öğrenci

Öğrencilerimizi Yarış Atı Olmaktan Nasıl Kurtarabiliriz?

Yasin, Onur, Zahid, Ekrem ve Nihat'ın katkılarıyla

1

Ülkemiz genç nüfusun oransal olarak çok fazla olduğu bir ülke. Dünyada bizim öğrenci sayımız kadar nufusa sahip ülkeler bulunuyor. Bu kadar öğrenci sınavlardan sınavlara koşuyor ve günümüzün popüler tabiriyle bir yarış atına dönüşüyor. Bu ise öğrencileri ruhen, bedenen ve zihnen yoran bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Kendini bir sınav geçme dünyasında bulan öğrenciler ne yazık ki eğitimden nasibini alamıyor. Bu algısal durumdan öğrencilerimizi kurtarabilmek hem bireysel öğrenci başarısını hem de ülkemizdeki eğitimin kalitesini arttırabilir. Bu tek yazı; çok fikir serisinde bu konuyu irdeledik:

Bu konu gerek ilintili olduğu konular bakımından gerekse süregelen bir durum olması nedeniyle bir hayli kompleks.

Yasin tarafından,

Öğrencilerimizi yarış atı olmaktan nasıl kurtarabiliriz? Lisans programları ile ilgisi olmayan sınavlar neden hala öğrenci seçiminde nihai uygulama? Neden öğrenciler, mezun olduktan sonra üniversitede okudukları bölümle yakından uzaktan alakası olmayan işlerde çalışıyor? Bu soruları art arda sıralamak pekâlâ mümkün. Peki çözüm?

Aslında çözüm de tıpkı sorunlar gibi karmaşık ve birçok etkenle ilintili. Ancak yoğurdu üfleyerek yememek için eğitimde güdülen politikalara değinmek istemiyorum. Çünkü bir öğrenci olarak bu konuda gerçekten kızgın ve dertliyim. O yüzden öğrenciyi gelir kaynağı olarak gören eğitim sistemini eleştirmek yerine, pratikte iyileştirebileceğimiz birkaç konuya değineceğim. Bana ayrılan bu köşede, siz değerli okurlarımıza naçizane birkaç çözüm sunmak istiyorum.

Öğrencilerin büyük bir kısmı ücretsiz devlet okullarında okuyor. Bu öğrencilerin kazanılmasında ise öğretmenlerin rolü yadsınamaz, hafife alınamaz. Bu nedenle, özellikle ilkokullarda görev alacak öğretmenlerin; lisans programından öğretmenliğe geçiş aşaması, disiplinler arası bir yaklaşımla ayrıntılı biçimde irdelenmeli. Gerekli pratik uygulamalar öğretmen adaylarına verilmeli.

Eğitim alanındaki mevcut uygulamalar da iyileştirilmeli. Günümüzde bilgi her yerde. Asıl olan bilgiye nasıl erişeceğini bilmek. O yüzden öğretmenlerin bilgiyi direkt sunması öğrencileri hayata karşı hatalı hazırlıyor. Öğretmenler bilgiyi ezberletmemeli, bilgiyi nasıl bulacağı konusunda öğrencilere yol göstermeli. Bu konuda ülke çapında bir çalışma yapılabilir. Sosyal propagandalar velilerin de bilinçlendirilmesinde etkili olacaktır.

Bütün mecralarda sınavlar balonlaştırılıyor. Hatta öyle ki yeri geliyor öğrenciler için sınav başarısı, sağlığın önüne geçiyor. Evet; tüketim ağırlıklı, lisans mezunu kişilerin sayıca fazla olmasına rağmen iş alanlarının yetersizliği nedeniyle işsiz mezunların her yıl katlanarak arttığı bir ülkede sınavlar çok önemlidir. Ancak her şey sınav değildir. Bir insanın hayatını kazanması için birçok yol vardır. Bu yolların öğrenciler tarafından keşfedilebilmesi için öğrencilerin ufkunu açacak uygulamalar planlanabilir. Misalen lise yıllarında yurtdışı öğrenci değişim programları arttırılabilir. İlgisi olan öğrenciler için kaliteli meslek liseleri kurulabilir.


Yarış atının hedefi tektir: finish!

Onur tarafından,

SBS, YGS, LYS, TEOG, KPSS, YKS, LGS derken yıllar geçmiş, geçen her yılda sınav sisteminin adı değişmiş, her sınava giren nesiller de değişmiş ama sınavlar bir türlü değişememişti. Evvela ufacık çocukların dershaneye yazılmaları ile ilkokul çağında başlayan bu serüven -bitmese de biz bitirelim- üniversite sınavlarından kimi ağlayarak, kimi gülerek, kimi donuk bakışlarla çıkarken bitiyordu.

Peki evlatlarımızı bu hale getiren şey neydi? Finish’in tek olması! Bu şu demek: Türkiye’de iş imkanlarının yalnızca hukuk, mimarlık, tıp vb. gibi branşlarda çoğunlukta olması öğrencileri hedef olarak hep bu alanlara itmiştir. Nitekim bunlardan birini kazanamayanlar ise diğer branşlara yöneliyor ve buralarda yığılmalara ve sonrasında ise işsizliğe sebep oluyorlar.

Peki hayallerimiz ile aramızdaki bu seti kaldıracak olan şey ne?

Bizler birer yarış atı isek (!) tek bir finish olmamalı. İş imkanları diğer meslek grupları için de oluşturulmalı ve olması gerektiğinden kalitesiz eğitim veren üniversitelerin sayılarının pek fazla olmasının önüne geçilmeli. Yarım doktor candan eder ise yarım mühendisin, mimarın, savcının da bu ülkeye faydası değil aksine zararı dokunur.

İşin özü, iş imkanlarıdır. İmkân dahilinde her öğrenci hayalinde bölüme yerleşir, ailesi ise onu bu tercihi konusunda yargılamaz ve huzurlu bir çerçevede hem öğrenir hem meslek edinir.

Yani iş imkânı ister at olalım ister olmayalım bizleri bu yarışın içinden söküp çıkaracak ve refaha, hayallere kavuşturacak olan en güzel çözümdür.


Sistem de suçlu, ebeveyn de suçlu, öğrenci de suçlu; kaçınılmaz son yaklaşıyor.

Zahid tarafından,

Bence bir konuyu konuşurken yahut bir soruna çözüm bulmaya çalışırken öncelikle konunun çıkış noktasını, döngünün başladığı anı yakalamak gerekir. Türkiye de dahil pek çok ülkede üniversiteler işlevini kaybetmeye başladı. Fakültelerimiz bilim üretmek ve akademik platformda öğrencileri inovatif olmaya teşvik etmek gibi olması gereken amaçlarından saparak ‘iş bulma kurumu’ hatta ‘diploma isimli bir kâğıdı alıp eve geri dönme mekanları’ haline geldi maalesef. Bina kiralayıp birkaç hoca tutarak açılan özel üniversiteler ve doğru düzgün eğitim almadan mezun olan, 4 yıl boyunca okul-ev-tatil üçgeninde zaman eritmiş, üretim yapmamış, kalifiye olmayan elemanlar mezun olup piyasaya sürüldükleri zaman, doygunluğa ulaşan iş alanlarında iş bulamadıkları gibi başka hiçbir yetenekleri olmadığı için ne yurt dışına çıkabiliyor ne de farklı iş kollarında kendilerini deneyebiliyorlar. Birçok ebeveyn hala eski zamanlarda ‘üniversite okursan hayatın kurtulur, devlete kapağı atarsın, memur olursun’ mantığından kurtulamadığı için çocuklarını ısrarla seneler süren ve sonuç olarak kebapçıda garsonluğa ulaşan bir yolculuğa teşvik etmiş oluyorlar. Elbette torpil, siyaset, eğitim sistemi vs. bunlar ayrı bir tartışmanın konusu.

Her şeye rağmen çocuklarımız için en iyinin ne olduğunu düşünüyorsak onu yapmaya gayret ediyoruz ve iyi bir üniversiteden mezun olmuş donanımlı, kalifiye bir gencin hayata daha erken atılıp daha zengin ve prestijli bir yaşam süreceğini biliyoruz. Böyle olunca bu yaşamı elde etmeleri için devlet tarafından yapılan bir sıralama sınavına girmeleri gerekiyor haliyle. Sebebi de çok basit, bir şirkette patron olsanız ve 100 kişinin alınacağı bir işe 100.000 kişi başvurursa adaletli bir sınavdan geçirerek başarılı olanları işe almak istersiniz elbette. Liyakat bunu gerektirir zira.

‘Test şeklinde ciddi bir sınav gerekli mi?’ Bence kesinlikle gerekli. Bu sınav aslında yalnızca zekayı ölçmüyor. Çalışma azmini, disiplini, süreyi kullanma, stresi kontrol edebilme, matematiksel düşünebilme ve ‘objektif kriterlerde yarışabilme’ becerilerini ölçüyor.

Peki sınava neden ihtiyacımız var? Arz talep meselesi. Artan nüfusla beraber herkes kas gücü gerektiren yorucu ve az ücretli işler yerine masa başı, prestijli, zekâ gerektiren, yüksek maaşlı işlere yöneldi. Bu işlerde özellikle devlet için kadrolar sınırlı. Ama talep çok. Mülakat/sözlü tarzı bir sınav olsa %99 torpil, eşitsizlik, adaletsizlik olacak. Geriye doğal seçilimin rakibi, hemen her ülkede uygulanan test sınavı kalıyor. Bu sınav olmalı mı? Kesinlikle. Yoksa garibanın çocuğu için okumak yine bir hayal olur.

Ebeveynler neden baskı yapıyor? Bunun birçok sebebi olabilir ama çoğunlukla ‘Çocuğum benim gibi sürünmesin’ kaygısı güdüyorlar. Mutlu olsun, iyi para kazansın, kendi ayakları üzerinde durabilsin, hayatı istediği biçimde yaşasın kaygısı. Çocuğun piyanist olmak istiyorsa yine olsun ama realist düşünürsek iyi bir piyanist olma ihtimali, oturup sınava çalışıp iyi bir üniversite kazanma ihtimalinden daha düşük. Bunun dışında zaten çoğu aile parasızlıkla ve fakirlikle boğuşuyor. Çocuklarının bu durumda olmasını istemiyorlar doğal olarak. Bu yüzden çocuğun arkasında durmak gerekir evet ama ‘hadi çocuğum hayallerini gerçekleştir kanatlan ve uç’ diyebilecek kadar iyimser olanlar ancak ‘parası ve imkânı bol’ olanlardır. Gerisi yine arkasında duracak ancak ‘çalışırsa, ter dökerse, gecelerse’ yani elinden geleni yapar ama olmazsa, arkasında duracak. Zira çocuğun hayatta kalabilmeyi, yaşamayı, para kazanmayı öğrenebilmesi için böyle bir tempoyu böyle bir ‘zorluğu’ tek başına yüklenmesi gerekecektir.

Herkes doktor, mühendis olmak zorunda değil. Ama ‘sınav sistemi’ olmak zorunda. Zaten tuhaflıkta burada. 2,5 milyon öğrencinin hepsi sınava girmek zorunda değil. Ama sınava girerlerse birileri birinci, birileri sonuncu olacak. Elbette alternatif sistemler de tartışılır ama ‘hayat bile bir sınavdır’ yani sınavdan kaçış yok maalesef. Twitter benzeri mecralarda ‘sisteminiz batsın’, ‘yarış atı’, ‘sınava ne gerek var’ yakıştırmalarını görünce “çalışan emeğinin karşılığını alır, sınav olmazsa kimse çalışmaz” diyorum.

Peki alternatif olarak ne düşünülebilir? Herkesin çocuğu çok zeki, çok yetenekli, çok çalışkan; e peki ne yapalım? Belki de en başta üniversite sayısı azaltılıp, niteliği arttırılmalıdır. Liselerde de aynı şekilde denetimlerin sağlam ve sağlıklı yapılması gerekir. İmam hatip liseleri yerine öğrencilerin iş öğrendiği ve üretim yaptığı ‘meslek liselerine’ yatırım yapılmalıdır. Çiftçilik, marangozluk, inşaat işçiliği gibi mesleklere güvenceler getirilmeli, burada çalışan insanların hayat standartlarının yükseltilmesi için çalışmalar yapılmalıdır. Maalesef nüfus arttıkça, kadrolaşmalar devam ettikçe ve yapay zekâ geliştikçe gelecekte iş bulmak daha da zor olacak gibi görünüyor. Her şeye rağmen ‘çalışan kazanır’.


İyi analizler yapıp, öğrenciye gerçekten alması gerekeni vererek.

Ekrem tarafından,

Yarış atı derken ne kastettiğimiz önemli. Öğrenciler şu anki sınavlarda otomatik olarak birbirleriyle yarış içine giriyorlar. Bakınız bunu kendileri yapmıyor, şu anki eğitim sistemi onlara bunu zorluyor. Yani sınavlardan daha yüksek almaya zorlanma, onları bir yarış atı olmaya sürüklüyor.

Oysaki iyi analizler yapılsa, yani öğrencinin hangi alanda başarılı olacağı belirlenip o alanda eğitim verilse ne de güzel olur. Bir öğrenci sevdiği bir alanda ilerlese o alandaki en iyi işi yapmaz mı? İşini severek yapan bir insanın önünde kim durabilir?

Tabi sorunlar o kadar fazla ki… Çocukların meslek seçiminde ebeveyn korkusu da için içine giriyor. Çocuğun seçtiği alanda başarılı olamayacağını düşünüp onu kendi aklındaki iyi olan mesleğe yöneltmek, bazı ebeveynler içine düştüğü bir durum.

Mesela ben lisede türev öğrendim, evet. Ama şu anda nerede kullandığımı bilmiyorum. Hep “bunları gelecekte kullanacaksınız” falan dediler. Lakin hani nerede? Kullanmak için özel ders mi vereyim yani? Yoksa kullanmak derken ileride çocuğumun “baba şu türev sorusunu çözemedim, yardım etsene” dediğinde mi kullanmayı kast ediyorlar?

Çözümden çok sorularla dolu bir paragraf oldu gibi. Ama buradaki gerçek cevap zaten başlığımda açık ve sorularımın içinde gizli.


Eğitimin amacına ulaşamamasının ve öğrencilerin bir “yarış atına” dönüşmesinin sınav sistemlerinin bir sonucu olduğunu düşünüyorum.

Nihat tarafından,

Eğitimde birçok sorunumuz olduğu herkesin malumu. Özellikle PISA gibi uluslararası eğitim çalışmalarının ortaya çıkmasıyla bunu daha iyi anlayabildik. Öğrencilerimiz sürekli bir sınav telaşesi içerisinde olduğundan dolayı “yarış atı” benzetmesi de oldukça meşhur bir tabire dönüştü.

Öğrencilerin “yarış atına” dönüşmesindeki temel suçlunun sınavlarımızın çarpık mantığı olduğunu düşünüyorum. Sınavlarımızdaki mantık hatasından dolayı eğitim sistemimiz de öğrencilere bir şey öğretmeyi değil sınavları geçirmeyi amaçlıyor.

Sınav sistemlerimizin merkezi olması ve her öğrencinin aynı sınava tabi tutulması neticesinde böyle bir sonuçla karşılaşmamız çok doğal. Fakat başka ülkelerdeki gibi farklı sınavlar ve performans/özgeçmiş/tavsiye mektubu gibi ek yolların suiistimal edilme olasılığı da çok yüksek. Bu sebeple merkezi sınav sisteminin kaldırılması gibi iddialı bir öneride bulunmaktan imtina ediyorum. Fakat merkezi sınav sistemini koruyarak sınav mantığını değiştirebilirsek bu sorunu bir nebze çözebiliriz. Bu çok daha kolay ve pratik olacaktır.

Ülkemizdeki sınavların mantığı hep aynıdır. Sınavlarımız her daim akılda tutulan bilgiyi ölçer. Sorularımızda yorumlama kapasitesi oldukça az ölçülür. Bu sebeple sınavlardaki eleme ve sıralama bilgiyi ne kadar hafızanızda tuttuğunuz ile ölçülmektedir. Bu da bir ölçüt olabilir aslında. Fakat bunun sonucunda sınavda yüksek puan almak için daha çok bilgi öğrenmeye çalışırsınız. Bir yerden sonra bilgiler ayrıntıya kayar ve olay ezbere dönüşür. Okuldaki veya dershanelerdeki öğretmenleriniz size “bakın bu çok ayrıntı ama sorabilirler” diye çeşitli şeyler öğretmeye çalışır. Siz de mecburen ezberlemek istersiniz. İşte artık bir yarış atına dönüşmüşsünüzdür. Çünkü sürekli bilgi ezberlemek/unutmak döngüsüne girdiniz.

Oysa bir sınavı zorlaştırmanın ve bu kadar çok öğrenciyi sıralayabilmenin tek yolu daha fazla bilgi sorgulamak değildir. Bilgiyi hayatla sentezleyerek, bilgiyi yorum yeteneğini ölçerek sorgulamak bana kalırsa çok daha etkili bir değerlendirme yöntemidir. Bu sayede sorulara daha fazla ezber bilgi eklemeden daha kaliteli bir zorluk yakalanmış olunur. Bunun eksikliğini okulda öğrenilen bilginin günlük hayata yorumlanmasını ölçen PISA çalışmasının sonuçlarında zaten görebiliyoruz. 2018 PISA sonuçlarına göre 79 ülke içerisinde okuma becerilerinde 40, matematikte 42, fen bilimlerinde 39’uncu olmamız bir felaket ama kesinlikle bir sürpriz değil.

Bana kalırsa özetle, öğrencilerimizin yarış atı olmasındaki en önemli sebeplerden bir tanesi öğrencilerin sürekli bilgi ezberleme döngüsüne sokuluyor olması. Oysa öğrencileri değerlendirmenin -hem de gerçekten değerlendirmenin- çok daha güzel bir yolu, bilgiyi yorumla birlikte sorgulamaktır. Bu sayede sürekli daha uç ve ezber bilgi sorgulamak yerine öğrencilerin yorum, değerlendirme ve günlük hayata uygulama kapasiteleri ölçülmüş olacaktır. Öğrenciler sürekli soru çözmek, bilgi ezberlemek gibi onları “yarış atına” dönüştüren eylemlerden ziyade konuların mantığını kavramak ile ilgilenecek ve kendilerini bir sınava hazırlanıyor gibi değil eğitim görüyor gibi hissedeceklerdir.

1 Comment

  1. Öğrencilerin ilkokuldan bu yana portfolyolarının düzgün tutulması gerekir. gerçekten neye istidadı var buna bakılmalı. ilokul ortaokul öğretmenlerinin düştüğü yetenek notları çok kıymetli olmalı… Ayrıca çocuklar hangi alanda çalışmak istiyorsa lise dışında o alanla uğraşmalı aslında zor değil yani yapılabilir.

Yorum bırakın

Your email address will not be published.

Tek Yazı Çok Fikir Kategorisinde Son Yazılar