/

Kuşları Vuruyorlar Anne!

Güneş, tepede sımsıcaktı. Gökyüzünde öbek öbek pembe bulutlar ve belli belirsiz bir gökkuşağı vardı. İncecik ve usul usul yağan yağmur sanki yeniden doğuşun zarif habercisiydi. Dağların eteklerine gizlenmiş dağ keçileri, tepelerine tünemiş kartallar, oluklardan akan şifalı sular… İnsana: ‘’İşte her ayrıntısıyla yaşanılası bir gün.’’ dedirtiyordu. Gelecekte ise bu günlere hasret çekmek ve elbet geçmiş günler denilerek bu günlerden bahsetmek mümkün gözüküyordu. Hatta gözükmekle kalmayıp, bu günlerden bahsetmek insana gayriihtiyari bir zaruriyet gibi geliyordu.

 

Bilirim

Kalbinde yedi kandilli Süreyya yanar,

Bilirim

Güne hep gülerek başlarsın,

Bilirim

Yastığın yüzüne değen kısmı daima sıcaktır,

Bilirim

Gözlerin güneşten pek ala aydınlıktır,

Ben bazen bilir,

Çoğu zaman susar da söylerim.

 

***

Sis, kentin her yanını baştan başa sarmıştı. Dumanlarla ve ihanetle kutsanan gece, öylesine insafsız öylesine karanlıktı ki. Yolunu arayan bir adam yalnız sokak lambalarına güvenebiliyordu. Her köşe başı ve dahi her yol baştan başa tutulmuştu. Tüm bu şeylerin ortasında, güvenilebilecek tek gerçek şey, patlayan kestanelerin buruk ve özlem dolu kokusuydu. İşte bu koku bir adama: Hiç bilmediği şeyleri özletiyor, bir adamı hiç bilmediği yerlere götürüyordu. Bu, sonu bilinmez bir hikayenin, kesin olmayan başlangıcıydı.

 

Bahçede üç erik ağacı

Bir kayısı, bir armut, bir dut

Kuşları vuruyorlar anne,

Gökyüzünde iki bulut

Bir ay, milyonlarca yıldız

Kuşları vuruyorlar anne

Evde bir yudum su

İki baş soğan,

Üç salkım üzüm,

Kuşları vuruyorlar anne,

Yüreğimde verdiğim mücadelenin

Haklı gururu

Bana kalan yalnızlığın

Buruk hüznü var

Ve çok iyi biliyorum

Bunlar ki kuşlara değil

Ağaca, yere, suya değil.

Maviye düşmanlar anne

 

***

Hava, insanın fikirlerine dahi hükmedecek kadar soğuktu. Her ayrıntısıyla acımasız doğa kanunları, güçlüyü de acizi de ezip geçmek için sanki yemin etmişti. Heybetli kapılar ve buğulu camların ardına saklanmış yalnızlık; her an benliğine ve varlığına ihanet etmeye hazırdı. İşte her şey bu denli bir yıkım için olağan dışı bir başkaldırı planı yaparken; birileri yine birilerine, öncesinde ve sonrasında hiç sahip olmadıkları hayatları peşkeş çekiyordu. Ama hayat, ona sahip olana değil, layık olana hakkını teslim etmekte kararlıydı. Ve tüm bu sahiplikler, bencil düşünceler, isimlerin öncesinde belirip isimleri yücelten kelimeler… Evet sizler, hepiniz bir anın, bir dakikanın kurbanı olmaya adaysınız. Hepiniz bir var olup, bir yok olmaya mahkumsunuz…

 

Gün dönmüştü,

Hayalperest sincaplar

Ağaç diplerinden çıkıp

Dört başı mağrur kayalıklar

Üstüne, teklifsizce üşüştü

 

Saman yemekten ve koşmaktan,

Bitkin

Düşen

Atlar,

Topal numarası yaparak,

Yer yer durarak

Uzattıkları yolları,

Üstüne binenlerin fark etmemesi için

Güneşi arkalarına alarak

Ve nallarıyla sesler çıkarıp

Gemleriyle ıslık çalarak;

Resmi törenlerin saçmalığını,

Dayıların ve amcaların dağıttığı

Küçük toprak parçalarını;

Yoksulluğun evlere sığmadığı,

Nefes almanın yaşamaktan sanıldığı

Ve korkunun her köşeyi sardığı

Bir dünya düzenine dur diyerek,

Ölmeyi seçtiler.

 

***

Bugünlerde anlam veremediğim bir şeyler var içimde. Ümitsizlik yahut azim gibi keskin değil. Daha belirsiz bir şey. Değiştiğimi hissediyorum. Bu bendeki değişimin fark ettiğim ilk belirtisi, empati yapabilme yeteneğimde ki belirgin artış. Hatta öyleki, bugünlerde çoğu suçluyu anlayabiliyorum. Birilerini anlıyorsanız, aynı zamanda onlara hak veriyor olabilirsiniz. Bense onlara hak vermiyor sadece onları anlıyorum. Ve ben değişirken bir şeyleri de değiştirmek istiyorum. Çevremde, dünyada…

-Affedersiniz bir şey peşinde değilim.- Sadece merak ediyorum ve empati yapıyorum. Ve bazen tanrının yerine koyuyorum kendimi. Dünyada, zamanın hızla akıp geçmesini yahut durmasını isteyen milyarlarca kişiyi düşünüyorum. Ve bunların çok ötesinde, sürekli bir şeyler isteyen insanlar ne zaman bir şeyler istemekten vazgeçecekler yahut birbirine zıt bu kadar çok şey istekleri olan kalabalığa karşı hangi tarafın isteklerini kabul etmeliyim diyorum. Zor diyorum sonra. Böyle bir sorumluluğum olmadığı için önce şükrediyor, sonra kendimi tanrının yerine koyup empati yaptığım için özür diliyorum.

Sahi yaşanılan her şey zor mu olmalıydı bu kadar? Geri döndürülmesi güç şeylerle uğraşmak zorunda mıydık? İşin garip yanı, kolay olanı da biz zorlaştırıyoruz. Sanki kolay olanı halletmişiz gibi. Belki de hayat geri dönüşsüz olduğu için insanı cezbediyor bu denli. Hep kendi kendime şunları tekrarlayıp, yenilişimizi anlamlandırmaya çalışıyorum: Hepimiz aynı gökyüzüne bakıyorduk hani. Bu kadar ayrı düşüp düşman olmamıza gerek var mıydı cidden? Düşman olmadan da bir şeyleri başaramaz, bir şeylere sahip olamaz mıydık? Aslında sebebini ya da sebeplerini merak etmiyorum. Merak ettiğim tek bir şey var: Zorunda mıydık? Bu hırsa yenilmek zorunda mıydık?

 

Ben, proleter bir şairin

Kendini en az seven öğrencisi,

Yeterince emekçi, az biraz şairim

Ve bir kadını, en çok mısralarımda severim,

Karpuz kabuğundan fikirlerimi

Reçel yapmada ünlü,

Kışın karları izlemekle meşhurum.

İçimde saklarım öfkemi, nefretimi, kinimi

Korkarım azılı düşmanlardan

Onlara karşı içimde bir polis büyütürüm

Vicdanımı temizler ellerimi sürekli yıkarım

Evet ben,

Proleter bir şairin

Kendini en az seven öğrencisi.

***

Gezmeye, okumaya, güzel bir tiyatro izlemeye aşığım. Gecenin bir yarısı eve giderken, sessizce yanınızdan geçebilirim. Sizinle aynı oyunda, yan yana aynı repliğe gülebiliriz. Evet, o gün bunun farkına varamayabiliriz. Ama belki bir gün, bir anıda, bir yazıda rastlaşırız sizinle. Kim bilir?

2 Comments

  1. Duygular bazen fazladır beşeri arşa
    İlahiyet ise çoğu zaman,
    Zamanı bekletmektedir topraklara
    Renkler ise ancak mücadeleyle vardır
    Keskin ve yapıcı bir mücadeleyle;
    Gücün ruhunu tatmışlar,
    Ama sırrını kavrayamamışlar
    Velevki bir varmışlar,
    Bir yokmuşlar…

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Blog Kategorisinde Son Yazılar