içimizdeki şeytan

İçimizdeki Şeytan Kitap İncelemesi – Sabahattin Ali

Kategori: Kitap İnceleme Yazar:

Şimdiye kadar okuduğum Sabahattin Ali romanlarının en güzeliydi diyebilirim. Çok hızlı ve ilginç bir girişle, kendinizi birden olayın içinde buluyorsunuz. Yani kahramanları tanıtarak değil olayla başlıyor, ilerleyen bölümlerde kahramanları tanıtıyor ve bence bu durum sürükleyiciliğin başından itibaren olmasını sağlıyor. Sadece girişinden dolayı değil olayların devamında, kitabın kahramanlarında… yani romanın tamamında kendinizden bir şeyler bulacağınıza eminim.

Olay bir vapurda iki gencin konuşmasıyla başlıyor. Yani daha doğrusu Ömer çok ve belki de boş konuşurken Nihat’ın onu dinliyormuş gibi yapmasıyla başlıyor diyebilirim. Neden boş konuşuyor dedim, çünkü Ömer hayal aleminde yaşayan, normal insanların yaptığı ve değer verdiği her şeyi sıkıcı bulan bir genç. Açıkçası bana en ironik gelen kısımlardan biri buydu. Çünkü Ömer her ne kadar normal olmak istemese de hayatın bu şekilde sıradan olmaması gerektiğine inansa da kitabın sonunda aslında sıradan insanın ta kendisi olmaktan kaçamıyor. Vapurdan inerken Ömer gördüğü bir kıza aniden vuruluyor, başka bir boyutta mutlaka tanışmış olmalıyız diyecek kadar deliriyor, yanına gidiyor ve onun akrabası olduğunu öğreniyor. Yani aslında çok farklı olduğunu düşündüğü bir şey, çok sıradan bir hal alıyor. Ve kitabın tamamında hissedeceğiniz bu durumun tespitini Nihat kitabın en başında yapıyor.

Ömer’in vapurda görüp vurulduğu kız ise okuduğu okul sebebiyle akrabası Emine teyzede kalan Macide. Ömer’in Macideye birden açılması, Macide’nin ona inanması ve bu kadar kısa sürede etkilenmesi, Macide’nin Emine teyzelerde artık kalamayacak durumda olması ve belki de başına buyrukluğu nedeniyle olaylar çok hızlı ilerliyor. Bunun yanında ailelerin gittikçe fakirleşmesi, yüksek mevkilerde bulunan insanların halleri, her kafadan bir ses çıkması ve kimsenin bir şey yapmaması gibi bir çok konuya da değiniyor Sabahattin Ali. Yani dolu dolu ve bir o kadar da içine alıp beraberinde götüren bir roman.

Demek hayat böyle iki adım ilerisi bile görülmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. Tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? Kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?

Ömer hayal aleminde yaşıyor, hiçbir şeyi ciddiye almıyor ama her şey düşündüğü gibi çok güzel gitmiyor tabi ki. Macide’den sonra sorumluluk alması ve gerçek hayata dönmesi gerekiyor. Ve gerçek hayat altında eziliyor. Parasızlık nedeniyle inandığı, hayatı boyunca savunduğu bütün değerleri birden yerle bir oluyor. Çevresindeki insanların yanlış yönlendirmeleri ve aslında çok yüksek insanlar gibi görünürken fikir olarak çok düşük olmaları sebebiyle Ömer kendi yolunu bulamıyor. Ve bu yolda kendisine engel olamadan yaptığı hatalarına da bir günah keçisi buluyor: içindeki şeytan.

“Benden hiç korkmuyor musunuz? Halbuki omuzları üzerinde benimki kadar hummalı bir baş taşıyan insanlardan korkulmalıdır. Onlar dünyanın en fena ve en iyi mahluklarıdır.”

Hem sürükleyici bir roman olarak hem de kitabın yazıldığı 1940 ve yakın dönemini anlatması açısından çok değerli bir roman olduğunu düşünüyorum. Kitabın önsözünde o dönemdeki bazı insanlara gönderme yaptığı yazıyordu. Açıkçası ben o kadar hakim olmadığım için bilemiyorum.

Kendi yolunu bulamayan ve içindeki şeytanla uğraşan Ömer, bu şeytanlıklardan Macide’yi kurtarmak istiyor. Aynı zamanda Macide de gördüklerinden yaşadıklarından sonra Ömer’e eskisi gibi bakamayacağını fark ediyor. Peki bütün ailesini bırakıp Ömer’in yanına giden Macide’yi kim kurtarıyor? Bunu da okumak isteyenlere bırakalım.

İyi okumalar 🙂

Ankara'ya hapsolmuş bir İstanbul aşığıyım. Peki bundan şikayetçi miyim? Hayır. Çünkü ben mutluyum. Mutlu olmadan yapılan hiçbir şeyin doğru olmadığına inanan bir insanım. Mutlu insan umutludur, umudu olansa mutludur."İnsan; denizin olmadığı yerde, umut adına, martı olmalı." N.H.R

Bir Cevap Yazın

Eposta adresiniz yayınlanmayacaktır.

*