görme eğilimindeyiz. Bizim bakış açımıza göre, aileler şanslarına göre sabırlı ya da sabırsız bir çocuk edinirler.

Fransız ebeveynleri ve bakıcıları, bizim bu kadar önemli bir konuda laissez-faire* olmamıza inanamıyorlar. Paris’te bir akşam yemeğinde bu konudan bahsettiğimde, Fransa’daki ev sahibim, Güney Kaliforniya’dayken yaşadığı bir hikayeden bahsetti.

*-bırakın ne yaparsa yapsınlar- anlamına gelen iktisadi-politik kavram.

O ve eşi, Amerikalı bir çift ile arkadaş olmuştu ve hafta sonlarını Santa Barbara’da onlara birlikte geçirmeye karar verdiler. Yaşları 7 ile 15 arasında değişen çocukları ilk defa tanışmıştı. Yıllar sonra bile, Amerikalı çocukların erişkinlerin sözlerini sıklıkla kestiğini hatırlıyorlar. Ayrıca düzenli bir yemek vakitleri de yoktu; Amerikalı çocuklar, istedikleri zaman sadece buzdolabına gider ve yemek yerdi. Fransız çifte göre bu durum, sanki Amerikalı çocukların yemekleri depo etmesi gibi görünmüştü. Eşi “Bizi kilitleyen ve rahatsız eden durum, ailelerinin hiçbir zaman ‘hayır’ dememiş olması oldu.” dedi. Karısı da, çocuk “n’importe quoi” diye ekledi.

Bir süre sonra, Amerikalı çocuklarla ilgili Fransız betimlemelerinin çoğunlukla “her neyse” veya “onlar gibi bir şey” anlamına gelen “n’importe quoi” ifadesi içerdiği kafama dank etti. Bu ifade, Amerikalı çocukların sıkı sınırları olmadığını, onların ebeveynlerinin otoritesiz olduğunu ve bunun böyle gittiğini belirtiyor. Bu, Fransız ebeveynlerinin sıklıkla bahsettiği ve Fransız ideali olan cadre veya frame tabirlerinin antitezidir. Cadre, çocukların bazı şeyler konusunda çok sıkı sınırları olduğunu ve ebeveynlerin bu sınırları kesinlikle zorladığı anlamına gelir. Fakat cadre tabiriyle birlikte Fransız ebeveynler, çocuklarına özgürlük ve öz irade emanet ettiler.

Söz geçirebilme otoritesi, Fransız ebeveynlerinin en etkileyici unsurlarından biri ve belki de ustalaşmak için en zor olanı. Tanıştığım birçok Fransız ailesinin imrendiğim şekilde çocuklarına karşı kolay, esnek bir otoritesi vardı. Çocukları onları gerçekten dinliyordu. Fransız çocukları sürekli fırlamıyor, karşılık vermiyor ya da uzun süren konuşmalara girişmiyordu.

kumlarla oynayan çocuklar

Bir Pazar sabahı parktayken, komşum Frédérique, o zamanlar 2 yaşında olan oğlum Leo ile başa çıkmaya çalıştığıma tanık oldu. Leo her şeyi hızlıca yaptı ve parka onunla gittiğimde ben de sürekli hareket halindeydim. Oyun alanındaki kapıları çıkmak için sanki bir davetmiş gibi görüyordu.

Frédérique yakın zaman içinde Rus yetimhanesinden 3 yaşında olan güzel, kızıl saçlı bir evlatlık edinmişti. Yani gezmeye çıktığımız gün, Frédérique üç aylık anne olmuştu. Sadece Fransız olmanın getirdiği bir erdemle, benim yaptığımdan tamamen farklı bir otorite kurmuştu-mümkün ve mümkün olmayan bir şekilde.

Frédérique ve ben kum havuzunun etrafında oturuyorduk, konuşmaya çalışıyorduk. Fakat Leo, kum havuzunu çevreleyen kapılardan dışarı fırlayıp duruyordu. Her seferinde onu takip ettim, azarladım ve çığlık attığında bıraktım. İlk başta Frédérique, bu küçük ritüelimizi sessizce izledi. Daha sonra hiç tenezzül etmeden, eğer bütün zamanın boyunca Leo’nun peşinden koşacaksan, birkaç dakika oturup konuşmanın ufak zevkini çıkaramayız dedi.

“Bu doğru” dedim. “Ama ne yapabilirim ki?” Frédérique, Leo’ya karşı ciddi ve boyun eğmez olmam gerektiğini söyledi. Bence bütün bir akşamı Leo’nun peşinde geçirmem kaçınılmazdı. Ama ona göre, bu mümkün değildi.

Leo’yu son 20 dakikadır azarladığımı belirttim. Frédérique güldü. Benim “hayır”larımı güçlendirmemi ve gerçekten inanmam gerektiğini söyledi. Sonra Leo kapıdan dışarı kaçmaya çalıştı, ben normale göre daha kesin bir şekilde “hayır” dedim. O ise yine kaçtı. Sonra onu takip ettim ve geri getirdim. “Gördün mü?” dedim. “Mümkün değil.”

Frédérique tekrar güldü ve bağırmamamı fakat daha inançla konuşmamı söyledi. Onu korkutabileceğimden korkum. Frédérique  “endişelenme” dedi, beni teşvik etti.

Leo bir sonraki sefer de dinlemedi. Ama yavaş yavaş benim “hayır”larımın daha ikna edici olduğunu hissetmeye başladım. Sesli değildi ama daha kendinden emin bir şekildeydi. Dördüncü denememde, tamamen inançlıyken, Leo kapıya doğru yaklaştı fakat –mucizevi bir şekilde- açmadı. Arkasına baktı ve bana temkinli bir şekilde göz attı. Ben de gözlerimi kıstım ve onaylamıyormuşum gibi görünmeye çalıştım.

Yaklaşık 10 dakika sonra, Leo tamamıyla kaçmaya çalışmayı durdurdu. Çıkış kapısını unutmuş gibi görünüyordu ve sadece diğer çocuklarla birlikte kum havuzunda oynadı. Az sonra bacaklarımızı önümüze uzatmış Frédérique ile birlikte sohbet ederken Leo’nun beni birden otoriter bir figür olarak gördüğüne şaşırdım.

Frédérique, “gördün mü” dedi, sıkıcı değil. “Bu, senin ses tonunla alakalıydı.” Leo’nun bu durumdan dolayı travmatize olmadığını belirtti. O anda –ve sanırsam ilk defa- Leo gerçekten bir Fransız çocuğu gibi görünüyordu.

Çeviri

Yazar: Pamela Druckerman (Bebeğinize Fransız Kalın kitabının yazarı)

Çeviren: Nihat

Orjinal Metin (19/02/2017)

Savaşta Müzik: İsyandan Vatanseverliğe

Kategori: Çeviri/Sanat/Tarih

Mors alfabesine göre V harfinin kodu, Beethoven’ın Beşinci Senfonisi’ne karşılık gelir. Alman bir bestekârdan esinlenilen bu kod, şiirsel bir ironi şeklinde, Müttefik Kuvvetler tarafından II. Dünya Savaşı boyunca sembolik olarak Almanlara karşı kullanıldı. Nokta-Nokta-Nokta-Tire böylece müzikal bir motif haline geldi ve radyo istasyonları, kaderin kapıyı çaldığı bu ünlü müziği yayınlamaya başladılar.

Shakespeare’in söylemiş olduğu gibi, birkaç müzik notasında ne olabilir ki? Görünüşe göre çok şey. Otoriter rejimler, müziğin gücünden o kadar korkmuşlardır ki onun sanatsal olarak ifade edilmelerini engellemişlerdir. Mao’nun Çin’i kendi ideolojik fikirlerine hizmet etmeyen sanatları tamamen yasaklamıştır. Sovyetler Birliğinde tüm müzikler yayınlanmadan önce onaylanmak zorunda kalmıştır. Savaş zamanlarında müzik, uzun sürelerden beri derin bir direnişin ifadesidir.

1942’de, Leningrad Kuşatması sırasında, Shostakovich Yedinci Senfonisi’ni sergiledi. Ülke tarafından terkedilmiş ve Almanya tarafından kuşatılmış olan Leningrad(bugün St. Petersburg) halkı; yiyecek olarak deri pişirdi, kediyle köpek avladı ve açlıktan öldü. Lakin onlar hala müziğe dayanıyorlardı. Tam bu anda, direnişin sembolü olarak müzik ortaya çıktı. Umutları yeşertti ve moralleri yükseltti. İşgalcilere karşı sanki meydan okuyormuşçasına hizmet etti.

İlginçtir ki, Shostakovich, senfonisini savaşa karşı tepki olarak yazmıştır. Fakat tamamen destansı bir besteden ziyade, senfonisi daha çok Sovyetler Birliği’ni ve Stalin’i Alman istilasına karşı azarlıyor gibiydi. Sovyet yetkililer ise savaş sırasında ve hatta savaş bittikten sonra bu performansı Sovyet büyüklüğünü bütün bir nesle inandırmak amacıyla propaganda olarak kullandı.

Savaşta müziğin kullanılması yeni bir şey değildir, sadece metotlar değişmiştir. Savaş Sanatı kitabında, Machiavelli, alan iletişiminde taktiksel olarak kullanılan trompetin erdemini savaş gürültüsünü delip geçtiği için övmüştür. Bundan önce Romalılar da; iletişim, askeri formasyonlar ve hatta orduyu coşturmak amacıyla müzikal enstrümanları kullandılar. Şiirler, marşlar ve savaş müzikleri aracılığı ile sanat; askeriyenin ayrılmaz bir parçasıydı.

19. yüzyılda müziğin popülerleşmesi yeni bir direniş dalgası başlattı. Önceki birkaç asırda olduğu gibi dinin tematik bir elemanı olma durumundan uzaklaştı ve artık sınırlanmış bir dinleyici kitlesi olmadığı gibi sanatsal ifade olarak da hızlıca kanatlandı. Bugün bulunduğumuz noktada klasik müzik arkaik(klasik çağ öncesi, eski) olarak görünse de, çağdaş ve hatta yenilikçiydi. Piyanist ve bestekar Franz Listzt bir rock star, zamanının Bob Dylan’ıydı. O, sanat performansında bir devrim yarattı.

Bestekarlar dinleyici kitlesine erişmeyi keşfetti ve müzik kompleks bir dile dönüştü, direnişin ve politik ifadenin dili haline geldi. 1804’te Beethoven, Napoleon Bonaparte’a adadığı senfoniyi tamamladı ve Frenchman’ın Fransız Devrimi idealleri şekillendi. Fakat aynı yıl içinde Napoleon’un imparator olarak taç giydiğini öğrenince, Beethoven, elyazmasındaki Napoleon’un ismini çizdi ve eserinin başlığını “Symphony Eroica” olarak değiştirdi.

Beethoven’ın senfonisi Fransız Devrimi sonrası yorumu olarak görülürken, Frederick Chopin “Revolutionary Etude” isimli eserini 1831’de Rusya’ya karşı başarısızlığa uğramış Polonya isyanına tepki olarak yazdı. Aslında onun müziği 1941’de milliyetçiliğin bir sembolü haline gelecekti. Chopin Polonya’da kara listeye alındı, buna rağmen Berlin radyo istasyonları onun müziğini çalmaya devam ediyordu. Chopin’in kendi yurdunda müziğine karşı uygulanan bu seçici sansürleme; Almanları, onun müziğiyle Polonya milliyetçiliğinin alevlenebileceği düşüncesiyle ürküttü.

Müziksel etkinin farkında olan hükümetler, müziği aktif olarak propaganda ve psikolojik savaş aleti olarak kullandılar. Vatanseverliği arttırmak için kullanılan en basit ve en etkili propaganda metodu milli marşlardır. Müzik içeriğini ve şeklini yönlendirme, aynı zamanda devrim etrafında bir öykü oluşturmaya da yardımcı olabilir. III. Napoleon, 1830 Devrimini kutlamak amacıyla Hector Berlioz’u Grande Symphonie Funèbre et Triomphale’i bestelemek için görevlendirdi. Böylece şuana kadar bestelenmiş en destansı eser ortaya çıktı.

Diğer açıdan bakacak olursak, popüler bir eser de bir devrimi sembolize edebilir. Mesela, bandın birden La Merseillaise’e dönmesi ile barda şarkı söyleyen Nazi görevlilerinin sesini bastırdığı sahne, Casablanca filminin ikonik bir sahnesidir. Bu Fransız marşı tam bu anda direnişin birleştirici bir sembolü haline gelir.

Bütün bunlar, klasik müzik olsun veya günümüzün popüler müziklerinden olsun, müziğin savaştaki önemini anlatmak içindi. Savaş karşıtı şarkıların Vietnam Savaşı boyunca oluşturduğu etkiyi düşünün. Bu şarkılar politik hareketler tarafından desteklendi ve savaş karşıtı duyguların devamlılığı konusunda birleştirici bir güç gibi davrandı. Öyleyse bir müziğin bir hareketi tutuşturmasını ve bir devrimi ateşlemesini düşünün. Mevcut hükümet rejimlerinin müziği sansürleme eğilimleri işte bundan dolayıdır.

İsyanlar ümit üzerine inşa edilir ve müzik bu umudu besler. Müziğin yükselişi bir kuşatmayı kırmayacak, bir hükümeti devirmeyecek ya da güvenlik politikalarını değiştirmeyecektir. Ancak bunları yapacak olan halkı güçlendirecek ve ona ilham verecektir. İşte bu ilham potansiyeli, müziği savaşın ve direnişin güçlü bir sembolü yapmaktadır.

Çeviri

Yazar: Pikria Saliashvili

Çeviren: Nihat

Orjinal Metin (11/11/2016)

Yukarı Çık