puslu cam yalnız adam karanlığın

Karanlığın Sesi (Küçük Güngör’ün Hikayesi)

Gözlerimi karanlığa açtığımı duyduğumda kaç yaşındaydım? Bilmiyorum. Annem özel ve cennetlik bir çocuk olduğumu söyleyip kulağıma masal diyarlarından esmiş rüzgarlar fısıldayarak beni alıştırmaya çalışırdı. Körlüğe alışmalıydım. Çok okumuş, kelebek gözlüklerle dolaştıktan sonra görme duyusunu yitirmiş, ince işlerle uğraşmasının ardından kapısını karanlığa açmış biri değildim. Aşık Veysel gibi az olsa da gören bir gözünü anlık ihmalkarlık ve dikkatsizlik sonucu yitirmiş de değildim. Kimse gözüme sert ve sivri bir cisim de sokmamıştı. Kaza da değildi. Doğuştandı.

Konuşmaya başladığımda annem çok meraklı ve hayat dolu bir insan olduğumu düşünmüştü. Durmadan sorular soruyor, kulaklarımın rehberliğinde ve ellerimin hizmetinde, sesleri, tensel organlarımın sağladığı sonuçlarla birleştirip yargıya varmaya çalışıyordum. Sekiz senelik bu kısacık hayat seslerle hisler arasında bir git gel şeklinde sürdü. Ta ki üzerime dökülen bir kazan dolusu sıcak biber salçası altında kalıp, artık iş göremeyecek ve kulaklarımla oynadığı oyuna kaldığı yerden devam edemeyecek olan derim yanıp kavrulana ve bedenim yanık ünitesinde, yoğun bakımda ölünceye kadar.

Annem sanki çok yaşamanın bana fayda sağlamayacağını da masal diyarlarından esen kanatlı rüzgarların sırtına atıp üzerindeki yükten kurtulmaya çalışıyor gibiydi. Kendisi de öldüğünde, bana kim bakacaktı? Bir babam yoktu, bir kardeşim yoktu, kimsem yoktu. Annemin bazen kapıya sıcak yemek taşıyan yaşlı bir kadınla konuştuğunu duyuyordum. Sosyal yardım sağlayan dernekler, adamlarını gönderip annemin eline üç beş kuruş tutuşturuyorlardı. Biz göz hastanesi tedavimi üzerine aldığını söyledikten sonra annem iki hafta bana masal anlatmaktan vazgeçmişti. Çünkü bana öyle geliyordu ki annem mutlu ve huzurlu olduğunda masaldan, kuruntulardan, saçmalamalardan, olmayan öykülerden, hayalden ve gerçek dışı olandan nefret ettiğini ortaya koyuyordu. Yani mutlu olmadığı zamanların eseriydi o masallar.

Göremediğim, bilmediğim ve algılayamadığım dış dünya hakkındaki tek bilgi kaynağım annemdi, ona bu konuda her konuda olduğu gibi güvenmek zorundaydım. Annem ne diyorsa oydu. Bana anlattığı hikayelerdeki olayların hangisinin gerçek hangisinin masal tadında olduğunu söylüyordu. Kafamın karışmasını istemiyordu. Günün birinde her şey değişti. Annem de değişti. Bana bağırmaya, kızmaya, öfkelenmeye başladı ve sert hareketlerinin yemek yaparken, bulaşık yıkarken, çamaşırla boğuşurken tek oğlunu derinden sarsıp etkilediğini umursamadan aynı tonda ve dozda sürdürdüğü eylemlerini zevkle devam ettiriyormuşçasına ilerletti.

“Nereden geldin be başıma?” diyordu. “Seni doğuracağıma taş doğursaydım. Yük oluyorsun bana. Hayatımı yaşayamıyorum. Baban gibi evi terk etmek istiyorum. Kendi hayatımı yaşamak istiyorum. Daha yirmi üç yaşındayım. Elime babandan başka adamın eli değmiş değil. Git başımdan kör, git başımdan!”

Masallardaki iyilik perilerinin yaşadığı ülkeye gidemeyeceğimi, günün birinde annesiz kalacağımı, onun yaptığı yemeklere artık özen göstermeyeceğini, sürekli topuklarındaki nasırlarla oynayıp gerdanındaki ölü derileri elleriyle kazıdıktan sonra mutfağa gireceğini, teflon tavayı metal kaşıkla kazıyacağını, tüccarlarla senli benli olacağını o zaman anladım. Artık masal dinlemek ve duymak bile annemin tiksindirici davranışlarından kötü gelmiyordu.
“Anne, bana neden böyle davranıyorsun? Kör olduğum için mi?” diye sordum.

“Bunun seninle ilgisi yok. Babanla ilgisi var. Kumar borçları, karılara yedirdikleri, alkole yatırdıkları olmasaydı, şimdi onunla bahçede top oynuyor olurdun. Ama o ne yaptı? Denize açıldı. Jilet olasıca bir yolcu gemisinde denizcilere özenerek beyaz giyip, önüne gelenle yatabileceğini düşünüp, limanlarda, doklarda, kıyılarda sürttü. Şimdi nerede olduğunu bile bilen yok. Umarım denize düşmüştür. Umarım parçalanmıştır pervanelere çarparak. Ya da yolun ortasında şikayet üzerine suya atılmıştır ve köpek balıklarına yem olmuştur.”

“Anne, masalların eski tadı kalmadı. Bu kelimeler de ne?”
Kumar, gemi, jilet, pervane, şikayet, alkol, dok vs. kelimelerin ne anlama geldiğini bilmiyordum. Annemse benimle bu konu hakkında konuşmanın yazımı ve okunması yüzyıllar sürecek bir destana başlamakla aynı anlama geldiğini söyledi.

“Sevgili oğlum Güngör, bununla uğraşamam. Yardım iste de yüce olan sana gözlerini ve babanı geri versin. Annenden hayır bekleme. Bana güvenme. Bizde umut var mı ki? Görüyorsun, daha doğrusu duyuyorsun, annen kapıya gelen yemek artıklarıyla karnını doyuruyor. Televizyonlardaki yardım programlarına telefon edip milyonlarca insanın gözü önünde muhtaç olduğunu haykırıp göz yaşı döküyor. Belki biri ilgilenir, doyurur, besler, giydirir, bakar ve seni büyütür diye. Annenin fazla ömrü kalmamışsa ne yapacaksın? Nereye gideceksin? Hangi kapıyı çalacaksın? Bak, sayemde belediye kaldırımlara o betondan, sarı oluklu, âmâ bastonlarının üzerinde yol bulabileceği kör şeritlerini taktırdı. Ama yetmez.”

O şeritleri biliyordum. Üzerinde yürüdüğümde ayaklarım takılırdı, parmak uçlarım, ökçelerimin sırtı, pabuçlarımın kenarları sanki üzerinde yürümemem için uyarıyorlardı beni. Kimileri Avrupa Birliği müktesebatı yüzünden, kimileri yerel seçim yatırımı olduğunu, kimileri de sosyal devletin kendini göstermesinden başka açıklaması bulunmadığını söylüyordu. Ama bana göre en mantıklısı annemin kör oğlanıydı sebep.

“Anne, bana o seslerin ne olduğunu anlatmayacak mısın?”
“Bunu seninle konuşmuştuk Güngör. Çare yok sende. Umudunu kes. Asla göremeyeceksin. Sesler mi? Düşünerek kendin de bulabilirsin nereden geldiklerini. Doğru ya, sen doğuştan körsün ve evden dışarı hiç çıkmadın. Hep kapalı kaldın. Televizyon izlemedin, radyo dinlemedin. Duydukların sadece yardımsever komşuların dedikodularından ibaretti. Hayal gücünü kullan ve dinlediğin masallardaki uydurma sözlerle bu seslerin konuşmasını birleştir. Belki o sarı tuğlalar kaldırım boyunca yürüyen bir körü varacağı noktaya ulaştırabilir.”

“Ama anne, nereden başlayacağım?”
“Yakından yavrum, yakından!”

O günden sonra anemin sesini bir daha duymadım. Temel olmadan da başlayabilirdim. Annemin yönlendirmesine uymak için kimseyle konuşmuyor, kimseyi duymuyor, yanıma biri geldiğinde kulaklarımı parmaklarımla ya da pamukla tıkayıp, bir kör masal yazabilir mi diye düşünüyordum. İlk duyduğum büyük, yüksekten aşağı düşercesine bağıran, metalik ve gürültülü bir ses olmasına rağmen, aldığım nefesi birinci sıraya koymak istedim. Burun deliklerimden inip çıkan, geniş bir mağara ağzı rüzgarı gibi derinden ve düzenli gelen bu sese anlam vermek istedim. Annemin beni niçin bu yola soktuğunu, gerçeği ve doğruyu bulmam için beni zorladığını bilmiyordum. Acaba bütün çocuklar, engelsiz, gören gözlü ve normal olanlar da benim gittiğim yoldan mı buluyorlardı doğru yolu? Onlar benim kadar zorlanmıyorlardı. Onların anneleri çocuklarına neyin ne olduğunu anlatmak zorunda değillerdi. Onlar derhal burunlarından aşağı yukarı akan mağara ağzı yelinin ne olduğunu anlayabiliyorlardı. Bense saatlerce bir sonuca varamama ihtimalini de atlamadan düşünmeliydim. Sonunda burnuma giren nefesin o küçük mağaradaki kıllara tutunarak yaşayan minik yaratıkların havalanmalarını sağladığını keşfettim. İçeri ve dışarı akan hava akımı mağara ağzından derin karanlığın midesine girdiğinde bu minik yaratıklar burun kıllarına tutunarak şiddetli rüzgarın yıkıcı etkisinden kurtuluyorlardı. Elbette şu da vardı ki, içeri giren rüzgar, burun deliğinin daha derinlerindeki, şeklini ve adını bilmediğim bir başka canavarı, minik yaratıkların üzerindeki mikro yapıdaki zerrecikleri içeri taşıyarak doyuruyordu. Aldığım ve verdiğim her nefeste bir tane olsun minik yaratık, mikro zerrecik, dip canavarı yok olmasın diye uğraşarak ciğerlerim patlarcasına açtığım ağzımla içimi dolduruyordum. Kıymetli yaratık ve canavarlarıma bir şey olsun istemiyordum. Bunu annemin bana söylemesi sadece iki dakikasını alırdı, ama neyse neydi. Biliyordum artık. Annem olmasa da aklımda seslerin gizemini çözebilecek ve karanlığın sesine merhaba diyecektim.

İkinci olarak o gürültülü homurtunun ne olduğunu çözdüm. Dedim ki:

“İşte oğlum. Bunun ne olduğunu hemen anlamalısın. Yaratılışlarında kusur bulan insanları yaşatan bir suni yaşam makinesi bu. İnsanlar kalplerinin hızlı ve ritimli atmadığını, teklediğini, hava kaçırdığını, büyümediğini, kasılıp gevşerken sorun çıkardığını düşünüyorlar. Akciğerlerinin basıncından, hacminden, bronşlarındaki genişlikten ve doluluktan hiç hoşnut değiller. Bazıları basit matematik problemlerinin altından kalkamayacak bir beyne sahip olduklarını düşünüyorlar. Para üzeri verirken, banka kuyruğunda değiş tokuş ya da işlem yaparken tutturamadıkları hesapları başlarını ağrıtıyor. Bu makine onlara bağlı. İşe yarar görmedikleri iç organlarını turbo beslemeyle güçlendirip faal hale getiriyor. Sürekli bu gürültüyü duymam özetle boş değil.”

Elime aldığımda hissettiğim kadarıyla uzun, üzerinde basma düğmesi olan, parmağınızla başına yüklendiğinizde ucundan kırılgan ve ince bir çubuğun çıktığı bir şey geçirdim elime. Başına dokunarak düğmesine bastıkça o kırılgan çubuk dışarı çıkıyor ve bir zaman sonra olduğu yerde kalıyordu. Bu aletin ne olduğunu sesinden anlamaya çalışmam boşuna değildi. Annem koca adamların bedenlerine delikler delen doktorların olduğundan bahsetmişti. Bu koca adamlar içlerinde büyüyen kötü ve habis ruhlu şeytanları bir şekilde emip boşaltacak, vantuzlu şeffaf cam bardaklarla sırttan kirli kanı akıtan alet gibi bir şeyle içlerinden bozuk eti kesip alacak bir şeye ihtiyaç duyuyor olmalıydılar. Aleti kendi üzerimde denemek istedim, fakat kötülükten yana doluluk oranım çok değildi ki, ince ucundan dayanıksız bir çubuğun çıkıp içime girmeyi isteyeceği o aleti bedenime değdireyim. Sanırım ucundan çıkan parça bir çeşit zehirdi ve kana karıştığında, etin içine saplandığında, adamın derininde yer bulduğunda kendine, çözünerek varacağı zehre kadar durmadan yürüyordu. Uzun ince çubuğun başındaki şapkaya dokunduğumda çıkan çıt çıt seslerinin sayısıyla hastalıklar arasındaki bağlantıyı da keşfettikten sonra, mesela karısını aldatan bir adamın üç çıt yapması gerektiğini, annesini öldürenin yedi çıtta karar kılmasının zorunlu olduğunu, içinde kanser biriken birinin ise aleti sonuna kadar çıtlatmaya mecbur kalacağını düşündüm.

Devam ediyordum. Umarım bir hata yapmıyordum. Tuhaf bazı sesler duydum. Bunlar daha çok sıcak yaz akşamlarında, bunaltıcı havanın etkisiyle kendimi bahçeye attığım saatlerde dikkatimi çeken, ritmik bir düzende ötüşen, kesinti ve aralık vermeksizin devam eden seslerdi. Sıcakla, mevsimlerle, gece karanlığıyla -gündüz de duyulmuyor değildi, ama sanki akşama aitti- ilgisi olabileceğini düşündüm ve şu sonuca vardım:
“Bir çeşit alarm olmalı. Yaz akşamları ortaya çıkan bir şey, insanları evlerinden kaçırıyor. Hanesine yabancı kalan insan hırçınlaşıp vahşileşiyor. Tıpkı şeytan gibi. Önüne gelene bir tekme savuran, kol kola girerek yüksek, uzun ve doksan derecelik sert adımlarla yürüyen bir grup çocuk gibi, sataşacak birilerini arıyorlar. Bu ses onların zihninde öyle bir tele dokunuyor olmalı ki, yazın sıcak ve kavurucu akşamlarında sertleşen insan, bir şekilde yumuşuyor. Süresini belirleyemedim. Uyuşturucu kıvamında yatıştırıcı bir yanı olmalı, klasik müzik gibi. Çünkü diğerlerinin, kan akıtmak, kavga çıkarmak, bozgunculuğa meyletmek, delirmek ve çılgınca işlere kalkışmak için sokağa adım atanların bu sesi duymadıklarından adım gibi eminim. Anneme sormak isterdim. Kör evladının ağzına mama tutmak zorunda olduğu her sabah, köpürdüğünde, kulakları neyi işitiyordu? Bu sesleri duyuyor muydu? Sesleri çıkaran alarm düdüğünün ağaçlara asılı olduğunu, bunun insan elinden çıkmış bir silaha benzediğini düşünebiliriz. Unutmayalım ki silahlar aslında savunma mekanizmasını tamamlamak için akıl edilmişlerdir.

Kafamı allak bullak eden seslerden biri de hangi dilde okunduğunu bilmediğim, yüksek bir kulenin üzerinden bağırılıyormuşçasına söylenen, duygulu ve insanın içini okşayan bir tonda tekrarlanan bir şarkıydı. Bu şarkıyı günün her vaktinde duyabiliyordum, bazen sabah vaktinde uyanmamı sağlıyordu. Öğleden sonra, akşama doğru, yatmak üzereyken de aynı sözleri tekrarlıyorlardı. Bir çeşit savaş ilanı olabilirdi. Benim gibi insanlara sesleniyor olabilirlerdi. Zamanla bu şarkının içinde savaş naraları taşıyan bir şiir olduğuna o kadar ikna oldum ki, günün beş vaktinde, yüksekten atılırcasına bağırarak ve içten söylenmesine rağmen insanların niçin birlik olup savaşacakları her neyse bunun üzerine hücum ederek onun işini bitirmediklerini merak ediyordum. Kimse dinlemiyor, umursamıyor, aldırmıyorsa niçin hala beş vakit ve aynı motivasyonla bu şarkı söyleniyordu? Sesler bazen düzensiz, karmaşık ve sanki işinin ehli ve kulağı olmayan biri tarafından çıkarılıyormuş gibiyken bazen de gece alarmı gibi ahenk ve düzen doluydu. Yatak odasından gelen bir ses, savaş naralarıyla dolu şiirli şarkıdan önce, bazen de öğle uykumu bölerek uyanmamı sağlıyordu. Gıcırdayan bir yay duyuyordum, acı çeken ama içini kelimelere dökemeden, sadece inlemelerle durumu tespit eden biri ya da bir şey, annemin yatak odasından sesleniyordu. Asla odamın kapısını açıp bu sesin nereden geldiğini anlamak için annemin yatağının başında bitmedim; bunun yerine insanların boş odaları çekilmez, katlanılmaz ve uğursuz bilmelerine şaştım. Bir oda, bir ev boş olamaz mıydı? Niçin odada bir çocuğun yaylı yatağın üzerinde zıplayarak, ağzı bantla kapatılmış halde bekletildiğini düşünmemizi istiyorlardı? Belki hırsızlardan korunma yollarından biriydi. Belki de yanılıyordum. İçerideki yaylı yatak üzerinde zıplayan ağzı kapatılmış bir çocuk değildi de, düz ve sert zeminde atletizm pistinde fırtına gibi esen bir yüz metreci kadar hızlı koşan kemirgen bir hayvandı belki. Kazara zemini yumuşak, esnek, yaylı ve eğimli bir şey, yaylı yatak üzerine düşmüş ve alışık olduğu üzere doğrulup hızını alarak kayıplara karışamamıştı. Ters dönmüş bir tosbağa gibi öylece kalmış ve yardım bekliyordu. Durmadan ve kendiliğinden zıplıyor, yataktan inemiyor, kendine özgü inlemelerle birinin kapıyı açıp camdan aşağı atlamasını sağlamak için pencereyi açmasını bekliyordu. Her neyse, o ben değildim. Yatağımda yatacak ve dinlemeye devam edecektim.

Sabahın olmasını bekliyordum. İki farklı ses kulağımda birikti ve ben birinin üzerine yatıp diğerini karıştırmayı bırakarak yatağımda doğruldum. Hatırlatma alarmlarına benzer bir ses olduğunu sandım, haklıydım da. Gittikçe yakınlaşan, peşine taktığı kalabalığı da gittiği yöne sürükleyen, kuvvetli, yapay ve otoriter bir sesti. Düşündüm ve dedim ki:

“Bir tane daha işte. Kim bilir nereye gidiyor? Hareket halinde ve doygunluğu yükselip alçaldığına göre onu herkesin duyup hissedebilmesi için tüm şehirlerde dolaşıyor ya da her mahalle arasına giriyor olmalı. Derdi nedir? Neyi hatırlatmaya çalışıyor? Onu duyan ve dinleyen var mı? Bunu yalnızca ben mi görebiliyorum kör gözlerle? Sizden nefret ediyorum. Annemi ve babamı elimden aldınız. Gidecek yerim yok. Saklanacak yerim yok. Bu sesin dediklerini harfi harfine uygulamak zorunda mıyız? ‘Soruyorum size,’ diyor ses. ‘En sevdiğinizle mi ölmek istersiniz yoksa onlar öldükten sonra bir müddet daha geçineceğiniz bu toprakta yaşama sevinci mi aşılansın size? Duyduğunuz ses bunu hatırlatıyor. Doğmanızdan önce imzaladığınız anlaşma, sevdiklerinizle ya da bağlı olduğunuzla ölmeyi mi yoksa tek başınıza kaldığınız yerden devam etmeyi mi istediğinizi belirledi. Benden bu kadar. Renkli periler bazen kendilerine verilenin ötesine geçemezler.’”

Sık duymuyordum sesi. Ama duyduğumda da uzunca bir süre aklımdan atamıyordum. Acımasızlıkta zirve yapmış bir mafya babasının, öldüreceği insana yerini sevdiği birine bırakıp bırakamayacağını sormasına ve isterse bu imkansız dileği yerine getirebileceğini söylemesine benziyordu. Kimse ölmek istemezdi, hele hele sevdiği biriyle. Ama koşullar belliydi. Ya onunla ölecektiniz ya da yaşamaya devam edecektiniz. Çoğu insanın bu sesin mantıklı yorumunu çıkaramadığını tahmin ediyordum. Kendime sordum, cevap alamadım. Bazen de kimsenin duyamadığı sesler duyuyordum. Sanki üzerinde yaşadığımız gezegenin bir gününün yirmi dört saat değil de yetmiş yıl olduğunu bağıran, kocaman ve ağırlığından dolayı adeta yere yapışmışçasına sabitlenmiş bir beyaz eşyayı iterken çıkan seslere benzer şeylerdi bunlar. Büyük bir fay hattındaki deprem yarılması insanın kulak zarında nasıl bir yırtılma meydana getiriyorsa aynısı oluyordu onu duyduğunuzda. Bunu sadece ben duyabiliyordum. Bir günlük yaşamdı benimki. Yetmiş yıl süren bir gün içinde, turunu tamamlayamadan bir yolcusunu ortadaki duraklardan birinde bırakacak gezegendeydim. Uyumak ve uyanmak zor geliyordu bana. İnsanın yarın da yeni ve farklı bir günün olduğunu bilmesi ne zaman tahliye edileceğini kendisinden gizleyen bir hapishane müdürünün insafına kalarak, kilit altında bulundurulmasına benziyordu. Bu ses yetmiş yıl boyunca dönüp ancak bir günlük turunu tamamlayacak olan gezegenin sesiydi. İnsanlar sanıyorum yirmi dört saatlik günü olan bir gezegeni yaşanılır kılması için dua etmişlerdi; ancak farkında olmadıkları yetmiş senesi bir gün eden bir dünyaya kıyasla, beğendiklerinin çekilirliği, katlanılırlığı hiç yüksek değildi. Her sabah aynı kitap kapağını açmak zorunda olan biri gibi, her yemekte aynı çorbaya kaşık sallamak zorunda olan biri gibi, her akşam aynı kadını kucaklamak zorunda olan biri gibi, yüzünü yıkayıp başını kaldırdığında hep aynı iğrenç suratı gören biri gibi. Benim bir günü yetmiş yıl olan dünyamda bunlar yoktu. Orada asla uyumazdınız. Buna göre yaratılırdınız. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamazdınız. Kendinizi ilah seviyesine çıkarıp satmak zorunda kalmazdınız. Gününüzün dolmasını beklerdiniz. Kısacık ve çabuk bir gün.

“Anne, günüm dolmadı mı?”
“Bekle oğlum. İşim var biraz. Salça yapıyorum. Biber salçası. Kırmızı biberleri pişirdim, haşladım, ezdim, kaynattım, tuzladım. Beni bulmak istemez misin? Mutfaktayım. Ocağın başında, ateşi yeniden yakmaya uğraşıyorum. Aman dikkat et, yolunu bulmak için sağa sola tutunurken yanlışlıkla hareket eden bir şeyleri elleme. Burada büyük bir kazan var. İçinde fokurdayan kırmızı biber salçasına baktığımda cehennem ateşinde kaynayan ruhları görüyorum sanki. Gel, tanem. Buradayım, aşkım. Annen seni hiç bırakmayacak. Günün dolmuş falan değil. Senin çok uzun bir ömrün olacak. Uzun ve ince değil, kısa ve kalın bir ömrü tercih ederdim; ama kutsal, her insanı başka başka yaratıyor. Günün dolmuş değil. Bu dünyada binlerce yeni gün var. Birinden biri seni memnun edecektir.”

“Ama anneciğim, benim bir günü tamamlayabilmem bile mucize. Az önce bir ses duydum. Bana yetmiş yıllık bir günün ancak birazını tamamlayabileceğimi söylüyordu. Bir günümü bile dolduramayacağım.”
“Gel yavrum. Buraya, mutfağa gel. Uyumlu olmalıyız. Senin gözlerinim ben. Kapılardan, duvarlardan, gerekirse çömelerek yerden destek al. Düşüp bir yerini incitme. Güzel yüzüne çizik ekleme. Yavaş ol. Fokurdamasını duyabiliyor musun? Burada bir yıl yetecek kadar salça var. Bir koca kazan dolusu. Kazanın dışı gibi içi de kapkara ve isli. Benim gibi. Öz evladını kendi elleriyle yakarak öldürecek bir annenin içi gibi. Kaza diyebilecek kadar aşağılık bir anne. Oğlunun odasının yanı başında, salonda, tanımadığı erkeklerin ceplerine elini atıp, onların kadınlık çuvalına baştan ayağa girmelerine izin verecek kadar iğrenç bir anne. Seni aydınlatmak istedim oğlum. Sesleri açıklamak istedim. Ama bunu yaparsam evimde istediğim gibi rahat hareket edemeyecektim. Erkekleri içeri alamayacaktım. Açıklamalarda bulunmak zorunda kalacaktım. ‘Bu sesler nedir?’ diye sorduğunda suskun kalmam gerekiyordu. Bir günü yetmiş yıl olan bir dünyada değiliz. Her sabah uyanmak ve aynı karanlığa gömülmek zorundayız.”

“Anne, hayır, bu kadar umutsuz olamazsın. Ben bu seslere farklı anlamlar yüklüyorum. Mesela rüzgarı havalandıran bazı çırpınışlar duyuyorum. Bunlar esmeye gücü yetmeyen kuzey yellerine kırbaç sallayan hayvanlar olmalı.”
Annem kesmemi istiyordu. Kaldıramıyordu. Neredeyse ağlayacaktı.
“Buraya gelmelisin Güngör. Bu senin suçun değil. O yüzden tüm suçu üzerime alıyorum.”

Mutfağı bulup kapıdan girdim ve duvarı döndüm. Annemin nefesini hissedebiliyordum. Tam da ocağın yanında, kaynayan kazanın altında, kızgın ateşin önünde beklerken anneme heyecanla seslerin karanlığı nasıl karıştırdığını anlatmak istedim. Ama sadece “Karanlığın sesi…” diyebildim. Birden devrilen kazan başımdan aşağı akan kızgın salçayı ateşin yapıştığı derim üzerinde gezdirmeye başladı. Tıpkı çarmıha gerildikten sonra acı çekmeyen Hazreti İsa gibi, sanki ılık su altında duş alıyormuşum gibi huzur içinde gözlerimi yumdum. Benim bir günümü dolduramayacağımı bile asla düşünmemişti annem. Ben söylediğimde inanmaya başlamıştı. Ve sesler ve anlamları da benimle birlikte yok oldu.

Konuk Yazar: Mustafa BİLGÜCÜ

Yorum bırakın

Your email address will not be published.

Edebiyat Kategorisinde Son Yazılar

Hallas ve Askerleri

Hallas, askerleri ile komuta merkezinde otururken uzun boyunun kendini nasıl da hep öne çıkardığını düşündü. İki

Peyami Safa & Sedat

Biri psikolojik romanlarıyla tanınan Server Bedii lakabıyla meşhur Peyami Safa, Diğeri kan kanseri (Lösemi) hastalığına yakalanmış