askeri tıbbiyeli

Askeri Tıbbiyeli Ya Dövülür Ya Okuldan Atılır

Tüm kurumların, oluşumların ve okulların bir hafızası vardır. Bu hafızayı oluşturan gelenek ve kültür, kuruma giren bireyi aynı bir kara delik gibi içine çeker ve değiştirir. Artık o birey, kurumla bütünleşmiş ve o kültürün bir parçası olmuştur. Lakin kurumların kültürü ve geleneği yüzyıllar içerisinde yaşadığı ve görünmeyen bir tecrübe silsilesinin ürünüdür. Bu tecrübeyi yıkmak ne kadar kolaysa yeniden yaratmak da o kadar zordur.

Hepsinde olduğu gibi askeri tıbbiyenin de bir hafızası vardır. Okulun kattığı kültür ve geleneğin ötesinde, bir de bu hafızanın tarih boyunca tıbbiyeliye sunduğu acı bir taraf daha vardır. Bu sürekli tekrar eden ironi, ne yazık ki birçoklarının elan algılayamadığı bir şeydir. Bu algılayamayış bir başka yazının konusunu oluşturuyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nun modernizasyon süreci, askeri kurum ve teknolojilerin öncülüğünde gerçekleşmişti. Çünkü imparatorluklar çağında, bir imparatorluğun ayakta durabilmesinin yegâne şartı ordunun başarılı olabilmesidir. Osmanlı Devleti, bel kemiği olan kara ordusunun dahi Avrupa’nın gerisinde kalmasıyla birlikte modernizasyonun önemini kavradı. Bu sebeple; yenilikler genellikle hep ordu üzerinden, ordu adına gelmeye başladı. Askeri tıbbiye de yine bir modernizasyonun ürünü olarak ortaya çıktı. Savaşlardaki can kayıplarının ve sakatlıkların esas sebebinin savaşın yıkıcı etkisinden ziyade sağlık yönetim eksikliği olduğunun ortaya çıkmasıyla birlikte, bütün dünya tıbba ve sağlık sistemine önem vermeye başladı. Bu yeni bakış açısının ortaya çıkmasındaki anahtar olay 1853-1856 Kırım Savaşı’dır. Kırım Savaşı’na katılan Fransız ordusunun toplam mevcudu içerisinde yaralanma sonucu ölen askerlerinin oranı %6,5 iken hastalık sonucu ölenler %24,4 ve İngiltere’nin yaralanma sonucu ölen askerleri %4,7 iken hastalık sonucu ölen askerleri %18 oranında olmuştur (Aynı savaşta ne yazık ki Osmanlı ordusunun verileri yetersizdir).

İşte askeri tıbbiyenin varlık sebeplerinden en önemlisi, Osmanlı’nın sağlık alanında ciddi bir sistem oluşturması gerektiğini anlamış olmasıdır. Tıptaki tüm bilgi ve tecrübelerin Batı kaynaklı olduğu Osmanlı İmparatorluğu, dünyanın giderek milliyetçi akımlara kapıldığı dönemlerin başlamasıyla birlikte kendi hekimlerini yetiştirmesi gerektiğini de kavradı. Askeri tıbbiye bu yüzden hem Osmanlı hem de Türkiye için mihenk taşlarından birisi olmuştur.

Diğer askeri okullarda olduğu gibi askeri tıbbiye de yeniliğin ve dünyadaki gelişmelerin ilk yankılarının duyulduğu yerlerden bir tanesi olmuştu. Pozitif bilimlerin öğrenildiği bu okullarda aynı zamanda yabancı dil eğitimi konusuna da önem veriliyordu. Bu sebeple dönemin Fransız düşünceleri de bu mekteplere akabiliyordu. Dünyayı daha geniş bir perspektiften görebilen bu subay takımı, bir şeylerin yanlış gittiğinin farkında veya farkında olmaya daha yatkındı. Askeri tıbbiyeli, 1827 yılından beri devlet işlerine yakınlık göstermiş ve ülkenin aydınlığa çıkması için çözümler aramıştır. Lakin tıp dışında başka birçok meseleye burnunu karıştıran ve sürekli bir muhalif ruh taşıyan tıbbiyelinin başından belalar eksik olmamıştır.

Askeri tıbbiyenin bütün bir tarihi ciddi olaylarla doludur. 1889 yılında biri Arnavut, biri Kürt, biri Çerkez ve biri Türk dört kişinin bir araya gelerek; devleti nasıl kurtarabileceklerine dair beyin fırtınası yapıyorlarken, birer askeri tıbbiye öğrencisi olmaları kimseyi şaşırtmamalı. İttihadı Osmani’yi kuran bir okulun (daha sonra İttihat ve Terakki), sessiz sakin bir tarihi olmasını beklemek abes olurdu. Bu sebeple günümüzde yaşanan birçok hadiseye şaşırmamak gerekiyor. Lakin askeri tıbbiyelinin hadiseleri bununla bitmez.

Muhalif çizgisiyle Osmanlı’nın son dönem tarihine etki eden askeri tıbbiyeliler, her anlamda göze batmaktan çekinmemişlerdir. Harbiyeliler saçlarını doğal olarak kısa kestirirken tıbbiyeliler çıkıntılık yaparak saçlarını uzatır, kıyafetlerini bozarak giyer veya gömleğinin düğmelerini bilerek açık bırakırlardı (Bu tarihi gerçekliğin günümüze yansımalarını bilenlerin yüzünde bir tebessüm oluşmuş olmalı). Bu bir tepkinin dışa vurumu idi. Tüm askeri okullar ramazanda Yıldız Sarayı’na çağrıldığı halde bir tek tıbbiyeli davet edilmezdi.

Askeri tıbbiyede her akşam yapılan yoklamaların sonundaki törende üç kere “padişahım çok yaşa” diye bağırmak zorunluydu. Fakat tıbbiyeli bağırmaz, ya mırıldanır ya da “padişahım baş aşağı” diye söylenirdi. Bağırmadıkları ve “baş aşağı” dedikleri için birçok kez dayak cezası alan tıbbiyeliler çokça değnek yemişlerdir. İşte bu sebeple tıbbiyeli dövülmüştür, tarihi boyunca dövülmüştür. Fakat bu dayak cezasına karşı çıktıkları ve değnekleri kırıp zabitleri dövdükleri de olmuştur. Hatta bir keresinde bu olay dekana (Marko Paşa) intikal edince, suçlu görülen öğrenciler dekana, biz “çok yaşa” dedik fakat sesin dört duvar arasında tonunun değişmesi itibariyle uzakta olan zabitler fizik kuralları gereğince onu farklı anlamışlar, diyerek dekanın huyuna gitmişlerdir. Tabi ki Marko Paşa bunu yememiş fakat zabitlere öğrencilerin bilimsel olarak haklı olduğunu söylemiştir.

Tıbbiyelinin okulu da çokça kapatılmış ve çeşitli yerlere taşınmıştır. Yıllarca eğitime ara verildiği, öğrencilerin suçlu görülerek Fizan’a sürüldükleri ve savaşlar sebebiyle öğrencilerin cepheye gönderildiği de olmuştur. Bunlarla kalmayıp, İngilizlerin tıbbiye binasını işgal edip yerleştikleri de olmuştur. Lakin tıbbiyeli bunu da protesto edecek, Haydarpaşa’nın iki kulesinin arasına Türk bayrağını asacak ve İngilizlere, her yıl kutladıkları bahanesini sunarak aslında daha önce kutlanmamış olan 14 Mart 1919’u Tıp Bayramı olarak kutlayacaktır. Bu tarih, 14 Mart 1827 yılında II. Mahmud döneminde tıbbiyenin kuruluşuna ve çağdaş tıp eğitimimizin başlangıcına tekabül etmektedir.

Kurtuluş hareketini de yakından izleyen tıbbiyeliler, Sivas Kongresi’ne katılmak için bir heyet göndermeyi kararlaştırdılarsa da topladıkları paralar ancak 1 kişiyi göndermeye yetecektir. O kişi ise Sivas Kongresi’nin en kasvetli havası içerisinde ayağa kalkıp “Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar kim olursa olsun şiddetle reddederiz. Farzı mahal, manda fikrini siz kabul ederseniz (Mustafa Kemal’i kastederek), sizi de reddeder ve Mustafa Kemal’i vatanın kurtarıcısı değil vatanın batırıcısı olarak lanetleriz.” diyen üçüncü sınıf askeri tıbbiye öğrencisi Hikmet Boran’dan başkası değildir.

Askeri tıbbiyeliler, gerektiğinde kendi fakülte hocasını boykot ediyor ve okuldan uzaklaştırmayı bile başarabiliyordu. Farklı fakültelerdeki hocaları bile boykot eden tıbbiyelilerin, bu sebeple okulunun kapatıldığı dahi olmuştur. Farklı olarak, kurtuluş mücadelesinde bir grup tıbbiyeli gizli bir polis teşkilatıyla Anadolu’ya silah ve cephane kaçırılmasına yardımcı oluyordu. Bu olay da askeri tıbbiyenin başına ciddi sorunlar açmıştır. Askeri tıbbiyenin farklı hadiselerini sıralamaya devam etmek oldukça kolaydır. Burada odaklanılması gereken esas mesele, tıbbiyenin tarihinde bu gibi tepkisel olayların bolca bulunuyor olmasıdır. Bu sebeple askeri tıbbiye hiçbir zaman durulmamıştır, durulmayacaktır. Tanzimat’ın ünlü dışişleri bakanı ve sadrazamı Keçecizade Fuat Paşa, eğitim reformunun mimarı Reşit Galip, sağlık reformunun mimarı Refik Saydam, salgın hastalıklarla mücadelesini gururla andığımız Tevfik Sağlam, yazar Nihal Atsız gibi isimleri bünyesinde barındırmış olan tıbbiyeye ait meşhur bir söz vardır: “Tıbbiyeden her şey çıkar, arada bir de doktor çıkar.”

Bu sebeple, tıbbiyenin kapatılması ve öğrencilerin atılmasına hiçbir vakit şaşırmadım. Çünkü askeri tıbbiyeliler, her dönemde çeşitli kalıplar altında fakültesinden atılmış veya okulu kapatılmıştır. Şaşıranlar ise Türkiye’nin tarihini bilmeyenlerdir. İşin daha ilginç olanı, bu olayı algılayamayan ve her durumda çeşitli çamur propagandalarına inanan insanlar oluyor. Lakin insanımız, yıllar sonra aynı olaylar kendi başına geldiğinde bir şeylerin farkına varabiliyor. Kendi gölgemizle uğraşmaktan ötürü ortaya çıkan tüm sıkıntılı hadiseler, yakın gelecekte de çözülecek gibi görünmüyor. Bu bir komplo teorisi veya gaipten haber çalma meselesi değil, sadece geçmişi günümüze yorumlamaktır. Kısacası, askeri tıbbiyeli ya dövülür ya okuldan atılır. Bu ne ilk olmuştur ne de son olacaktır…

Kaynakça:

  • Mardin, Şerif  (2018), Türkiye, İslam ve Sekülarizm, İletişim Yayınları, 6. Baskı.
  • Başustaoğlu, Ahmet (2016), Bir Nefes Sıhhat, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1. Baskı.
  • Ortaylı, İlber – Erdinç, Erol Şadi (2016), İttihat ve Terakki, İnkılap Yayınları, 1. Baskı.
  • Ataç, Adnan – Uçar, Muharrem – Kurt, Engin (2015), Türk Ordusunda Askeri Sağlık Hizmetleri (1853-1923), GESDAV 2015.
  • Hatiboğlu, Tahir (2002), Jöntürklerden Sontürklere, Otopsi Yayınları, 1. baskı.
  • Altıntaş, Ayten (2008), “Ülkemizde tıp eğitiminin başlangıcı, gelişimi ve 14 Mart Tıp Bayramı’nın anlamı”, Türk Aile Hekimliği Dergisi, 12(1): 44-53.
  • Üstün, Çağatay (2001), “Derdini Marko Paşa’ya Anlat…”, Van Tıp Dergisi, 8 (4):134-136.
  • Çoruh, M. Engin (2015), Yüz Seneden Fazla Saklı Kalan Bir Sır: Askeri Tıbbiye’nin Demirkapı’dan Haydarpaşa Tıp Fakültesi’ne Taşınmasının Sebebi”, Lokman Hekim Dergisi, 5(3):99-107.

Uzayzaman boşluğunda incir çekirdeğinin hacmi kadar bilgi ve düşünce kaplıyorum.
Ve ayrıca gece vakitleri güneş ışınlarını görebiliyorum...
Çeviri yazılarım tamamıyla benim fikrimi yansıtmayabilir. Genellikle, dünyanın Türkiye'ye olan bakış açısını gösterebilmek amacıyla çeviri yapıyorum.
Parlak Jurnal internet sitesi yayım politikası gereği, her yazdığım yazıdan kendim sorumluyumdur. Eleştirilerinizi ve fikirlerinizi yazıların altındaki yorum kısmına yapabilir veya iletişim sayfasından mail atabilirsiniz.

3 Comments

  1. Askeri tıbbiyenin tarihini bizlere hatırlatan güzel ve içten bir yazı olmuş. Askeri tabip olmak isteyen gelecek nesillerin bu yazıyı okuyarak ders almasını umuyorum. Sadece askeri doktor olmak isteyenlerin değil, sivil doktor olmak isteyenlerin de dediklerinizden ders alacağına eminim. Yazınızda özellikle Hikmet Boran’ın Sivas Kongresinde dediklerini aktardığınız kısım çok hoşuma gitti ve tabir yerindeyse tüylerim diken diken oldu. Elinize sağlık.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Blog Kategorisinde Son Yazılar

barış akarsu

Kimdir O ?

“Tepede beyaz bir saray, Sarayda soytarı bir kral. Kara haber onun işi,