Kişisel Blog Tadında Çok Yazarlı Blog

Kategori Arşivi

Çeviri

Fransız Ebeveynleri Neden Başarılı? Bebeğinize Fransız Kalın

Kategori: Çeviri/Makale
çocuk eğitimi

Kızım 18 aylıkken, eşimle birlikte onu küçük bir yaz tatiline götürmeye karar verdik. Oturduğumuz yer olan Paris’e tren ile birkaç saat uzaklıkta olan bir sahil kasabasını seçtik ve beşikli bir otel odası ayırttık.(Ben Amerikalıyım, eşim ise İngiliz) Kızımız olan Bean, bizim tek çocuğumuzdu. Ondan dolayı, bu düşüncemizi bağışlayın: ne kadar zor olabilirdi ki?

Otelde kahvaltı yaptık, öğle ve akşam yemeğini ise eski bir limanın etrafında bulunan küçük bir deniz ürünleri lokantasında yedik. Kısa sürede anladık ki daha yeni yürümeye başlamış bir çocukla gün içerisinde iki defa lokantada yemek yemek, cehennem döngüsünün ta kendisidir.

Bean’in yemeklere ilgisi kısa sürüyordu fakat birkaç dakika içerisinde tuzluğu döküyor ve şeker paketlerini yırtıyordu. Daha sonra yüksek sandalyesinden kurtulmak istedi ki böylelikle lokantanın etrafına atılabilir ve tehlikeli şekilde rıhtıma doğru fırlayabilirdi.

Bizim bu konudaki taktiğimiz ise yemeği hızlıca bitirmekti. Daha otururken sipariş verdik, sonrasında bize bir an önce ekmek getirmeleri için yalvardık ve aperatiflerle birlikte ana yemeklerimizin aynı anda getirilmesini istedik. Eşim balığından ancak birkaç ısırık aldıktan sonra Bean’in garson tarafından atılmadığına veya suda kaybolmadığına emin olabildim. Daha sonra eşimle görevleri değiştirdik. Yırtık peçeteler ve masamızın etrafındaki kalamarlardan dolayı özür dilemek için yüksek miktarda bağış bıraktık.

Birkaç daha üzücü lokanta ziyaretinden sonra, etrafımdaki Fransız ailelerinin bizim gibi yemek ızdırabı çekmediklerini fark etmeye başladım. Garip olarak, onlar, tatilde gibi görünüyorlardı. Fransız bebekleri mutlu bir şekilde sandalyelerine oturmuş yemeklerini bekliyor ya da balıklarını ve hatta sebzelerini yiyorlardı. Mızmızlanma veya çığlık atma ortada yoktu. Ayrıca masalarının etrafında döküntüler de yoktu.

O zamana kadar Fransa’da sadece birkaç yıl yaşamıştım ve bu olayı açıklayamadım. Daha sonra Fransız ebeveynliğini düşünmeye başladığımda fark ettim ki bu sadece yemekle alakalı değildi, bu tamamen farklı bir şeydi.

Bu konuyla ilgili aklımda bir çok soru vardı:

  • Neden böyle oldu, mesela, Fransa’da parkta geçirdiğim yüzlerce saat içinde hiçbir zaman yerlerde debelenen ve tepinen tek bir çocuk (benimki dışında) görmedim?
  • Benim Fransız arkadaşlarım neden hiçbir zaman çocukları bir şeyler istiyor diye telefonda konuşurken acele etmiyorlar?
  • Onların oturma odaları neden oyuncak çadır ve mutfak oyuncakları tarafından ele geçirilmemiş?

Çok geçmeden sessizce ve tamamen anlamaya başladım; Fransız ebeveynleri, aile yaşamı içinde tamamen farklı bir atmosfer yaratmışlardı ve onun sonuçlarını elde ediyorlardı. Amerikalı aileler yaramaz çocukbizim evimize ziyarete geldiğinde, genelde zamanlarının çoğunu çocuklarının ağız dalaşmalarıyla geçiriyor, ufaklıklarını mutfak adasında tur atmalarına yardım ediyorlar ya da yere oturtturup Lego köyler inşa ediyorlardı. Farklı olarak, Fransız arkadaşlarım ziyaret ettiğinde ise yetişkinler kahve içiyorlar ve çocukları da kendi başlarına mutluca oyun oynuyorlardı.

Mahvolan plaj tatilimizin sonunda, Fransız ebeveynlerinin neyi farklı yaptıklarını çözmeye karar verdim. Fransız çocukları neden yiyecek fırlatmıyordu? Ve onların aileleri neden bağırmıyordu? Kendi üslubumu değiştirebilir ve aynı sonuçları kendi yavrularımda da alabilir miydim?

Çaresizliğimin de kısmen tahrikiyle, geçmiş birkaç yılımı Fransız ebeveynliğini araştırmakla harcadım. Şuanda Bean 6 yaşında ve ikizler ise 3 yaşında. Size şunu söyleyebilirim: Fransızlar muhteşem değiller ama onların sahip oldukları ve gerçekten işe yarayan bazı gizli ebeveynlik sırları var.

Bir şeylerle uğraşırken keşfettiğim 2009 yılındaki bir çalışma, Princeton’daki iktisatçılar liderliğinde; Columbus, Ohio ve Rennes’deki benzer durumlarda bulunan annelerin çocuk bakım deneyimlerini karşılaştırıyordu. Araştırmacılar, Amerikalı annelerin kendi çocuklarıyla uğraşmada normale göre iki kat daha fazla hoşnutsuz olduğunu gösterdi. Aynı iktisatçıların farklı bir araştırmasında, Texas’ta çalışan annelerin ev işlerini çocuk bakımından daha keyifli bulduğu ortaya kondu.

Ben kesinlikle Fransa yanlısı bir ön yargıya sahip değilim, buna emin olabilirsiniz. Au contraire*, burada yaşamayı sevip sevmediğime bile emin değilim. Kesinlikle çocuklarımın burnu havada Parisliler olarak büyümesini istemiyorum.

*aksine

Lakin tüm bu sorunlar için, Fransa, Amerikan ebeveynliğinin mevcut problemleri üzerine kesinlikle kıyas edilmesi gereken mükemmel bir örnek. Orta-sınıfa ait Fransız ebeveynlerinin sahip olduğu değerler benimkilere benzer görünüyor. Onlar, çocukları hakkında konuşmaya gayretli, çocuklarına doğayı gösteriyorlar ve fazlaca kitap okuyorlar. Ebeveynler, onları tenis kurslarına, resim derslerine ve interaktif bilim müzelerine gönderiyorlar.

Ancak Fransızlar takıntı yapmadan aileleriyle ilgilenmeyi becerdiler. Hatta onlara göre iyi bir ebeveynlik çocuklarla sürekli ilgilenmekten geçmiyor ve bu konu hakkında suçluluk hissetmeye de gerek yok. Bir Parisli bana: “Bana göre, akşamlar ebeveynler içindir.” demişti. “Kızım eğer isterse bizimle birlikte olabilir, fakat şuanda yetişkinlerin vakti.” Fransız Ebeveynler kendi çocuklarının aktif olmasını istiyor ama her zaman değil. Amerikan ufaklıklar Mandarin öğretmenleri ve okul öncesi okuma-yazma eğitimi alırken, Fransız çocuklar –yetiştirildikleri bu doku gereği- etrafta kendi kendilerine takılıyorlar.

Orta-sınıf Amerika’nın ebeveynlik problemi olduğunu söyleyen ilk kişi değilim. Bu problem özenle teşhis edildi, kritiği yapıldı ve bir isim kondu: aşırı-ebeveynlik, hiper-ebeveynlik, helikopter ebeveynliği, ve benim favorim olan kindergarşi*. Ailelerin kendileri de dahil olmak üzere, kimse acımasız ve mutsuz Amerikan ebeveynliği yöntemini sevmiyor gibi görünüyor.

*Burada, çocukların egemen olduğu ve onların isteklerinin ve dileklerinin yetişkinlere üstün olduğu bir yönetim tarzı fenomeni kastediliyor. Kinder-g-archy tabirindeki “arşi”; monarşi, oligarşi, anarşi gibi yönetim şekillerini tabir ederken kullandığımız ektir.

Tabii ki, Fransızlar, çocuklarının daha iyi ve daha az stresli olmaları için her türlü genel hizmet servisine sahip. Ailelerin okul öncesi eğitim için para ödemelerine, sağlık sigortaları için telaşlanmalarına ya da çocuklarını kolejlere kaydetmelerine gerek yok. Sadece çocuk sahibi oldukları için, kendi banka hesaplarına bağlanmış olan aylık maaşları var.

Fakat bu genel hizmet servisleri bütün farklılıkları açıklamaya yetmiyor. Bulduğuma göre, Fransızlar, çocuklarının yükselmeleri için tamamen farklı bir yapı kullanıyorlar. Fransız ailelerine, çocuklarını nasıl terbiye ettiklerini sorduğum zaman, ne demeye çalıştığımı ancak soruyu birkaç kez tekrarlayınca anladılar. “Ha, onları nasıl eğittiğimizi mi kastediyorsun?” şeklinde sordular. Sonraları anladım ki “disiplin” kavramı; cezalandırmalara karşı dar ve nadir kullanılan bir tabirmiş. Buna karşılık “eğitim” (okulla bir ilgisi yoktur) ise sürekli yaptıklarını düşündükleri bir şey.

Bu eğitimin anahtarı, beklemeyi öğrenmenin basit bir eylemidir. İşte bu, bütün tanıştığım iki, üç aylık Fransız bebeklerinin neden bütün gece boyunca uyuduklarını gösteriyor. Ebeveynler, bebekleri ağlamaya başlayınca onları almazlar, bebeklerin tekrar uyumayı öğrenmelerini sağlarlar. Bu aynı zamanda Fransız yavrularının neden mutluca lokantada oturduğunu da gösterir. Amerikalı çocukların bütün gün atıştırmalarından ziyade, onlar genelde yemek vaktine kadar beklerler.(Fransız çocuklar her zaman üç öğün yemek yerler ve öğleden sonra 4 civarında bir defa atıştırırlar)

yemek yiyen afacan

Bir cumartesi günü, 30’lu yaşlarında tatlı bir iş avukatı olan ve Paris’in doğusundaki banliyölerde ailesiyle yaşayan Delphine Porcher’ı ziyaret ettim. Oraya gittiğimde, eşi oturma odasında dizüstü bilgisayarıyla çalışırken, o zamanlar 1 yaşında olan Aubane, babasının yanında uyuyakalmış yatıyordu. Onların 3 yaşındaki çocuğu Pauline, mutfak masasında oturuyor, tamamen odaklanmış bir şekilde kek hamurlarını kağıt kalıplara lop diye döküyordu. Bir şekilde hamuru yeme dürtüsünü yeniyordu.

Delphine bana, hiçbir zaman spesifik olarak kendi çocuklarına sabır kavramını öğretmeye uğraşmadığını söyledi. Lakin onun ailesinin günlük ritüelleri, yeri geldiğinde memnun olma konusunda çocuklarına sürekli çıraklık ediyor. Delphine, kızı Pauline için bazen şeker aldığını söylüyor.(Şekerlemeler bir çok pastanede sergilenir) Fakat o günün atıştırma zamanı gelene kadar, Pauline’in şekerleri yemesine müsaade yok; hatta bu, onun saatlerce beklemesini gerektirse bile.

Pauline, bizim konuşmamızı kesmeye çalıştığı zaman, Delphine, “Sadece iki dakika bekle benim bir tanem. Şu anda konuşmanın ortasındayım.” dedi. Bu gerçekten çok kibar ve çok kesindi. Delphine’in bunu ne kadar tatlı söylediğine ve kızının da onun sözünü kesinlikle dinlemesine gerçekten hayran oldum. Ayrıca Delphine, çocuklarına bununla alakalı bir şey daha öğretiyordu: kendi kendine oynamayı öğrenmek. Oğlu Aubene için: “Onun kendi kendine mutlu olmasını öğrenmesi, en önemli şey.” demişti.

Fransız annelerinin bu belirgin çocuk yetiştirme yetenekleri, Amerikalı annelerden daha üstün. 2004 yılında, A.B.D ve Fransa’daki yüksekokul seviyesinde eğitim almış annelere yönelik ebeveynlik inançları ile ilgili bir çalışmada, Amerikalı anneler çocuklarının yalnız oynamak için teşvik edilmesini orta seviyede önemli bulduğunu söylerken Fransız anneleri bunun çok önemli olduğunu söyledi.

Daha sonra, çocukların sabretmeyi* öğrenmeleri konusunda dünyanın önde gelen uzmanı Walter Mischel’e e-posta attım. Bu sırada, Mr. Mischel 80 yaşında ve Columbia Üniversitesinde psikoloji profesörüydü, Paris’teydi, uzun süredir kız arkadaşı olduğu kişinin apartmanında kalıyordu. Benimle buluşmayı ve kahve içmeyi kabul etti.

*yazar burada “delay gratification” tabirini kullanılmıştır. Bu kavramı, bir olay üzerine anında bir şeyler kazanma dürtüsünü engellemek ve beklemek şeklinde açıklayabiliriz. Bu konu hakkında bu tabiri, “sabır” kelimesini kullanarak çevirmemiz herhalde uygun olacaktır. Yazının devamında hep bu şekilde çevrilmiştir.

Mr. Mischel, 1960’lı yılların sonunda Standford’da iken tasarladığı “Marshmallow testi” ile ünlüdür. Bu testte, 4 ya da 5 yaşındaki çocuk, masada marshmallow olan bir odaya götürülür. Deneyi yapan kişi çocuğa, odadan ayrılacağını ve gelene kadar marshmallowu yemez ise onun iki tane marshmallow ile ödüllendirileceğini söyler. Eğer marshmallowu yerse, sadece yediğiyle kalmış olacaktır.

Çoğu çocuk sadece 30 saniye bekleyebildi. Deneyi yapan kişinin 15 dakika boyunca olmayışına, deneye katılan çocukların sadece üçte bir direnebildi. Araştırmacıların burada bulduğu ince nokta, sabırlı çocukların kendi kendine dikkatlerini başka yöne çekebilmeleriydi.

1980’lerin ortasına doğru, Mr. Mischel ve onun çalışma arkadaşları, sabırlı çocukların konsantrasyonlarının ve muhakeme yeteneklerinin daha iyi olduğunu ve “stres altında dağılmadıklarını” buldular.

Orta-sınıf Fransız ebeveynlerinin çocuklarına sabırlı olmayı öğretiyor olmaları gerçekten onları soğukkanlı ve daha esnek mi yapar? Bu kısmen, orta-sınıf Amerikalı çocukların istediklerini elde etmek için daha çok uğraşmaları ve sıklıkla stres altında kalmalarını açıklar mı?

Normalde Viyanalı olan Mr. Mischel, marshmallow testini Fransız çocuklarına uygulamadı. Ama Fransa’da uzun süreli bir gözlemci olarak, Fransız ve Amerikalı çocukların arasındaki farka şaşıp kaldığını söyledi. Birleşik Devletlerdeyken, “kesinlikle, çocuklar için kendi kendine hakim olabilme yetisi git gide zorlaşıyor” dedi.

marshmallow testi

Amerikalı aileler tabii ki kendi çocuklarının sabırlı olmasını ister. Biz çocuklarımızı paylaşmaları için, kendi sıralarını beklemeleri için ve piyano öğrenmeleri için eğitiriz. Lakin sabır denen şey bir yetenek değildir ki çocuklarımızı bu konuda bileyelim. Çocukların bekleme konusunda iyi olmalarını bir mizaç nedeni olarak görme eğilimindeyiz. Bizim bakış açımıza göre, aileler şanslarına göre sabırlı ya da sabırsız bir çocuk edinirler.

Fransız ebeveynleri ve bakıcıları, bizim bu kadar önemli bir konuda laissez-faire* olmamıza inanamıyorlar. Paris’te bir akşam yemeğinde bu konudan bahsettiğimde, Fransa’daki ev sahibim, Güney Kaliforniya’dayken yaşadığı bir hikayeden bahsetti.

*-bırakın ne yaparsa yapsınlar- anlamına gelen iktisadi-politik kavram.

O ve eşi, Amerikalı bir çift ile arkadaş olmuştu ve hafta sonlarını Santa Barbara’da onlara birlikte geçirmeye karar verdiler. Yaşları 7 ile 15 arasında değişen çocukları ilk defa tanışmıştı. Yıllar sonra bile, Amerikalı çocukların erişkinlerin sözlerini sıklıkla kestiğini hatırlıyorlar. Ayrıca düzenli bir yemek vakitleri de yoktu; Amerikalı çocuklar, istedikleri zaman sadece buzdolabına gider ve yemek yerdi. Fransız çifte göre bu durum, sanki Amerikalı çocukların yemekleri depo etmesi gibi görünmüştü. Eşi “Bizi kilitleyen ve rahatsız eden durum, ailelerinin hiçbir zaman ‘hayır’ dememiş olması oldu.” dedi. Karısı da, çocuk “n’importe quoi” diye ekledi.

Bir süre sonra, Amerikalı çocuklarla ilgili Fransız betimlemelerinin çoğunlukla “her neyse” veya “onlar gibi bir şey” anlamına gelen “n’importe quoi” ifadesi içerdiği kafama dank etti. Bu ifade, Amerikalı çocukların sıkı sınırları olmadığını, onların ebeveynlerinin otoritesiz olduğunu ve bunun böyle gittiğini belirtiyor. Bu, Fransız ebeveynlerinin sıklıkla bahsettiği ve Fransız ideali olan cadre veya frame tabirlerinin antitezidir. Cadre, çocukların bazı şeyler konusunda çok sıkı sınırları olduğunu ve ebeveynlerin bu sınırları kesinlikle zorladığı anlamına gelir. Fakat cadre tabiriyle birlikte Fransız ebeveynler, çocuklarına özgürlük ve öz irade emanet ettiler.

Söz geçirebilme otoritesi, Fransız ebeveynlerinin en etkileyici unsurlarından biri ve belki de ustalaşmak için en zor olanı. Tanıştığım birçok Fransız ailesinin imrendiğim şekilde çocuklarına karşı kolay, esnek bir otoritesi vardı. Çocukları onları gerçekten dinliyordu. Fransız çocukları sürekli fırlamıyor, karşılık vermiyor ya da uzun süren konuşmalara girişmiyordu.

kumlarla oynayan çocuklar

Bir Pazar sabahı parktayken, komşum Frédérique, o zamanlar 2 yaşında olan oğlum Leo ile başa çıkmaya çalıştığıma tanık oldu. Leo her şeyi hızlıca yaptı ve parka onunla gittiğimde ben de sürekli hareket halindeydim. Oyun alanındaki kapıları çıkmak için sanki bir davetmiş gibi görüyordu.

Frédérique yakın zaman içinde Rus yetimhanesinden 3 yaşında olan güzel, kızıl saçlı bir evlatlık edinmişti. Yani gezmeye çıktığımız gün, Frédérique üç aylık anne olmuştu. Sadece Fransız olmanın getirdiği bir erdemle, benim yaptığımdan tamamen farklı bir otorite kurmuştu-mümkün ve mümkün olmayan bir şekilde.

Frédérique ve ben kum havuzunun etrafında oturuyorduk, konuşmaya çalışıyorduk. Fakat Leo, kum havuzunu çevreleyen kapılardan dışarı fırlayıp duruyordu. Her seferinde onu takip ettim, azarladım ve çığlık attığında bıraktım. İlk başta Frédérique, bu küçük ritüelimizi sessizce izledi. Daha sonra hiç tenezzül etmeden, eğer bütün zamanın boyunca Leo’nun peşinden koşacaksan, birkaç dakika oturup konuşmanın ufak zevkini çıkaramayız dedi.

“Bu doğru” dedim. “Ama ne yapabilirim ki?” Frédérique, Leo’ya karşı ciddi ve boyun eğmez olmam gerektiğini söyledi. Bence bütün bir akşamı Leo’nun peşinde geçirmem kaçınılmazdı. Ama ona göre, bu mümkün değildi.

Leo’yu son 20 dakikadır azarladığımı belirttim. Frédérique güldü. Benim “hayır”larımı güçlendirmemi ve gerçekten inanmam gerektiğini söyledi. Sonra Leo kapıdan dışarı kaçmaya çalıştı, ben normale göre daha kesin bir şekilde “hayır” dedim. O ise yine kaçtı. Sonra onu takip ettim ve geri getirdim. “Gördün mü?” dedim. “Mümkün değil.”

Frédérique tekrar güldü ve bağırmamamı fakat daha inançla konuşmamı söyledi. Onu korkutabileceğimden korkum. Frédérique  “endişelenme” dedi, beni teşvik etti.

Leo bir sonraki sefer de dinlemedi. Ama yavaş yavaş benim “hayır”larımın daha ikna edici olduğunu hissetmeye başladım. Sesli değildi ama daha kendinden emin bir şekildeydi. Dördüncü denememde, tamamen inançlıyken, Leo kapıya doğru yaklaştı fakat –mucizevi bir şekilde- açmadı. Arkasına baktı ve bana temkinli bir şekilde göz attı. Ben de gözlerimi kıstım ve onaylamıyormuşum gibi görünmeye çalıştım.

Yaklaşık 10 dakika sonra, Leo tamamıyla kaçmaya çalışmayı durdurdu. Çıkış kapısını unutmuş gibi görünüyordu ve sadece diğer çocuklarla birlikte kum havuzunda oynadı. Az sonra bacaklarımızı önümüze uzatmış Frédérique ile birlikte sohbet ederken Leo’nun beni birden otoriter bir figür olarak gördüğüne şaşırdım.

Frédérique, “gördün mü” dedi, sıkıcı değil. “Bu, senin ses tonunla alakalıydı.” Leo’nun bu durumdan dolayı travmatize olmadığını belirtti. O anda –ve sanırsam ilk defa- Leo gerçekten bir Fransız çocuğu gibi görünüyordu.

Çeviri

Yazar: Pamela Druckerman (Bebeğinize Fransız Kalın kitabının yazarı)

Çeviren: Nihat

Orjinal Metin (19/02/2017)

Savaşta Müzik: İsyandan Vatanseverliğe

Kategori: Çeviri/Sanat/Tarih

Mors alfabesine göre V harfinin kodu, Beethoven’ın Beşinci Senfonisi’ne karşılık gelir. Alman bir bestekârdan esinlenilen bu kod, şiirsel bir ironi şeklinde, Müttefik Kuvvetler tarafından II. Dünya Savaşı boyunca sembolik olarak Almanlara karşı kullanıldı. Nokta-Nokta-Nokta-Tire böylece müzikal bir motif haline geldi ve radyo istasyonları, kaderin kapıyı çaldığı bu ünlü müziği yayınlamaya başladılar.

Shakespeare’in söylemiş olduğu gibi, birkaç müzik notasında ne olabilir ki? Görünüşe göre çok şey. Otoriter rejimler, müziğin gücünden o kadar korkmuşlardır ki onun sanatsal olarak ifade edilmelerini engellemişlerdir. Mao’nun Çin’i kendi ideolojik fikirlerine hizmet etmeyen sanatları tamamen yasaklamıştır. Sovyetler Birliğinde tüm müzikler yayınlanmadan önce onaylanmak zorunda kalmıştır. Savaş zamanlarında müzik, uzun sürelerden beri derin bir direnişin ifadesidir.

1942’de, Leningrad Kuşatması sırasında, Shostakovich Yedinci Senfonisi’ni sergiledi. Ülke tarafından terkedilmiş ve Almanya tarafından kuşatılmış olan Leningrad(bugün St. Petersburg) halkı; yiyecek olarak deri pişirdi, kediyle köpek avladı ve açlıktan öldü. Lakin onlar hala müziğe dayanıyorlardı. Tam bu anda, direnişin sembolü olarak müzik ortaya çıktı. Umutları yeşertti ve moralleri yükseltti. İşgalcilere karşı sanki meydan okuyormuşçasına hizmet etti.

İlginçtir ki, Shostakovich, senfonisini savaşa karşı tepki olarak yazmıştır. Fakat tamamen destansı bir besteden ziyade, senfonisi daha çok Sovyetler Birliği’ni ve Stalin’i Alman istilasına karşı azarlıyor gibiydi. Sovyet yetkililer ise savaş sırasında ve hatta savaş bittikten sonra bu performansı Sovyet büyüklüğünü bütün bir nesle inandırmak amacıyla propaganda olarak kullandı.

Savaşta müziğin kullanılması yeni bir şey değildir, sadece metotlar değişmiştir. Savaş Sanatı kitabında, Machiavelli, alan iletişiminde taktiksel olarak kullanılan trompetin erdemini savaş gürültüsünü delip geçtiği için övmüştür. Bundan önce Romalılar da; iletişim, askeri formasyonlar ve hatta orduyu coşturmak amacıyla müzikal enstrümanları kullandılar. Şiirler, marşlar ve savaş müzikleri aracılığı ile sanat; askeriyenin ayrılmaz bir parçasıydı.

19. yüzyılda müziğin popülerleşmesi yeni bir direniş dalgası başlattı. Önceki birkaç asırda olduğu gibi dinin tematik bir elemanı olma durumundan uzaklaştı ve artık sınırlanmış bir dinleyici kitlesi olmadığı gibi sanatsal ifade olarak da hızlıca kanatlandı. Bugün bulunduğumuz noktada klasik müzik arkaik(klasik çağ öncesi, eski) olarak görünse de, çağdaş ve hatta yenilikçiydi. Piyanist ve bestekar Franz Listzt bir rock star, zamanının Bob Dylan’ıydı. O, sanat performansında bir devrim yarattı.

Bestekarlar dinleyici kitlesine erişmeyi keşfetti ve müzik kompleks bir dile dönüştü, direnişin ve politik ifadenin dili haline geldi. 1804’te Beethoven, Napoleon Bonaparte’a adadığı senfoniyi tamamladı ve Frenchman’ın Fransız Devrimi idealleri şekillendi. Fakat aynı yıl içinde Napoleon’un imparator olarak taç giydiğini öğrenince, Beethoven, elyazmasındaki Napoleon’un ismini çizdi ve eserinin başlığını “Symphony Eroica” olarak değiştirdi.

Beethoven’ın senfonisi Fransız Devrimi sonrası yorumu olarak görülürken, Frederick Chopin “Revolutionary Etude” isimli eserini 1831’de Rusya’ya karşı başarısızlığa uğramış Polonya isyanına tepki olarak yazdı. Aslında onun müziği 1941’de milliyetçiliğin bir sembolü haline gelecekti. Chopin Polonya’da kara listeye alındı, buna rağmen Berlin radyo istasyonları onun müziğini çalmaya devam ediyordu. Chopin’in kendi yurdunda müziğine karşı uygulanan bu seçici sansürleme; Almanları, onun müziğiyle Polonya milliyetçiliğinin alevlenebileceği düşüncesiyle ürküttü.

Müziksel etkinin farkında olan hükümetler, müziği aktif olarak propaganda ve psikolojik savaş aleti olarak kullandılar. Vatanseverliği arttırmak için kullanılan en basit ve en etkili propaganda metodu milli marşlardır. Müzik içeriğini ve şeklini yönlendirme, aynı zamanda devrim etrafında bir öykü oluşturmaya da yardımcı olabilir. III. Napoleon, 1830 Devrimini kutlamak amacıyla Hector Berlioz’u Grande Symphonie Funèbre et Triomphale’i bestelemek için görevlendirdi. Böylece şuana kadar bestelenmiş en destansı eser ortaya çıktı.

Diğer açıdan bakacak olursak, popüler bir eser de bir devrimi sembolize edebilir. Mesela, bandın birden La Merseillaise’e dönmesi ile barda şarkı söyleyen Nazi görevlilerinin sesini bastırdığı sahne, Casablanca filminin ikonik bir sahnesidir. Bu Fransız marşı tam bu anda direnişin birleştirici bir sembolü haline gelir.

Bütün bunlar, klasik müzik olsun veya günümüzün popüler müziklerinden olsun, müziğin savaştaki önemini anlatmak içindi. Savaş karşıtı şarkıların Vietnam Savaşı boyunca oluşturduğu etkiyi düşünün. Bu şarkılar politik hareketler tarafından desteklendi ve savaş karşıtı duyguların devamlılığı konusunda birleştirici bir güç gibi davrandı. Öyleyse bir müziğin bir hareketi tutuşturmasını ve bir devrimi ateşlemesini düşünün. Mevcut hükümet rejimlerinin müziği sansürleme eğilimleri işte bundan dolayıdır.

İsyanlar ümit üzerine inşa edilir ve müzik bu umudu besler. Müziğin yükselişi bir kuşatmayı kırmayacak, bir hükümeti devirmeyecek ya da güvenlik politikalarını değiştirmeyecektir. Ancak bunları yapacak olan halkı güçlendirecek ve ona ilham verecektir. İşte bu ilham potansiyeli, müziği savaşın ve direnişin güçlü bir sembolü yapmaktadır.

Çeviri

Yazar: Pikria Saliashvili

Çeviren: Nihat

Orjinal Metin (11/11/2016)

Yukarı Çık