NATO
/

Bağımsızlık İle Ayı Pençeleri Arasındaki İnce Çizgi

İmparatorluklar çağı ve ardından gelen iki dünya savaşı ile birlikte gezegenimiz farklı bir yöne doğru evrildi. Avrupa’nın birçok açıdan çöküşüyle beraber Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin (SSCB) oluşturduğu iki kutuplu bir dünya ortaya çıktı. Tüm ülkeler bir tarafta konumlanırken, kendini birinci veya ikinci cephede konumlandırmayan ülkelere üçüncü dünya ülkesi denilmişti.

Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birlikte ABD tek başına bir süper güç olduğunu tüm dünyaya kabul ettirdi. Bu tek kutuplu hegemonya, dünyadaki dengeleri alt üst etti ve uluslararası sistemin değişmez kuralı olarak, karşı dengeleyici güçleri ortaya çıkardı. Bugün ABD’nin hala dünyanın en büyük gücü olduğu tartışılmaz bir gerçek olsa da karşısına çıkan ülkeler ve –belki de en önemlisi- ABD’nin dış politikasında yaptığı hatalar, onun bu gücünü sarsıyor.

Türkiye Cumhuriyeti yıllarca süren savaşların üstüne kuruldu. Türkiye’yi kuran kadrolar Batı ile savaşmışlardı fakat rotaları da muasır medeniyetler seviyesiydi. Bu anlamda Osmanlı geleneğinin bir parçasıydılar. Osmanlı Devleti diğer birçok ülkenin aksine, batıdan kendine yararlı gördüğü reformları almaya gayret göstermiştir. Türkiye Cumhuriyeti, bir bakıma Tanzimat’tan bu yana gelen çağdaşlaşma ve devlet geleneği üzerine inşa edilmiştir.

Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkileri ABD’den çok daha geriye gitmektedir. Bu genellikle sürekli bir mücadeleler dizisini oluşturmuştur. Her iki devletin bulunduğu coğrafya, çıkarlarının çakışmasına ve karşılıklı savaşların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Osmanlı’nın Rusya ile tarihi düşmanlığının en önemli sebeplerinden bir tanesi, Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ortodoksların hamisi olduğu iddiasıyla Osmanlı coğrafyasında söz sahibi olmak istemesiydi. İkinci en önemli sebep ise Rusya’nın Karadeniz ve boğazlar üzerinden çeşitli ticaret yollarına erişebilmek, gücünü pekiştirmekti. Nitekim bunu Birinci Dünya Savaşı ile derinden hissettik.

Konu çatışma olduğunda, Türkiye ile ABD arasındaki krizler de saymakla tükenmez. Jüpiter füzeleri krizi, Johnson Mektubu, haşhaş ekimi, silah ambargosu krizi vs… Bu listeyi, hem Rusya hem de ABD adına günümüze doğru uzatabiliriz. Lakin yazının esas amacı, Türkiye’nin Rusya ve ABD ile tarihi çatışmalarını tartışmak değildir. Zaten realist teorilerin gösterdiği üzere, ülkelerin çıkarları çakıştığında çatışma kaçınılmaz olur.

Osmanlı İmparatorluğu’nun ABD ile ilişkileri 1830 yılında imzalanan ticaret antlaşmasıyla başlamıştır1. ABD’nin Monroe Doktrini dolayısıyla izolasyonist bir politika izlemesi, Osmanlı ile ABD’nin arasındaki ilişkileri hiçbir zaman sıcak bir düzleme taşımamıştı. Cumhuriyetin kuruluşuyla beraber Türkiye, Avrupa’dan çok ABD’ye yakınlık göstermiş ve Avrupa’yı ABD ile dengelemeye çalışmıştır. Nitekim 1952 yılında Türkiye’nin NATO’ya girmesiyle beraber –ki ABD zaten izolasyonist politikasını bırakmıştı- ABD Türkiye ilişkileri yeni bir zemine oturmuş oldu. Sovyetler Birliği’nin yayılmacı politikalarından kendini korumak için NATO’ya giren Türkiye, ABD’nin Sovyetlerle süren Soğuk Savaş’ta en önemli karargâhı olmuş oldu. Daha sonrasında Orta Doğu’da, bilhassa Körfez bölgesinde ve Rusya’ya karşı NATO ile Türkiye ciddi iş birliği yaptı. Türkiye ile ABD arasındaki ittifak, bürokrasi ve askeri boyutta oldukça ileridedir. Lakin bu ittifak hiçbir zaman tam bir dostluğa dönüşmedi. Çünkü Türkiye ve ABD-NATO, belirli dönemlerde tam aksi görüşleri savundular ve bunların sonucunda ABD kendi çıkarları kesiştiği anda Türkiye’ye her türlü karşılığı vermekten çekinmedi. Bu da tarih boyunca Türk kamuoyunun ABD ile olan ittifakı sorgulamasına yol açtı.

Lakin konuya genel çerçevede bakmak amacıyla, Türkiye’nin ABD ile olan dış politikadaki eksen kaymalarını 6 ana başlıkta inceleyebiliriz:

I) 1952: Türkiye’nin NATO’ya girmesi ve ordusunu bu sisteme entegre etmesiyle başlayan dönem

II) 1964: Johnson Mektubu ile birlikte Türkiye’nin ABD’ye olan güveninin sarsılması ve Türkiye’nin ABD’yi sorgulamaya başladığı dönem.

III) 1974: Türkiye’nin Kıbrıs’a çıkarma yapmasıyla birlikte ilişkilerin iyice kopması

IV) 2003: Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Irak Tezkeresi’ni kabul etmeyişi ve Mehmetçiğin başına çuval geçirilmesi hadisesi

V) 2016: Türkiye’de gerçekleşen darbe girişimi

VI) 2019: Shanahan Mektubu, Rusya’dan S400 mühimmatlarının Türkiye’ye gelmeye başlaması ve F35 programının iptali.

Bu yazının ihtivası gereği, Türkiye’nin hem ABD hem de Rusya ile yaşadığı tarihi olaylara ayrıntılarıyla eğilmeyeceğiz. Türkiye’nin ABD ile çıkar ilişkilerine dayalı müttefikliği sürekli olarak inişlere ve çıkışlara sahipti. Lakin Türkiye’nin Rusya ile yakınlaşmaya başlaması ve S400 karadan havaya füze sistemlerinin (NATO kodu: SA-21 Growler) Türkiye’ye gelişiyle birlikte Türkiye-ABD ilişkileri derinden sarsıldı.

Esasında iç politikanın ve kamuoyunun belirttiğinin aksine, S400 meselesi askeri bir mesele olmaktan oldukça uzaktır. Bu hava savunma sistemlerinin getirilmesi; Türkiye’nin ABD ile uzun süredir yaşadığı fikir ayrılıklarının ve her iki ülkenin de iç politikasındaki ciddi değişimlerin sonucu olarak, genel anlamda siyasi bir meseledir. Bundan dolayı, olaya esas olarak askeri yönden yaklaşmak oldukça hatalıdır. Ortaya çıkan durumun askeri etkileri gerçek olmakla birlikte siyasi etkilerin gölgesinde kalmıştır.

Türkiye’nin iç ve dış politikada yaşadığı ciddi değişimler sonucu ortaya çıkan Rus yakınlaşması, hem Türk kamuoyu hem de siyasiler tarafından oldukça benimsendi. Bunun birçok sebebi bulunuyor: Türkiye ile ABD’nin Suriye politikasındaki fikir ayrılıklarının kamuoyunda yarattığı tepki, Türkiye’nin Suriye’de bir dönem yürüttüğü yanlış politikalar, Rusya’nın dış politikadaki etkili stratejisi, özellikle Türk ordusunda gerçekleşen paradigma kayması ve medyanın desteklediği Avrasyacılık görüşleri bu konuda etkili olmuştur.

S400 meselesi ve Rus yakınlaşmasında, kamuoyunun aksine bir fikir beyan edildiği zaman bütün okların üzerinize çevrildiği bu dönemde; bazı gerçeklerden ve olayın reelpolitiğini tartışmaktan geri durmak abes olurdu.

Türkiye; enerji ve bir dereceye kadar turizm ile tarım yönünden ciddi bir şekilde Rusya’ya bağımlıdır. Türkiye doğalgaz ihracatının %50’den fazlasını Rusya’dan gerçekleştirmektedir2. Ayrıca Türk Akımı ve Akkuyu Nükleer Santrali projesi de Rusya’ya olan enerji bağımlılığımızı arttırıyor. Tarım ve turizmde de Rus bağımlılığını son birkaç yıl içerisinde iyiden iyiye hisseden Türkiye, ekonomik krizlerle mücadele ediyor. Türkiye’nin bir de askeri yönden Rusya’ya bağımlı olması, ne yazık ki Türk çıkarlarıyla taban tabana zıttır. Rusya’nın elini hem enerji hem de askeri anlamda Türkiye’ye karşı güçlendirmek, gelecekte ciddi problemler doğurabilir. Bu, S400 hava savunma sistemleri meselesinden ibaret bir konu değil. Günümüzde çeşitli medya araçları ile ortaya atılan “F35 yoksa Su35 alırız” veya “Bir Su35 beş F35’e bedel” gibi söylemler, aslında Türkiye’deki Rusya kaynaklı çeşitli medya kuruluşlarının Türk kamuoyunu ve siyasetini oldukça derinden analiz ettiğini gösteriyor. Türkiye’nin Patriot hava savunma sistemlerini almama gerekçesi, teknoloji transferinin gerçekleşmeyecek olmasıydı. Fakat ilginç bir şekilde, Türk kamuoyu bunu S400’ler için göz ardı ediyor. Türkiye S400 antlaşmasına göre yine teknoloji transferi gerçekleştiremeyecek. Türk iç politikasındaki göstergeler açık bir şekilde Rusya ile askeri bağımlılığın ilerletileceğini belli ediyor. Türkiye çok yönlü bir dış politika izlemelidir fakat günümüzde iyi hesaplanamamış hadiseler, Türkiye’yi Rus bağımlılığına doğru sürüklemektedir.

tl değer kaybı

Ekonomi bir devletin varlık temellerinden bir tanesidir. Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz, hem içeride yanlış politikalardan hem de dışarıdaki çekişmelerden kaynaklanıyor. Günümüzde kırılgan bir ekonomiye sahip Türkiye’nin yaptırımlarla karşı karşıya kalması ciddi sonuçlara yol açabilir. NATO ve ABD’ye karşı Türkiye’nin Track 1.5 ve Track 2 diplomasi kanallarını kullanmak konusunda ciddi eksikleri bulunmaktadır3. Bu durum, Türkiye gibi bir devletin, ne yazık ki politik olayları kestirmek ve yönetebilmek konusunda başarısız olmaya mahkûm olduğunu göstermektedir.

ABD ve Avrupa Birliği’nin (AB) ekonomik yaptırımları ve Rusya’nın Türkiye’de güçlü bir kamuoyu yaratması, yalnızca göründüğü gibi duran olaylar değil, aynı zamanda savaş stratejilerinin günümüzde ulaştığı noktanın bir tezahürüdür. Buna beşinci nesil savaş denilmektedir (Bir “tweet”in bir mermiden çok daha etkili olma meselesi olarak özetleyebiliriz) Türkiye ne yazık ki Rusya ile ABD arasına sıkışmış kalmış bir durumda bulunmaktadır. Bunun sebebi; içeride ve dışarıda Türkiye’nin izlediği yanlış politikalar, ABD’nin Türk çıkarlarına tezat politikaları ve Rusya’ya birkaç yıldır olan siyasi bağımlılığımızdır.

Kamuoyunun belirttiğinin aksine, Türkiye ile Rusya arasında dış politikada çatışma konusu olan çok fazla konu vardır. Rusya’nın 2008 yılında Gürcistan’ı işgaliyle başlayan süreç, sınır komşumuz Gürcistan’ın güvenliğini sarstı ve bölgenin istikrarını ciddi bir şekilde bozdu. Karadeniz’deki Türk dengesinin tamamıyla çöküşüne ve tarihsel bağlarımızın kuvvetli olduğu Kırım Tatarlarının bastırılmasına yol açan, 2014 yılında Kırım’ın işgali ve ilhakı bir başka konudur. Rusya’nın geçmişte 1783 yılında Kırım’ı fethetmesi ve sonrasında 1877 yılında Kars’ı işgal etmesi hadisesi, üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur. Ayrıca, Ukrayna’daki Rus işgalleri de hem bölgeyi istikrarsızlaştırmakta hem de Türkiye için çeşitli tehlikeler doğurmaktadır. Tüm bu hadiselere NATO ve sessiz bir şekilde Türkiye de karşıdır. Çünkü hem Türk çıkarlarıyla hem de NATO çıkarlarıyla hiçbiri bağdaşmamaktadır.

Ayrıca Rusya ile Türkiye arasında Suriye konusunda zıtlıklar bulunmaktadır. Buna ek olarak, Kıbrıs ve PKK konusunda Rusya ile taban tabana zıt bir konumdayız. PKK’yı terör örgütü olarak görmeyen ve ülkesinde faal ofisleri bulunan Rusya’nın Suriye’deki yaklaşımı tamamıyla pragmatiktir ve PKK tarafından Rus yapımı 9K38 Igla füzesiyle düşürülen helikopterimiz hala hatırdadır. Rusya aynı zamanda PYD’ye askeri ve finansal destek de sağlamaktadır. Rusya’nın Suriye’de Türkmenleri bombalaması Türk kamuoyunda bir infial yaratmıştı. Lakin bu infialin bir popülizm gösterisi ve insanımız tarafından unutulup giden bir başka şey olduğunu görmek üzücüdür.

Ayrıca Rusya; Kuzey-Güney Kıbrıs sorununda Güney’i desteklemekte, Azerbaycan-Ermenistan’ın bölgedeki ihtilafında Ermenistan’ı desteklemektedir. Ermenistan kaynaklı bir analize göre4, S400 alımıyla birlikte Türkiye artık Rusya ile olan ilişkilerini bozmama korkusuyla Ermenistan’ı baskı altında tutmaktan çekinebilir ve ABD senatosu Türkiye ile ilişkilerini bozmamak için geri durduğu Ermenistan’ın “soykırım” tezine yaklaşabilir.

Rusya’nın bu yayılmacı politikası Türkiye’nin ciddiye alması gereken bir konudur. Kırım’da bulunan balistik füzelerin Türkiye’yi kapsadığı ve Türkiye’nin ciddi bir güvenlik sorunu olduğunu belirtmeye lüzum yoktur. Türkiye’nin hızla ilerleyen Rus bağımlılığı, Karadeniz bölgesinde Rusya’yı dengeleyebilecek tek aktör olan Türkiye’nin, bölgede Rusya’ya sessiz kalacağının da bir işareti olmaktadır.

SSCB’den bu yana, Türkiye’nin jeopolitik zorunlulukların da etkisiyle Rusya ile iyi ilişkiler kurmaya çalıştığı bir gerçektir. Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi, Türkiye’nin Rusya’ya olan enerji bağımlılığıdır. Fakat bölgesel çıkarların tamamen farklı olduğu bu iki ülke, bağımlılıklar nispetinde orta yollar bulmaya çalışmalıdır. Bu durumda, Rusya ile enerji bağımlılığının yanında bir de askeri bağımlılık ortaya çıkarmak, ne yazık ki Türkiye açısından bir yenilgi olarak yorumlanabilir.

Türkiye’nin Rusya ile arasında sürekli görmezden geldiği Kırım, Ukrayna, Azerbaycan ve Gürcistan’daki sorunlar ne yazık ki Türkiye’nin bölgedeki bağımsızlığını ve güvenliğini sarsmaktadır. Bu gibi hadiseler, Rusya’nın emperyalist çıkarları olduğunu gözler önüne sermektedir. Anti-emperyalist söylemleri Rusya ile yan yana getiren kamuoyumuz ve münevverlerimiz ne yazık ki bu gerçeği göremiyorlar. Suriye’de yıllarca süren olaylar, Türkiye’nin Karadeniz’deki problemleri unutmasına yol açtığı için Rusya ciddi bir şekilde güçlenmeyi sürdürüyor. Türkiye’nin farkında olması gereken en önemli nokta, Türk çıkarlarının Rusya ile değil Batı ile örtüştüğüdür. Yani Türkiye’nin dış politikadaki idealleri, onu NATO ile işbirliğine yöneltmekte fakat Rusya’ya tezat oluşturmaktadır. Rusya ile dış politikadaki ihtilaflar bunu özetler niteliktedir. Lakin şu nokta da oldukça önemlidir: Türkiye’nin tüm kartlarını Batı yönünde kullanmaması gerektiği açıktır. Bu hataya uzun süreler düşen Türkiye, uğraşlarıyla birlikte dış politikasını çok yönlü hale getirmeye çalışmıştı. Fakat bugün gelinen nokta, çok yönlü dış politikadan ziyade, çok yönlü düşmanlıklar ve tek yönlü bağımlılığa gitmektedir.

Türkiye’nin dış politikada çok yönlü olmak amacıyla çeşitliliği arttırması gerektiği bir gerçektir. ABD ve Almanya’nın 2013’te Gaziantep ve Kahramanmaraş’a konuşlandırdığı Patriot ve Eurosam SAMP/T  hava savunma sistemlerini 2015 yılında geri çekmesi gibi olaylar, Türkiye’nin her koşulda kendi savunma sistemlerini üretmesi gerektiğinin en önemli göstergesidir. Lakin bunun bir Rus bağımlılığıyla olacak iş olmadığı çok açıktır. Türkiye bağımsız bir dış politika amacıyla NATO karşıtı ve Rusya’nın elini kuvvetlendirecek bir sistemden ziyade NATO dışı bir sisteme yönelmeliydi.

Türkiye S400 hamlesiyle Rusya’ya yakınlaşmak ve ABD’ye bir tepki göstermekten öte çok başka şeyler de yapmış oldu. Bunları birçokları görmezden gelmek istiyor. Türkiye bir seçim yaptı fakat bu seçim oldukça kötü planlanmıştır ve siyasi hayatta yapılan yanlışlıklardan ötürü, bir yerden sonra Türkiye’nin elinde olmayan bir seçim olmuştur. Burada kaçırılmaması gereken nokta, olayın S400 satın almanın çok daha ötesinde, olumsuz sonuçlar doğurduğudur. Bunları birkaç maddede özetlemek gerekiyor:

   *Türkiye F35 savaş uçaklarını almaktan men edildi. F16 devrinin bitiş arifesinde, planlanan 120 adet5 kadar F35 uçağının alınamayacak olması ve potansiyel teknoloji transferinden mahrum kalması, Türk Silahlı Kuvvetleri açısından büyük bir kayıp oldu. Bunu ne yazık ki kamuoyu görmezden geliyor fakat –sessiz bir şekilde- kimse inkâr edemiyor. 1,25 milyar doları hali hazırda yatırmış6 bulunmakla birlikte, bu durumda Türkiye’nin yaklaşık 9 milyar dolar zarara uğrayacağı7 tahmin ediliyor. Türk savunma sanayiinin F35’lere büyük bir katkısı vardı ve bu durum kendi savunma şirketlerimizde ciddi kayıplara yol açacak. Türkiye’nin alacağı F35 uçakları, tabir caiz ise, boşa çıktığı için dünyada birçok ülke (İsrail, Hollanda ve Polonya gibi) artan F35’lere talip olmaya başladı. Bunların içerisinde yeni sağ hükümetin başa geçtiği Yunanistan’ın da olduğu söyleniyor.

   *ABD Senatosu’ndaki Türk karşıtı söylemler iyice kuvvetlendi. Bu söylemler son birkaç yıldır ciddi bir şekilde duyuluyordu ve bu sebeple ABD (ve dolayı olarak NATO) Orta Doğu’da strateji değişikliğine gidecek. ABD Senatosu’nun Doğu Akdeniz Güvenliği ve Enerji İşbirliği Yasası’na göre (Eastern Mediterranean Security and Energy Partnership Act) artık ABD Orta Doğu’da işbirliğini Türkiye yerine Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail’i merkeze koyarak gerçekleştirecek8. Bu yasa tasarısına göre, Türkiye’nin bölgedeki bütün politikası baskılanmaya çalışılacak. Bu ise Yunanistan ve Kıbrıs’ın elini güçlendirecek. Batı komşumuz Yunanistan’daki sağ hükümetin başa geçmesi, Kıbrıs ile uluslararası alanda yıllardır devam eden ihtilaf ve Doğu Akdeniz karasuları-münhasır ekonomik bölge tartışmaları sürerken, bu avantajın Yunanistan ve Güney Kıbrıs’a geçmesi ve hatta F35 uçaklarını bir misilleme olarak Yunanistan’ın alma potansiyelinin, Türkiye’nin çıkarlarıyla nasıl ters düştüğünü söylemeye lüzum yoktur.

   *Dünya yeni nesil savaş uçağı dönemine girerken Türkiye’nin F35A uçakları alamıyor olması, bölgesel realist teoriler açısından; en çok Rusya, İsrail, Kıbrıs ve Körfez’de güç odakları kurmak isteyen belli başlı ülkelere yaramıştır.

   *Türkiye CAATSA yaptırımlarıyla karşı karşıya kalacak. Her ne kadar Türk hükümeti ABD Başkanı Donald Trump’a güveniyorsa da ABD’deki bürokrasi Türkiye’nin düşündüğü gibi ilerlemiyor. Trump, yaklaşan seçimlerde elini kuvvetlendirmek için eski Obama yönetimini hedef alıyor. Esasında uzlaşmacı söyleminin arkasında yatan sebep bu. Bundan dolayı, Trump’a güvenmek oldukça hatalı bir analizdir. Fakat hem Pentagon hem de Senato Türkiye’ye yaptırım uygulanmasını istiyor ve bu kaçınılmaz bir şekilde olacak. Ayrıca Çin’e 9 ay gecikmeyle giden CAATSA’nın Türkiye’ye daha hızlı gelebilme ihtimali, NATO üyesi olması sebebiyle oldukça yüksektir. Bunlara ek olarak, Güney Akdeniz’deki ihtilaflı konular yüzünden AB ambargosunun yanına bir de CAATSA yaptırımlarının gelmesi Türkiye’yi ağır bir yükün altına sokabilir. ABD ve AB yaptırımları dolaylı olarak Türkiye’nin her anlamda Rusya’ya daha da bağımlı olmasına yol açabilir. Bu durumda Türkiye oldukça ciddi sıkıntılara girecektir.

   *Doğu Akdeniz’deki kara suları ve münhasır ekonomik bölge tartışmalarının ciddi bir şekilde sürdüğü ve her gün çeşitli doğalgaz kaynaklarının bulunduğu bölgede Türkiye yalnızdır. Bu yalnızlık içerisinde AB, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin sondaj çalışmalarını hedef göstererek yaptırımlar uygulamaya karar verdi. ABD’nin Türkiye’yi F35 programından çıkarıp CAATSA yaptırımlarını uygulayacak olması, Türkiye’ye karşı yaptırım uygulamak konusunda AB’nin elini kuvvetlendirdiği söylenebilir. Ayrıca yeni AB Komisyonu başkanı Ursula von der Leyen, görünen o ki Türk tarafının tezlerine oldukça soğuk bir portre çiziyor.

   *Türkiye enerji bakımından bağımlı olduğu Rusya’ya askeri bakımdan da bağımlı olma riskiyle karşı karşıya geliyor. Dört adet S400 bataryası Türkiye’yi Rusya’ya bağımlı yapacak değil fakat politik seçimler Türkiye’nin elini kolunu bağlayıp Rusya’nın isteklerini teker teker yapmasına yol açabilir. Bugün Suriye’de Rusya’nın izni ve desteği ile operasyon yapan Türkiye’nin askeri anlamda Rusya ile işbirliğinden öteye bir bağımlılığa evrildiği inkâr edilemez. İşbirliği uluslararası sistemdeki tüm devletlerin çıkarına olabilir, fakat bağımlılık Türkiye’nin bölgedeki çıkarlarıyla çatışmaktadır. Türkiye çok yönlü dış politikasında haklıdır lakin bunu Rus bağımlılığıyla gerçekleştireceğini düşünmek ancak bir felakettir.

   *NATO kanadındaki Türk karşıtı koalisyonun eli güçlenmiş oldu. Türkiye’nin S400 bataryaları alması Batı kamuoyunda Türkiye karşıtı söylemlerin ciddi bir şekilde güçlenmesine ve Türkiye’nin bir Batı dostu ve NATO ülkesi olarak değerli bir müttefik olduğunu söyleyen kesimlerin güç kaybetmesine yol açtı. Tek bir Batı ve tek bir NATO yok. Batı ve NATO’da Türkiye’yi destekleyen kesimleri dış politikadaki hatalarımızla yıllar içerisinde teker teker eritiyoruz.

   *Bölgede İsrail’in başat güç olabilmesi yolunda bir engel olarak, yeni nesil F35’lerin Türkiye’ye gönderilmesi konusundaki ihtilaflar yıllar önce ABD’de tartışılmıştı. Günümüzdeki duruma baktığımızda, Türkiye’nin F35 savaş uçaklarını alamayacak olması, bölgede askeri gücünü pekiştirmek isteyen İsrail’in de işine gelmiştir.

   *S400 bataryasının, entegrasyon problemleri veya herhangi başka problemlerle bir NATO uçağını vurması durumunda tüm oklar Rusya’ya değil Türkiye’ye çevrilecektir. Ayrıca S400 sisteminin hassas bilgileri NATO’ya sızdığı takdirde, bu sefer Rusya bütün okları Türkiye’ye çevirecektir.

   *Kıbrıs Barış Harekatı’nın 45. yılını geride bırakıp 50. yılına doğru giderken, Türkiye’nin Kıbrıs konusunda uluslararası arenada daha da yalnızlaşması ne yazık ki ciddi sıkıntılar doğurabilir. Türkiye’nin Kıbrıs’taki haklı davası, uluslararası arenada kabul edilmemektedir. Çünkü iç politikadaki küçük hesaplar uğruna verilen demeçler Türkiye’yi dış politikada hazin serencamlara sürüklemiştir. Duyguların, hissiyatın ve hakkaniyetin ne olduğu realist teroiler bağlamında pek anlamlı değildir.

   *Türkiye’nin S400 hamlesiyle birlikte, 1987 yılından beri Güney Kıbrıs’a uygulanan silah ambargosu ABD Senatosu tarafından kaldırılmıştır9.

   *Türkiye’nin NATO’da kalması, Türk devletinin yaşamsal çıkarları için çok önemlidir. NATO’nun caydırıcı etkisini özetlemek gerekirse, Kasım 2015 yılında yaşanan Rus jet krizinde NATO’nun 5. maddesinin caydırıcı etkisi nedeniyle Rusya Türkiye’ye direkt fiili bir karşılık veremedi. (Gerçi bunun karşılığını Suriye’deki Türkiye destekli grupları sahada etkisiz hale getirerek vermiş oldu ve bu da Türkiye’nin Suriye politikasının tamamen çökmesine yol açtı.) Ayrıca NATO, Türkiye’yi bir bakıma yine NATO ülkelerinden korumaktadır. Bunların ötesinde, Türkiye’nin nükleer korunmasını da NATO üstlenmektedir. NATO’dan çıkmaya teşebbüs gibi bir durum, Türkiye’nin tüm çıkarlarıyla ters olup yalnızca Rusya’nın çıkarlarıyla bağdaşabilir.

   *Rusya ve İran’ın Suriye merkezli güç çatışmasının sonuçları, bölgede yakında çeşitli sorunları ortaya çıkaracağı açıktır. Suriye savaşının bitmesiyle birlikte Türkiye, bölgede Rusya ve İran’ın güç nüfuzunu mecburen Batılı müttefikleriyle işbirliği yaparak dengelemek isteyecek. Lakin son yıllarda Türkiye, çeşitli politik hatalar yüzünden NATO ve Avrupa nezdinde eli oldukça güçsüz bir durumdadır. Bundan dolayı, Türkiye yakın gelecekte Batı’ya çeşitli tavizler vermek zorunda kalabilir.

Türkiye jeopolitik durum nedeniyle hava savunma sistemlerine birincil ölçüde ihtiyaç duyuyor. Hatta denilebilir ki Türkiye, ilk aşamada savaş uçağından ziyade hava savunma sistemine ihtiyaç duymaktadır. Lakin Türkiye’nin S400 satın alması öyle yanlış bir dönemde yapıldı ki Türkiye’nin birçok anlamda eli güçsüzleşmiş oldu. Açıkça söylenmesi gerekirse, Türkiye S400 füze sistemlerini almamalıydı. Patriot almalıydı demiyoruz, S400 sistemlerini almamalıydı. Türkiye eğer ABD’yi dengelemek istiyorsa bunu ABD dışı bir sistem alarak gerçekleştirmeliydi. Burada NATO karşıtı olmayan fakat alternatif olan çeşitli sistemler mevcuttur. Örneğin, bu alternatifler İsrail veya Güney Kore’den elde edilebilirdi. Bunlar Türkiye’nin de içinde bulunduğu Batı sistemlerine entegrasyonu mümkün olan tercihlerdi. Hatta bir zamanlar konuşulan Eurosam SAMP/T sistemlerini almak da çok iyi bir alternatif olurdu. Bu sayede Türkiye, hem geliştirilmesinde kendisinin de payı olan yeni nesil uçak sistemlerine hem de hava savunma sistemlerine sahip olacaktı. Türkiye nerede olduğunu ve NATO’nun temel altyapısındaki başat ülkelerden biri olduğunu unutmamalı. Lakin Türk politikalarının çöküşü nispetinde, Rusya ile olan bağımlılık sebebiyle, S-400 sistemlerini bir nevi mecburen aldık. Türk bürokrasisi de bunun sessizce farkındadır. Lakin ortaya çıkan sonucu iç politikada kullanmak için bu gerçekler göz ardı ediliyor. Türkiye, ihtiyacı olan hava savunma sistemlerini –Türkiye’nin Batı nezdinde en yalnız olduğu dönemde- S400 adına tercih etmemeliydi. Fakat bir noktadan sonra S400 sistemlerinden vazgeçilmesi, Türk hükümetinin içeride ciddi bir güç kaybına uğramasına yol açacaktı. Türk hükümeti iki tarafı keskin kılıç noktasında seçimini yaptı.

Üçlü Zirve
Rusya, Türkiye ve ABD Genelkurmay Başkanlarının Antalya’daki üçlü zirvesi (07.03.2017)

Bir noktayı atlamamak gerekir, 2011 yılından bu yana Arap Baharı ve Suriye olaylarında Türkiye’nin izlediği yanlış dış politikaların bugünkü durum ile ciddi ilişkisi olduğu açık bir gerçektir. Bu olayların ne kadar Türk bağımsızlığı ve ne kadar Rusya’nın Türkiye’yi yanına çekmesi olduğu konusunda herkesin şüpheli olması gerekir. Suriye’de Türkiye’nin sahada olmasındaki en büyük etkenin Rusya olması sebebiyle, Türkiye Rusya’ya ciddi manada güveniyor. Türk Silahlı Kuvvetleri, Rusya’nın desteğiyle Suriye’de sahada olduğu için ve ABD’nin bölgede YPG’yi desteklemesi sebebiyle yönetim kademesi bazında Rusya ile yakın durumdadır. Bunun ortaya çıkaracağı işbirliği, Türkiye’nin çıkarlarıyla örtüştüğü sürece devam ettirilmesi gerekmekle birlikte, reelpolitik durumun işbirliğinden öteye Rus bağımlılığına döndüğünü görmek ve olaylara tersten bakmak da lazımdır. Rusya’nın günümüzdeki Türkiye politikası neyi amaçlıyor? Rusya Türkiye’ye neden S400 sattı? Belli ki Rusya NATO’yu sarsmayı ve bölgede Türkiye’yi yanına çekmeyi hedefliyor. Suriye konusunda uluslararası arenada başarısını ortaya koyan Putin yönetimi, bölgede sözünü geçirebileceği bir ülke ile Karadeniz’deki en güçlü muhalifini yanına çekecek, Orta Doğu politikasını rahatlıkla şekillendirebilecek ve bunun karşıt bloktaki ülkelere olan etkisini kullanabilecek. Bu Rus politikasının Türkiye’deki iç kamuoyu çoktan oluştu. Rusya’nın ciddi bir şekilde başarıya ulaştığı ve ilerleyen süreçte kendi politikasında başarıya ulaşma ihtimalinin çok yüksek olduğu bir gerçek. Fakat Türkiye, bu süreçte arada kalıp ciddi tehditlerle karşı karşıya gelebilir. Rusya’nın çok hızlı bir şekilde S400 teslimatını yapması ve kamuoyuna verilen Su35 savaş uçağı teslimatının hemen gerçekleştirilebileceği mesajları, Türkiye’yi kuşkulandırması gereken durumlardır.

Avrupa’yı bile yıllardır isyan ettiren ABD’nin silah sistemleri konusundaki politikası ve Rusya’nın bölgesel yayılmacılığında ve politik etkide kullandığı S400 satışları göstermektedir ki Türkiye kendi sistemlerini üretebilir kapasiteye erişmeden belini doğrultamayacaktır. Cumhuriyetin kuruluş dinamiklerinin temel direği olan bağımsızlık karakteri ancak ve ancak Türkiye’nin askeri alanda da kendi sistemlerini üretebilmesiyle olabileceği açıktır. Türkiye’nin 1,5 milyar dolara Pakistan’a satmak üzere antlaştığı 30 adet T129 Atak helikopterlerinin hassas teknoloji verilerinin bir kısmının ABD’ye ait olması sebebiyle, bunların satışı için bile ABD’nin izni gerekiyor10. İç siyasette atılan naraların ve her olayı “antiemperyalist” ambalajına sokan söylemlerin Türkiye gerçeklerini yansıtmadığı talihsiz bir gerçektir. NATO üyesi ve bölgede barışın teminini sağlayabilecek belki de tek ülke olarak Türkiye, dış politikada dostlukların değil yalnızca çıkara dayalı işbirliğinin mevcut olduğunu fark etmeli ve iç politik kazançlar uğruna Türkiye’nin geleceğini tehlikeye atmaktan vazgeçmelidir. Bütün bunları yaparken, Tanzimat’tan bu yana gelen muasır medeniyetler seviyesi düsturunu sürdürmeye devam etmelidir. Türkiye’nin savunma sanayiinde kendi kendine yeter olabilmesi için bilim ve akıl ön planda tutulmalı, nepotizm ilişkilerinden uzak durulup liyakate önem verilmeli, Türkiye bölgede barışa yönelik politikalar izlemeli ve barışın teminatı olmaya gayret etmelidir. Yoksa Türkiye endüstri devrimlerini kaçırdığı gibi nihai uzay devrimini de tamamıyla kaçırmak üzeredir. Türkiye’nin bölgedeki güvenliği tesis edici rolü (ideali) ve belki de amacı bu gidişle başarıya ulaşamayacaktır.

Bu ülkede, Obama yönetimi başa geçtiği için 44 adet kurban kesildiği gibi S400 satın alınmasıyla birlikte devasa ıspanaklı börekler yapılıp Rusya’ya gönderildi. Tarih bir açıdan tekerrürden ibarettir. Türk-Rus ilişkilerinde her şeyden öte şu anda yalnızca buz dağının görünen yüzü belli oluyor. 24 Kasım 2015 tarihinde Türk-Rus ilişkilerinin çökmesinin üzerinden çok vakit geçmedi11. Her iki ülkenin de siyasette keskin virajlar alabildiği tarihsel bir gerçek olarak ele alınırsa, Türk veya Rus hükümetinin tavrının anında değişebilme ve ilişkilerin bozulma ihtimalinin hiç de az olmadığı ortadadır. İkili ilişkileri ilerleyen günlerde nelerin beklediğini kimse tahmin edemiyor. Sonuç olarak; S400’lerin satın alınması Türkiye’ye bir fayda sağladı mı, Türkiye dış politikada daha serbest hareket edebilecek mi, bu olay Türkiye’yi güçlendirdi mi, NATO ittifakı ve batıdaki müttefiklerle Türkiye’nin ilişkileri nereye yönelecek; gibi soruların cevabını kesin verebilmek için oldukça erken. Açık bir şekilde belli olan tek şey var: Rusya, bu olayların en büyük galibi olmuştur.

[1] = Fahir Armaoğlu, Türk Amerikan İlişkileri 1919-1997, Kronik Kitap Yayınları (1. baskı, Aralık 2017).

[2] = T.C Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu, Strateji Geliştirme Dairesi Başkanlığı’nın Doğalgaz Piyasası ve 2017 Yılı Sektör Raporu’na göre Türkiye Doğalgaz ihracatının %51,93’lük kısmını Rusya’dan yapmaktadır.

[3] = Can Kasapoğlu, Türk-Rus Savunma İşbirliği: Siyasi-Askeri Kapsam, Beklentiler ve Limitler, EDAM (Mayıs 2019).

[4] = Armenian Weekly isimli internet sitesinde 24 Temmuz 2019 tarihli analizde Türkiye’nin S400 sistemlerini almasının Ermenistan’a yönelik sonuçlarından bahsediliyor. Türkiye’nin mevcut durumunun Ermenistan’a yararları ve zararlarına değinilmiş.

[5] = Türkiye, resmi antlaşmaya göre 100 adet F35A uçak tedarik etmesinin yanında yaklaşık 20 tane daha talepte bulunmuştur. Kaynak: Dönemin Savunma Sanayi Müsteşarı Murat Bayar’ın 120 adet F-35 açıklaması (7 Ekim 2006), Türkiye’nin mevcut 100 adet planlamadan daha fazla uçak alacağına dair F35’in resmi sitesindeki haber (7 Ocak 2015), Amerika’nın Sesi haber sitesinin açıklaması (21 Haziran 2018), Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 120 adet F35 açıklaması (17 Aralık 2018)

[6] = Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Japon gazetesi Nikkei’ye verdiği 27 Haziran 2019 tarihli söyleşide “F35 projesi için hali hazırda 1,25 milyar dolar ödedik.” şeklinde konuştu.

[7] = ABD Pentagon kaynaklı Savunma Bakanlığı Tedarik ve İdame Müsteşarı Ellen Lord’un 17 Temmuz 2019 tarihli basın açıklamasına göre Türkiye’nin kaybı 9 milyar dolar olacaktır. Aynı basın açıklamasında, ABD’nin kaynak aktarması sürecinin kendilerine yalnızca 500-600 milyon dolara mâl olacağını belirtmektedir. Bunun yanında Forbes Dergisi’nde 21 Temmuz 2019 tarihinde Richard Aboulafia imzalı yazıda ise Türkiye’nin kaybının 10 milyar dolar olacağı belirtiliyor. Hatta 27 Haziran 2019 tarihli Stratfor analizinde, Türkiye’nin savunma sanayi ihracat gelirlerinde 10 ila 30 milyar dolar arasında zarara uğrayabileceği belirtiliyor. Yine de en iyimser tahmin olan Pentagon açıklamasını baz almayı uygun gördük.

[8] = Doğu Akdeniz Güvenlik ve Enerji İşbirliği Yasası, tüm maddeleriyle birlikte Türkiye’ye karşı bir tutum almış ve Orta Doğu’da Türk işbirliği yerine Yunanistan, Kıbrıs ve İsrail ile işbirliğini öngörmüştür. Bu tasarıda, Kıbrıs ile askeri ilişkilerin arttırılması, istihbarat ve askeri eğitim gibi alanlarda yakın işbirliği yapılmasına dair birçok madde vardır. Bunlara ek olarak, askeri eğitim amacıyla Yunanistan’a 2022 yılına kadar toplamda 4,6 milyon dolar yardım yapılacaktır (Bölüm 6). Aynı şekilde askeri eğitim amacıyla, (Güney) Kıbrıs’a 2022 yılına kadar toplamda 1,450 milyon dolar yardım yapılacaktır (Bölüm 6). Hatta eğitim dışında, askeri harcamalar için Yunanistan’a 2020 yılında 3 milyon dolar yardım daha yapılacaktır (Bölüm 7). Bu yasada alınan kararların hiçbiri Türkiye’nin çıkarlarıyla bağdaşmamaktadır.

[9] = (Güney) Kıbrıs’a Silah Ambargosunun Kaldırılması Yasası

[10] = Iyad Dakka, “However the S-400 Standoff Ends, U.S.-Turkey Ties May Only Get Worse” 7 Mayıs 2019 tarihli yazı.

[11] = Putin bu olay üzerine “Uçağın düşürülmesi, terörün yardakçılarının arkadan bıçaklaması” olduğunu söylemişti.

Uzayzaman boşluğunda incir çekirdeğinin hacmi kadar bilgi ve düşünce kaplıyorum.
Ve ayrıca gece vakitleri güneş ışınlarını görebiliyorum...
Parlak Jurnal internet sitesi yayım politikası gereği, her yazdığım yazıdan kendim sorumluyumdur. Eleştirilerinizi ve fikirlerinizi yazıların altındaki yorum kısmına yapabilir veya bana e-posta atabilirsiniz.
İletişim: nihatdogrul@outlook.com

6 Comments

  1. S400 meselesinin askeri değil, siyasi bir mesele olmasından dolayı “neden kendi uçağımızı ürettiğimiz gibi, kendi hava savunma sistemimizi de üretmiyoruz?” gibi bir soru sormuyorum. Kendi hava savunma sistemlerimiz varmış ama booster olmadan 60 km, booster ile de en fazla 120 km menzili varmış. Tabi S400’lerin menzili adı üstünde 400 km 😀

    Türkiye’nin doğalgaz ve tarımda Rusya’ya bağımlı olmasının yanında bir de askeri yönden Rusya’ya bağımlı olmasını gerçekten sizin gibi ben de sorun olarak görüyorum. Tarım yönünden de bağımlı olmamızı, tarım ihracatını en çok oraya yaptığımız için söylediniz değil mi?

    Bir de Rus medyası (Putin medyası da diyebiliriz) o kadar güzel bir politika yürütüyor ki Türkiye’de sağcı-ortacı-solcu farketmez, çoğu insan Rusya’ya bir sempati duyuyor. Ama bu milletin insanı, insanımız çuval olayını unuttu ve Rusya’dan doğalgaz aldığımızı da unuttu. Yazınızda demişsiniz ya PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmiyor diye, eminim birçok kişi de bunu bilmiyordur.

    • Türkiye HİSAR adı altında hava savunma sistemleri geliştiriyor fakat henüz yeterli bir konumda değiliz. Bu yüzden Türkiye’nin, hava savunma sistemleri (surface to air missile system-SAM) satın alırken birincil önceliği teknoloji transferi gerçekleştirmektir. İşte bu yüzden 2009 yılında ABD Senatosu Türkiye’ye Patriot satmayı kabul etmiş olsa bile, teknoloji transferi yapılmayacağı için, Türkiye Patriot almayı reddetmişti. Yapılan işler yüz güldürücü, umarım savunma sanayimiz gelecekte çok daha iyi yerlere gelebilir.
      Türkiye’nin tarım yönünden bağımlılığının en önemli sebebi, Türkiye’nin mevcut ekonomik krizinden dolayıdır. Sarsılmaya yatkın bir ekonomi içerisinde herhangi bir ülkenin uyguladığı yaptırımlar ne yazık ki ülkemizi olumsuz etkileyebiliyor. Kasım 2015 yılında Rus uçağını düşürmemiz ile birlikte Rusya Türkiye’ye tarım yönünden de ciddi yaptırımlar uygulamıştı. Bu ise Türkiye’yi olumsuz etkilemişti.
      Evet ne yazık ki Türkiye’de ciddi bir Rus propagandası yapılıyor. Bunun ülkemize olan zararlarını yakın bir gelecekte göreceğiz. Umuyorum Türkiye Rusya veya ABD’nin çıkarları arasında yalpalamak yerine kendi yaratması gereken barışçıl çıkarlarını gözeterek bölgede istikrarı sağlayıp barışın temini olabilir. Fakat bu oldukça zor bir iştir. İç ve dış cihette oluşan tabloya göre, şimdilik buna kabil olamayacağız gibi görünüyor.

  2. Herkesin belli bir tarafa sempati duymaya başladığı bir dönemdeyiz. Böyle bir zamanda, artıları ve eksileriyle, yakın geçmişteki hadiselerle birlikte tarafların değerlendirilmesini, milli çıkarın gözetilerek bu sorunlara çözümler getirilmesini ve bunun yazıya dökülerek toplum hafızasına katkı sağlamasını çok değerli buluyorum.
    Böyle bir konuyu (günlük siyasete alet olması dolayısıyla) uzaktan izleyen ben, birçok konuda aydınlandım desem yeridir. Bu nedenle, bu dopdolu yazı için teşekkür ederim. Kalemine sağlık.

    • Evet fakat sempatilerin çok büyük bir kısmı ne yazık ki gerçekliği yansıtmıyor. Kadir Has Üniversitesi’nin Kasım 2015 yılında Türkiye’nin Rus uçağını düşürmesinden sonra yaptığı kamuoyu araştırmasında Rusya’nın Türkiye için en büyük tehdit olduğu algısı %64,7 olarak birinci sırada yer alıyordu. Fakat her yıl yapılan bu araştırmalara göre 2015’ten önce Rusya dış tehdit sıralama listesinde yer dahi almamıştı [*Mitat Çelikpala (2019)] 2019 yılında yapılan araştırma ise kamuoyu algısına göre en büyük tehdidin %81,3 olarak ABD olduğunu söylüyor. Buradan çıkarılacak sonuçlar çoktur fakat yorum yapmayacağım. Türkiye günlük siyasetlere ve yalnızca iç politik kazanımlar uğruna dış politika yapmaya devam ederse ne yazık ki bu oranlar tezat oluşturmaya daha çok devam edecek.
      Bu konuda benim düşüncelerim bu yönde. Yazımda tarafsız olmaya gayret gösterdim ama okuduğum gerçekliği ve Türkiye’nin bulunduğu konum ile tarihsel olayları göz önünde tuttum. Bu yüzden ana akım medyanın aksine bir yazı olmuş oldu. Güzel yorumun için çok teşekkür ederim.
      *Mitat Çelikpala, Bugüne tarih olarak bakmak: Türkiye-Rusya ilişkilerinin serencamı ve geleceği, Nisan 2019, EDAM.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Blog Kategorisinde Son Yazılar

peekay film

Peekay Film Tanıtımı

Peekay, Bollywood sinemamasında oluşturulmuş naçizane bir Aamir Khan eseri olarak 2014 yılında

gerçek aşk ve aşka dair

Aşka Dair

“Gitmek istiyorsa, Bırakacaksın..  gitsin! Aklı sende olmayanın Bedeni yanında olsun ister misin?”