Oniki Ada

Oniki Ada Meselesinin Tarihçesi ve Sürecin Ortaya Çıkardığı İhtilaflar

Kategori: Makale/Tarih

Oniki Ada meselesi ve özellikle Lozan Antlaşması bizde oldukça tartışılan konulardandır. Esasında bir konu üzerine tartışmak faydalıdır fakat bizdeki tartışmalar yanlış önermelerden yola çıktığından dolayı beyin fırtınası yapmak yerine çoğu zaman fuzuli tartışmalara yol açabiliyor. Bunların klasik bir örneği de Oniki Ada’yı kaybedişimiz ve nasıl kaybettiğimizle ilgilidir. Hâlbuki adaları nasıl kaybettiğimiz ortadadır fakat bu konu oldukça yanlış bilinmektedir. Bu yüzden, Oniki Adalar’ı nasıl kaybettiğimizden ve nasıl kaybetmediğimizden bahsedeceğim.

Oniki Adalar Nerede ve Ege Adaları

Ege Adaları’nı 5 grupta incelemek mümkündür. Bunlar; Kuzey Sporat Adaları, Kiklat Adaları, Boğazönü Adaları, Saruhan Adaları ve Oniki Adalar(Menteşe Adaları) olarak sınıflandırılmaktadır. Tüm bu ada gruplarının Osmanlı’nın elinden çıkışı farklı olaylar neticesinde vuku bulmuştur. Bu yazı yalnızca Oniki Adalar üzerine odaklanmıştır.

ege adaları
Ege Denizi’nde bulunan ve 5 grup altında sınıflandırdığımız adalar1.

Oniki Ada olarak tabir edilen fakat Güney Sporatlar (Sporat Yunanca “dağınık” demektir) veya Menteşe Adaları olarak da isimlendirilen adaların sayısı 14 olup belli başlı küçük adacıkları da saydığımızda sayı 20’yi bulmaktadır. Yunanca bu adaların isimlendirilmesi Dodecanesos şeklinde olup, “dodeca” oniki ve “nissos” adalar demektir. Sayısı 12’yi geçen bu adaların isimlendirilmesi, doğal olarak adaların sayısından değil Osmanlı’nın buradaki yönetim sistemi olan 12 kişilik temsilci yönetiminden ileri gelmektedir2. Bu adalar tarihsel süreç içerisinde Asya ile Avrupa arasında bir köprü vazifesi görmüş ve Batı ile Doğu kavimlerinin geçiş yolunu oluşturmuştur3.

Bu adalardan en bilinenleri sıralarsak; Batnoz, İlipsi, İleryoz, Kalimnoz, İstanköy (Kos), İstanbulya (Astrapalya), İncirli, İlyaki (Tilos), Sömbeki, Çoban (Kassos), Kerpe (Karpatos), Herke (Halki), Limoniye ve Rodos’u sayabiliriz. Bunun yanında, Oniki Adalar grubuna dahil olmamakla birlikte sürekli onlarla zikredilen bir ada olarak Meis (Kastellorizo) yani Kızılhisarı da saymalıyız. Meis adası Türkiye’ye yakınlığıyla ve geçmişte yapılan antlaşmalar dâhilinde Oniki Ada’dan farklı olarak Osmanlı’ya bir dönem bırakılmasıyla adından söz ettirmiş bir ada olup, Yunanca Megisti, yani “en büyük” anlamına sahip olmakla birlikte bu grubun en küçük adalarından birisidir.

Oniki Adalar’ın Tarihi ve Osmanlı’nın Bu Adaları Kaybedişi

Tarihte Ege Adaları’nın Hakimleri

1450 yılında Ege Adaları’na sahip olan devletler.
Yeşil: Venedik, Sarı: Ceneviz, Turuncu: Nakşa Dükalığı, Mavi: St. Jean Şövalyeleri, Mor: Doğu Roma İmparatorluğu.
Osmanlı’nın Ege Adaları’nı tamamen fethedene kadar geçen süreç içerisinde egemen devletler bu şekilde olmuştur.

Antik Yunanlılar Ege’de söz sahibi olmadan önce Anadolu kavimleri Ege Adaları’nın sahibiydi. Yunanlıların gelişimiyle birlikte bu adalar Antik Yunan’ın egemenliğine girdi. Daha sonraları M.S. 50’li yıllarda Roma’nın eline geçen adalar, M.S. 645 yılında Arapların ve daha sonra 700 yılında Bizansların olmuştur4. Osmanlı’dan evvel ise bu adalar Venedik, Ceneviz ve Saint Jean Şövalyeleri’nin (Rodos Şövalyeleri – Hospitaliers) eline geçmiştir.

Rodos ve çevresindeki Oniki Ada’ya dahil birçok adanın fethi 1522 yılında Kanuni Sultan Süleyman döneminde Saint Jean Şövalyeleri’nin elinden alınmasıyla gerçekleşmiştir. Devam eden süreçte, 1538 yılında Kerpe ve Çoban (Kassos) adalarının da alınmasıyla4 birlikte Oniki Ada’nın fethi genel olarak tamamlanmıştır. Dikkat edilecek olursa, Osmanlı 12 Adaları Yunanlılardan değil, St. Jean Şövalyeleri’nden almıştır. Tarihi süreç içerisinde Osmanlı Devleti bu adalara uzunca bir süre sahip olmuş ve imparatorluk karakterinin ölçüsünde bu adalara muamele etmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Oniki Ada’ya yeterli özeni göstermediği yönünde çeşitli eleştiriler bulunmasının yanında bunun sadece bir özensizlik değil bir imparatorluk yönetim mantalitesinin sonucu olduğu açıktır.

Oniki Ada meselesi dâhilinde olaya yaklaşacak olursak, Osmanlı’nın kara hakim siyasası ve bunun doğurduğu sonuçların yanında gücünü kaybetmesiyle birlikte devletin temelleri de sarsılmaya başlamıştı. Tarihin akışı sömürgecilik politikasını öne çıkarırken ve ülkeler bu konuda yarışırlarken, Osmanlı da bu yarışın bir hedefi olmaktan kaçamamıştı çünkü eski gücünü yitirmiş bulunuyordu. Aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu, tarihi boyunca deniz gücünü hep ikinci plana atmış ve Barbaros’tan sonra kaptanıderya makamına bu konuda yetişmemiş kimseleri getirmişti. Bazı kaptanıderyaların “suyu bardakta, kayığı duvardaki tabloda gördükleri”6 gibi gerçekler kısaca bunu ortaya koymaktadır. Bu gibi kronik sorunların, Oniki Ada’nın ve onu kaybettiğimiz tarihi sürecin yalnızca bir nedeni olduğunu söyleyebiliriz.

İtalya’nın Trablusgarp ve Daha Sonra Oniki Ada Üzerindeki Emelleri

Ulusal birliğini görece daha geç tamamlamış olan İtalya, diğer Avrupa güçleri gibi sömürgecilik arayışına girmişti. Bundan dolayı Habeşistan’a (Etiyopya) savaş açacak fakat bu emelinde pek de başarılı olamayacaktır. Daha sonra Trablusgarp’a saldıracak fakat orada da yerel direnişle karşılaşacaktır. Bilindiği üzere Trablusgarp’a gönüllü olarak gidip gerilla savaşının ne demek olduğunu öğrenen Mustafa Kemal ve Enver Paşa da orada bulunmaktaydı. İtalya Devleti Trablusgarp ve Bingazi’ye yapılan sevkiyatı önleyebilmek amacıyla Oniki Ada’yı işgal etmek isteyecek ve Balkan Savaşı’nın arifesinde bu adaları işgal edecektir. Adaları Yunanistan’dan değil Osmanlı Devleti’nden almıştır.

Oniki Adalar Haritası

Osmanlı Devleti, kendi boğazına ve başkentine oldukça yakın ve Anadolu’nun bir uzantısı olan bu adaların işgal edilmesiyle birlikte oldukça tedirgin olacaktır. Bunun sonucunda adaların önemini daha iyi anlamaya başlayacaktır. İtalya’ya birtakım tavizler vermeye çalışarak Oniki Ada’yı geri almaya çalışacak fakat Balkan Savaşı’nın başlamasıyla bu mesele ikinci plana itilecektir.

Uşi Antlaşması’nın Adalar Üzerindeki Fiili Sonuçları

Balkan Savaşı’ndan 10 gün sonra 18 Ekim 1912 yılında İtalya ile Osmanlı arasında Uşi Antlaşması [Ouchy Treaty; aynı zamanda İsviçre’nin Lozan kasabasında imzalandığından dolayı bu antlaşmanın bir diğer adı da 1912 Lozan Antlaşması’dır. 1923 yılında imzalanan Lozan Antlaşması’yla karıştırılmamalıdır.] imzalanmıştır. Uşi Antlaşması’na göre, Osmanlı askerleri ve memurları Trablusgarp ve Bingazi’den tamamen çekilmelerinin ardından İtalya Oniki Ada’yı Osmanlı Devleti’ne geri verecekti. Osmanlı bu bölgelerdeki birliklerini çekmiş olmasına rağmen İtalya çeşitli bahaneler ile Oniki Ada’dan çıkmamıştır. Fakat İtalya’nın ilk anda antlaşmaya uymadığı kanısına varmanın yanında, Osmanlı Devleti’nin yakın geçmişinde birçok adayı Yunanistan’a kaybettiğinden dolayı bu adaların İtalyanlarda bir süre daha kalmasını kendisine faydalı görmekteydi. Ayrıca Balkan Savaşı’nda Oniki Ada’nın Yunanlılarca işgali olası bir senaryoydu. Bu sebeple Osmanlı Devleti İtalya ile gizli bir antlaşma yapmıştır7 ve barış yapılana kadar bu adaların İtalya’da kalmasını istemiştir. Balkan Savaşı sonucunda Osmanlı Devleti Meriç Nehri’nin batısındaki bütün Avrupa topraklarını kaybedecek ve bununla beraber Ege Adaları ve Oniki Ada’yı da fiilen kaybedecektir. Daha sonra da araya Birinci Dünya Savaşı girdiği zaman İtalya Osmanlı’ya savaş açmış ve Uşi Antlaşması’nın geçerliliğinin kalmadığını ve yükümlülükleri feshettiğini8 ilan etmiştir.

Uşi Antlaşması
Uşi Antlaşması’nı imzalayan delegasyon. Soldan sağa doğru: Pietro Bertolini, Mehmet Nabi Bey, Guido Fusinato, Rumbeyoğlu Fahreddin, Giuseppe Volpi (Vikipedi Ansiklopedisi)

Aslında Osmanlı Devleti Uşi Antlaşması’yla resmi olarak  adaları İtalya’ya vermemiştir. Fakat Uşi Antlaşması’nın muğlak olan maddeleri ve İtalya’nın kolayca Osmanlı’nın Trablusgarp ve Bingazi’den çekilmemesini bahane göstererek Oniki Ada’yı terk etmemesi, Osmanlı’nın adaları fiilen kaybettiğinin bir göstergesidir. Bunun üzerine yaşanan Balkan Savaşları ve Birinci Cihan Harbi sonucu yenilen Osmanlı’nın herhangi bir yaptırım gücü de kalmamıştı. Ayrıca Osmanlı hükümeti Sevr Antlaşması ile bu adaların egemenliğinden feragat ettiğini de kabul etmişti.

1923 Lozan Antlaşması’nda Oniki Adalar’a Ne Oldu?

Osmanlı’nın geçtiği tarihi süreç içerisinde meydana gelen olaylar sonucu Oniki Ada’yı fiilen kaybetmiş bulunuyordu. Bu ve bu gibi sebeplerden dolayı, 1923 yılında Türkiye’nin Lozan Antlaşması’nda adaları “kaybettiği” savı fiilen doğru değildir. 1923 yılında yapılan Lozan Antlaşması ile Türkiye’nin Oniki Adalar üzerindeki haklarından feragat ettiği doğruysa da bu antlaşma yapılırken o adalar zaten bizim elimizde değildi. Türkiye o adaları 1912-1913 yılında kaybetmişti. 1912 yılında fiilen kaybedilen adaları 1923 yılında geri almamızı beklemek oldukça saf niyetliliktir. Uluslararası antlaşmalarda hasmına gücünün var olmadığı toprakları kimse bahşetmemektedir. Bu kaybın yaşanmaması için Türkiye’nin ciddi bir taviz vermesi gerekirdi ki böyle bir tavizi verebilecek lükse sahip bir Türkiye yok idi. Ayrıca; İngiltere, Fransa ve İtalya’nın gözünde oldukça özgül (unique) bir ülke olan Yunanistan’ın yanında Türkiye’ye bu toprakları vermek istememişlerdir.

Özetle, uluslararası sistemin reelpolitik kavramının dünya tarihine mâl olmuş sonucunun gösterdiği gibi Türkiye ancak namlusunun uzanabildiği yerlerde söz sahibi olabilecektir. Ne yazık ki Lozan’da bu gibi sebeplerden dolayı Oniki Ada’nın egemenliğini lehimize sonuçlandırmamız mümkün olmadı. Türkiye, Lozan Antlaşması’nda Oniki Ada’dan ziyade, yine o dönemde elinde bulunmayan Musul ve Erbil vilayetlerini almaya gayret göstermiştir. Lakin bunu da başaramadık. Fakat burada eleştirilecek noktalar da vardır. Lozan’a giden delegasyonumuzun ve ayrıca kendi kamuoyumuzun bu konuda bilinçsiz olduğu görülmektedir. Lozan Konferansı’nda Ege Adaları meselesi dahilinde Türk danışmanların hazırladığı raporda Limni Adası unutulmuştur ve bu yüzden görüşmelerde Lord Curzon Türk tarafıyla: “Türk heyetinin Limni’yi unutmuşken komisyonun bunu hatırlamış olması…”9 şeklinde alay edecektir. Lozan’dan yaklaşık 4 sene önce olan Mondros Ateşkes Antlaşması’nın Limni Adası’nda imzalanmış olmasına rağmen böyle bir hataya düşülmesi, ne yazık ki acı bir tablodur.

Lozan Antlaşması’nda Oniki Adalar konusundaki tutumumuzla ilgili olarak, Necdet Hayta’nın yayımladığı 3 Şubat 1922 tarihli Ali Fuad Türkgeldi’ye ait Başbakanlık Arşivleri’nde bulunan ve Ege Adaları meselesinin anlatıldığı rapora10 bakılmalıdır. Tarih göz önüne alınırsa bu raporun Lozan’ın arifesinde bilinçli bir araştırmanın ürünü olduğu açıktır. Bu raporda, Uşi Antlaşması’nın Rodos ve Oniki Ada’yı Türkiye’ye bıraktığını ve bu adaların terki hakkında bir antlaşmaya imza atmadığımız sürece adalar üzerindeki hukuki hâkimiyetimizin devam ettiği belirtilmektedir. Fakat devamında, fiili durum göz önüne alındığında Türkiye’nin mevcut durumunun gösterdiği üzere bu adaları fiilen geri alabilmesinin mümkün olmadığı söylenmektedir. Bu çıkarımın üzerine, çeşitli tavizler alabilmek için bu adalar üzerindeki hâkimiyetimizden feragat etme yolunu seçebiliriz denilmektedir. Bu rapor, Oniki Adalar konusunda Türk tarafının genel düşüncelerini yansıtmak bakımından değerli olabilir.

II. Dünya Savaşı’nda 12 Adalar Üzerindeki Mücadele ve Oniki Ada’nın Yunanistan’a Geçişi

Lozan Antlaşması ile birlikte Oniki Adalar İtalya’nın elinde kalmıştır. Lakin bu adalar II. Dünya Savaşı’nın yaklaşmasıyla birlikte yeniden bir rekabete sahne olmuştur. Çünkü Oniki Ada’nın ve bunlarla birlikte Ege Adaları’nın jeostratejik önemi oldukça fazladır. Müttefik ve Mihver devletler arasında ciddi çekişmelere sahne olan bu adaların savaşta önemli üsler olarak kullanılması ve iki tarafın da bu adaları çeşitli dönemlerde işgalleri, Oniki Ada’nın ve hatta Ege Adaları’nın önemini anlatmak için ufak örneklerdir. II. Dünya Savaşı’na Almanya ile müttefik olarak giren İtalya’nın bu tutumu ise Oniki Adalar’daki geçmiş konjonktürü değiştirmiştir.

1943 yılında İtalya’nın yenilmesiyle birlikte Oniki Ada üzerinde Müttefikler ve Almanlar arasında bir mücadele başladı. Bu mücadeleler içerisinde 9-11 Eylül 1943 Rodos Savaşı, 3-4 Ekim 1943 Kos(İstanköy) Savaşı ve Leros Savaşı’yla birlikte Müttefikler büyük bir yenilgiye uğradılar. Bu savaşlarla diğer küçük adaları da ele geçiren Almanya, Oniki Adalar üzerinde hakimiyetini tamamen sağlamış oldu. İngiliz hava desteğinin Luftwaffe’ye karşı yetersiz olması sonucu bu savaş, Hitler rejiminin son büyük zaferi olarak tarihe geçmiştir. Bir tek Meis Adası(Castellorizo) İngilizler tarafından ele geçirilebilmiştir. Bu savaşın Churchill’in ikinci Gelibolu faciası olduğu yönünde birçok eleştirilerde11 bulunulmuştur.

İşte bu şekilde Oniki Ada, Osmanlı’nın elinden İtalyanlara ve İtalyanların elinden de Almanlara geçmiştir. Savaşa aktif olarak katılmama politikası sürdüren Türkiye’ye karşı bu adalar II. Dünya Savaşı boyunca kullanılmıştır. Almanya ve özellikle Hitler rejiminin Türkiye büyükelçisi olan Franz von Papen, Türkiye’yi Almanya’nın yanında savaşa sokmak veyahut Mihver devletlere yaklaştırabilmek için Oniki Ada’yı Türkiye’ye verilebilecek bir taviz olarak değerlendirmiştir. Ayrıca, savaşın sonuna doğru Oniki Ada’yı kaybedeceğini anlayan Hitler rejimi, bu kez çok daha ciddi bir şekilde Türkiye’ye adaları almasını teklif edecek fakat Türkiye yine aynı dış siyasetini sürdürmeye devam edecektir ve hatta bu teklifi İngilizlere bildirecektir.

Franz von Papen
Almanya’nın Türkiye Büyükelçisi Franz von Papen ve Hitler.

Türkiye’nin II. Dünya Savaşı politikası oldukça tartışılır bir konudur. Esasında Türkiye o gün amaçladığı savaşa katılmama politikasını başarmıştır. Osmanlı’nın yıllarca savaş görmüş ve savaşın ne demek olduğunu bilen kadrosu, Türkiye’nin bu savaşa katılırsa bir yıkıma sürüklenebileceğini düşündüğünden dolayı pasif bir dış politika izlemiştir.

O günlerde Türkiye Oniki Ada’yı alabilir miydi sorusu çok tartışılacak cinstendir. Savaşın erken dönemlerinde alma teşebbüsünde bulunulsaydı tarihin seyri nereye varacaktı kestirmek oldukça güç. Ayrıca Almanya’nın son ciddi teklifini reddedişimizin hemen ardından İngiltere Oniki Ada’yı işgal etmişti. Böyle bir teşebbüste bulunmak bizi İngiltere ile karşı karşıya getirebilirdi. Sonuç itibariyle, o adaları geri alabilme ihtimalimizin olduğunu söylemek mümkün ise de aynı zamanda bu girişimle beraber II. Dünya Savaşı’nın da mağluplarından biri olabilirdik. Bunu tetkik etmek oldukça güç. Lakin Türkiye, amaçladığı pasif dış politikasında başarılı olmuştur. Ama şu da bir gerçektir ki pasif politikalar her zaman eleştirilmeye çok müsaittir. Hatta belki de Türkiye, Oniki Adalar ile ilgili 1923 tarihli Lozan Antlaşması’nı tartışmak yerine; 1947 yılına kadar olan dönemi ve sonrasını tartışmalıdır.

Ayrıca II. Dünya Savaşı’nda sadece Almanlar değil İngilizler de birtakım Ege adalarının Türklerce işgal edilmesini önermişlerdir. Çünkü Almanların işgal edeceğini biliyorlardı. Fakat bu düşünce İngilizler tarafından Yunanlılara da intikal edilince Yunanlılar oldukça sert çıkmış ve adaların Almanlarca işgal edilmesini istemişlerdir12.

Günümüz de dâhil olmak üzere, Oniki Ada elimizden çıktığı günden beri Türkiye’ye yönelik bir koz olarak kullanılmıştır. En son Avrupa Birliği müzakereleri çerçevesinde de çeşitli imtiyaz sebeplerinden bir tanesi olmuş gibi gözükmektedir. Adaların tarihi sahibi olan Türkiye’ye yapılan bu muamele oldukça can sıkıcı olmakla beraber, bu konuda tarihten ders çıkarmalı ve dünyayı daha iyi değerlendirmeyi öğrenmemiz gerekmektedir.

Savaşın sona ermesine kadar Almanların yönetiminde kalan bu adalar, 1945 yılında Müttefik devletlerin eline geçti. Daha sonra 1947 yılında imzalanan Paris Antlaşması müzakerelerinde İngiltere’nin büyük desteğiyle beraber Oniki Ada resmi olarak Yunanistan’a devredildi. Hatta bu müzakerelerde İngiltere Yunanistan’ın toprak elde etmesi için öyle çok uğraşmıştır ki Paris Konferansı’nda bulunan Rus temsilcisi, Dışişleri Bakanı Molotov, bir noktada bu yüzden kendini tutamayacak ve “Eğer Yunan Hükümeti, kendisini Dışişleri Bakanları Konseyi’nde temsil ettirmek için Mr. Bevin’e yetki verdi ise, bunu memnuniyetle kabul ederim. Fakat ben bu hususta hiçbir bilgiye sahip değilim”13 diyerek İngilizleri adeta Yunan temsilciliği ile itham edecektir.

Acı bir hadise olarak, Türk kamuoyu bu dönemde Oniki Ada konusuna pek ilgili değildir ve hatta umursamazdır14. Ne yazık ki toplum olarak bu konuya ilgisiz kalmışızdır. Yunanistan kendi emellerini dünya kamuoyuna duyurabilirken Türkiye Paris Konferansı’na gözlemci sıfatıyla dahi katılmamıştır.

Aslında bu tarihsel süreç coğrafi bir güç dengesizliği ortaya çıkarmıştır. Bu dengesizlik de sürekli olarak Türkiye ile Yunanistan arasında ihtilafların doğmasına ve çatışmaların sürmesine neden olmaktadır.

Günümüzde Ege Denizi’nde Türkiye ile Yunanistan Arasındaki İhtilaflar

Günümüzde ve tarihsel olarak bizim tepkimiz, geçerli antlaşmalarla belirlendiği üzere adalarda sadece kolluk kuvvetlerinin bulunabileceği fakat silahlı kuvvetlerin bulunmayacağı konusunun hala geçerli olduğunun göz ardı edilmesindedir. Yunanistan hem bu kuralı çiğnemekte ve hem de statüsü belirsiz birtakım adalara asker çıkararak diplomatik bir krize sebebiyet vermektedir. Sonuçta Oniki Ada konusunda esas olarak: 1) Adaların silahsızlandırılması 2) Statüsü belirsiz olan ada ve kayalar 3) Karasuları meselesi 4) Hava sahası sınırları 5) Kıta sahanlığı meselelerine yönelik ihtilaflar bulunmaktadır. Yunan hükümetleri bu adaları gizliden gizliye veyahut açıktan açığa silahlandırmakta ve tahkimler yapmaktadır. Günümüzde Paris Antlaşması’nın demilitarizasyon hükümlerini ortadan kaldıran başka bir belge imzalanmamıştır15.

Yunan tarafı 1974 yılında Türkiye’nin gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekatı’nı göstererek adaları silahlandırmayı kendine hak görmektedir. Bu sebeple Türkiye 1975 yılında 4. Ordu adıyla Ege Ordusu’nu kurmuştur. Bu ordu NATO’dan bağımsız olup dünyadaki en büyük okyanus dışı amfibi ordusudur. Türkiye 4. Ordusunu, kendi anakarasından yalnızca birkaç yüz metre ötede olan Yunan adalarından kendini korumak üzere bir kalkan olarak telakki etmektedir16. Ayrıca Yunanistan’ın karasuları sınırını arttırmaya çalışmak istemesi de bir başka diplomatik krize yol açmaktadır.

26 Aralık 1995’te Yunanistan ve Türkiye arasında yaşanan Kardak kriziyle birlikte statüsü belirsiz adalar sorununun ne kadar büyük olduğu ortaya çıkmıştır. Yunan tarafı, ortada belirsiz adalar gibi bir durumun olmadığını, ismi geçen adalar ve Türkiye’ye 3 mil yakınlığındaki adalar dışında Türk tarafının adalar konusunda bütün haklarından Lozan ile feragat ettiğini ve ayrıca 1932 tarihli Türk – İtalyan Sözleşmesi ile Kardak kayalıklarındaki egemenlik hakkından da vazgeçtiğini iddia etmektedir. Lakin Lozan’da “bağlı adacıklar” hükmüne göre olaya baktığımızda, Kardak kayalıklarının herhangi bir ada ile bağlantısı olmaması ve 1932 tarihli protokolün resmi olarak onaylanmış olmamasından dolayı hukuki geçerliliğinin yokluğu sonucu bu iddialar doğruyu yansıtmamaktadır.

Bu konuda uluslararası arenada söz sahibi olabilmek ve akılcı politikalar yürütebilmek için öncelikle yıllarca yönettiğimiz adalarımızın tarihini ve coğrafyasını öğrenmeliyiz. Etnografik ve sosyokültürel araştırmalar yaparak uluslararası alanda yayınlar yapmalı ve bilimsel bir yöntemle tezimizi savunmalıyız. Bunun yanında, muğlak durumların dışında olan ve kesin olarak milli haklarımızın çiğnendiği ve çıkarlarımızın zedelendiği durumlarda uluslararası hukuka uygun olarak askeri cevaplarımızı vermeliyiz. Kıbrıs’ta yaşadıklarımızı unutmamalı ve adaların önemini kavrayarak bilimsel araştırmalar yapmak zorundayız. Sahip olduğumuz adaları ve sınırları korumak asıl önceliğimizdir. Popülist akımların girdabına kapılan dünyada uç ve akıl dışı durumlarla karşı karşıya kalabilme ihtimaline sahip olan Ege bölgesinin güvenliğini sağlamak her şeyden önemli olmaktadır. Zira dünya literatüründe ve uluslararası alanda Türkiye bu anlamda yalnızdır. Türkiye’nin tezleri kabul edilmemektedir ve Yunanistan’ın yanında Türkiye; kavgacı, anlaşmaya yanaşmayan ve uluslararası antlaşmalara uygun davranmayan bir ülke konumunda görülmektedir. Yapılan propagandalar sonucu; Yunanistan’ın, Türkiye’nin tehdidi altında olduğu zannedilmektedir.

Karasuları Meselesi

Ayrıca egemenliği belirsiz olan adalar gibi karasuları meselesi de çok önemlidir. Yunanistan kendi karasularını Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi17’ne göre 12 deniz miline çıkarmak istemektedir. 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi (UNCLOS) 3. maddesi “her devlet kendi karasularının genişliğini tesbit etme hakkına sahiptir; bu genişlik… 12 deniz milini geçemez” demektedir. Lakin Türkiye bu antlaşmayı kabul etmemiştir. Bu antlaşmaya taraf olmayan ülkeler arasında ABD ve İsrail gibi ülkeler de vardır. Fakat uluslararası literatürde, bu antlaşmayı kabul etmeyen Venezuela, Peru ve Kuzey Kore gibi birkaç ülke olduğu ve Türkiye’nin de bu nadir ülkelerden biri olduğu belirtilerek ABD ve İsrail’den hiç bahsedilmeyen ve aptal mesajlar verilmek istenen makaleler18 mevcuttur.

Ayrıca Türkiye, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin 122. ve 123. maddeleri gereğince yarı-kapalı denizlerin karasuları mesafeleri için 12 deniz mili kuralının uygulanamayacağını ve bu mesafenin ikili özel antlaşmalarla gerçekleştirilmesi gerektiğini savunmaktadır. Buna ek olarak, işbu antlaşmanın 300. maddesinde beliritilen “Taraf devletler… sözleşmede tanınan hakları, yetkileri ve serbestileri hakkın kötüye kullanılmasını oluşturmayacak biçimde kullanmalıdırlar”  tanımı gereği Yunanistan’ın karasularını 12 deniz miline çıkarması sonucu Türkiye’nin Ege Denizi üzerinden Akdeniz’e geçmesi imkansızlaşacağından dolayı bu durum iyi niyetle bağdaşamaz. Aynı zamanda bu mesafenin arttırılmasının özellikle hava sahası sınırlarını arttırabilmek, petrol sahalarını alabilmek ve balıkçılık sahalarını genişletebilmek gibi başka sebepleri de vardır.

Günümüzde Ege’de iki ülke de 6 deniz mili karasuları sınırına sahiptir. Bu durumda Ege’nin %48.85’ini açık denizler, %43.68’ini Yunan karasuları ve %7.47’sini Türk karasuları oluşturmaktadır. Yunanistan, karasularının karşılıklı olarak 12 deniz miline çıkarılabileceğini belirtse de bu durumda Ege’nin %71.53’ü Yunan karasuları ve yalnızca %8.76’sı Türk karasuları olmaktadır.

karasuları 12 mil
Soldaki Harita19: Günümüzde geçerli olan 6 deniz mili karasuları sınırı.
Sağdaki Harita19: Eğer Yunanistan, karasuları sınırını 12 deniz miline çıkarırsa oluşacak durum. Böyle bir olayın vuku olması sonucunda görülmektedir ki Türkiye Ege Denizi üzerinden Akdeniz’e geçememektedir ve hatta kendi karasularına sıkışmaktadır.

1995 yılında TBMM’nin aldığı karar, Yunanistan’ın karasularını 12 deniz miline çıkarmasını işte bu sebeple casus belli (savaş sebebi) saymıştır. Lakin 2010 yılında casus belli kararının Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin öncelikli tehdit sıralamasından çıkarıldığı iddia edilmektedir. Ayrıca ülkemizin Karadeniz ve Akdeniz’de uyguladığı 12 mil karasuları sınırının Ege sularında uygulanmasını istememesi, uluslararası literatürde bizim adımıza ciddi eleştirilerin doğmasına sebep olmaktadır. Bütün bunlara ek olarak, Yunanistan ile sahip olduğumuz ihtilafları Yunan tarafı uluslararası platformlara taşımaktadır. Lakin Türkiye bu platformlarda yalnız olduğu için konuların ikili şekilde çözülmesine taraftardır. Bu tutumumuz, uluslararası alanda bizim anlaşmaya yanaşmayan bir ülke olduğumuz yönünde hatalı eleştirilere sebep olmaktadır. Türkiye olarak bu hatalı eleştirileri düzeltmeye ve uluslararası kamuoyunu kendi tezlerimize yaklaştırmaya çalışmalıyız.

Hava Sahası Meselesi

Ayrıca Ege Denizi üzerinde hava sahası da bir problem olarak karşımızda durmaktadır. Yunanistan’ın bu konudaki tutumu dünya çapında kabul edilmemekle birlikte yine de çeşitli gerginliklere sebebiyet vermektedir. Ege’de karasuları 6 deniz mili olmasına rağmen Yunanistan hava sahası sınırını 10 mil kabul etmektedir. Bu uluslararası hukuka aykırı sınırlama sonucu Yunanistan, 10 millik hava sahasına giren uçakları kendi hava sahasını ihlal etmiş olarak saymaktadır. Lakin 1944 tarihli Şikago Sözleşmesi20 1 ve 2. maddeleri gereğince ülkelerin hava sahasının dış sınırı karasularının dış sınırına kadar olmaktadır. Bu durum gereği Yunanistan’ın 6 millik mesafenin ötesinde hava sahası sınırı kabul etmesi uluslararası hukuka göre geçerli değildir. Zaten uluslararası hukuka göre hava sahası sınırı uygulamasına ters düşen tek örnek Yunanistan’ın ulusal hava sahasıdır21. Türkiye bu sebeplerden dolayı, Yunanistan’ın 10 millik hava sahası sınırını kabul etmemektedir.

1975 yılından günümüze, Türkiye Ege’deki tatbikatlarını 6-10 millik sınır dahilinde seçmekte ve Yunan kıyılarının 6 mil sınırına kadar uçarak22 tepkisini askeri olarak da göstermektedir. Ayrıca Yunanistan’ın karasularını 12 deniz miline çıkarmak istemesinin hava sahası sınırıyla da alakalı olduğunu belirtmiştik. Eğer Yunan tarafı kendi karasularını 12 deniz miline çıkarabilirse, bu durumda uluslararası hukuka göre hava sahasını da 12 mile kadar genişletebilecektir. Lakin günümüzde böyle bir durum söz konusu değildir ve bunun gerçekleşmesi Türkiye’nin varlığıyla çelişmektedir, kabul edilemez.

Ege Denizi’nin güvenliği ve Türkiye’nin bu bölgede söz sahibi olabilmesi için Oniki Ada oldukça değerlidir. Ege Denizi’nin hâkimiyetine sahip olan ülke, dünyanın en önemli ticaret yolu olan Akdeniz’e kolayca ulaşabilmektedir. Adaların Türkiye’de olmayışı bu konuda ülkemizi güçsüz kılarken aynı zamanda karasuları sınırının arttırılması olayı daha da vahim bir hale getirebilecektir.

Sonuç olarak, Türkiye’nin Oniki Ada ve tüm Ege Adaları’ndaki esas sorunu egemenlikten ziyade; demilitarizasyon, karasuları, kıta sahanlığı, hava sahası ve bu adalarda yaşayan soydaşlarımızın haklarına dair problemleridir.

Türkiye Olarak Vatandaşlarımıza Sahip Çıkmalıyız

Bütün bu siyasi-askeri tartışmalara ek olarak, adalardaki vatandaşlarımıza da sahip çıkmalıyız. Kültürel ve milli değerlerimizin çok kıymetli olduğunu sürekli belirtmekte bir beis görmemekle beraber bunu Türkiye dışındaki vatandaşlarımızı korumak amacıyla pek uygulayabildiğimiz söylenemez. Türkiye olarak adalardaki Türklere ve oradaki olaylara çok uzak ve ilgisiziz. Adalardaki neslimize kendi kültürümüzü ve kendi dilimizi öğretmek zorundayız. Oniki Ada ve Ege Adaları’ndaki Türkler bugün kendi dillerini ve kültürlerini unutmuş bir haldedir. Yunanistan’ın eğitim politikaları gereği kendi dillerinde eğitim ve din eğitimi almakta zorluklarla karşılaşan Türkler, Türkiye’ye göç etmekte ve geri dönmeyi de istememektedir. Bu da o adalardaki milli değerlerimizin daha da zedelenmesine yol açmaktadır. Kültürel ve mimari eserlerimiz ne yazık ki bilinçli bir şekilde yıkıma tabi tutulmaktadır. Türkiye her şeyden önce bu sorunlarla ilgilenmek zorundadır. Türkiye diplomasi ve yumuşak güç (Soft power, J. Nye) kullanmalı ve olayları bu şekilde çözmeye çalışmalıdır.

Ayrıca Yunanistan Türkiye ile ilgili politikalarında uluslararası ittifak ve odaklarla çok iyi iletişimler kurabilmektedir. Böyle bir coğrafyada bulunan Türkiye’nin uluslararası arenada sesini duyurma konusunda başarısız olması ve dünya sistemindeki odaklar ile kendi çıkarları doğrultusunda iletişim kuramaması dünyanın gerçekleriyle bağdaşamaz. Bu sebeple Türkiye, kendi haklarını ve düşüncelerini uluslararası platformlarda diplomatik yollarla daha güçlü duyurmaya gayret etmelidir. Türkiye bulunduğu coğrafya itibariyle, tarihini ve coğrafyasını unutma lüksüne sahip değildir ve hiçbir zaman bu lükse sahip olamayacaktır.

Bibliyografya

[1] = Yay. Haz. Ali Kurumahmut, Ege’de Temel Sorun: Egemenliği Tartışmalı Adalar, TTK Yayınları, Ankara, 1998, Ek.14 ve 15. görsel.

[2], [3] = Cemalettin Taşkıran, Oniki Ada’nın Dünü ve Bugünü, (ATASE Gnkur. Basımevi) , Ankara 1996, s.3.

[4] = Celalettin Yavuz, Menteşe Adaları (Oniki Ada)’nın Tarihi, Deniz Harp Okulu Basım Evi, İstanbul, 2003, s.11-12.

[5] = Cengiz Orhonlu, “12 Ada Meselesi”, Türk Kültürü, S.23, Eylül 1964, Yıl.II, Ankara, 1964, s.2.

[6] = Önder Kaya, Avrupa Tarihi Üzerine Yazılar, Kronik Kitap Yayınları, 3. Baskı, s.124.

[7] = Gnkur. ATASE Başkanlığı, TSK Tarihi, Osmanlı Devri, Osmanlı- İtalya Harbi, Ankara, 1981, s.394 [Atıf bu makaleden alınmıştır: Mengeş, Y . (2017). İkinci Dünya Savaşı’nda Menteşe (Rodos, 12 Ada Ve Meis) Adaları. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 17 (34), 279-318]

[8] = Şerafettin Turan, “Rodos ve 12 Ada’nın Türk Hakimiyetinden Çıkışı”, Belleten, C.XXIX, S.113, Ocak 1965, s.77-78.

[9] = Cemil Bilsel, Lozan, II. Cilt, 1933, s. 246.

[10] = Hayta, N. (2000). Ege Adaları Meselesinin Tarihçesi Hakkında 3 Şubat 1922 Tarihli Bir Rapor. Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, 46(225).

[11] = İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya ve İngiltere’nin Oniki Adalar üzerindeki egemenlik mücadelesi: Dodecanese Campaign (Wikipedia)

[12] = Faik Ahmet Barutçu, Siyasi Anılar, (1939-1954), Milliyet yay., İstanbul, 1977, ss. 183-185.

[13] = Fahir Armaoğlu, Türk Siyasi Tarihi, Kronik Kitap Yayınları, 3. Baskı (2018), s. 144.

[14] = Ak, Gökhan. (2014). Tarih, Deniz Ve Egemenlik: Ege’nin Isporadları “Menteşe Adaları”nın Dünü Ve Bugünü. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi XIV/29 (2014-Güz/Autumn), ss.283-313.

[15] = Cemalettin Taşkıran, Oniki Ada – Ürkek Bir Siyasetin Tarih Önündeki Ağır Vebali, Babıali Kültür Yayıncılığı, 5. Baskı (2014).

[16], [19] = Pratt, Martin & Schofield, Clive. (2019). The Imia/Kardak Rocks Dispute in the Aegean Sea.

[17] = Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi Türkçe Tam Metin

[18] = Böyle bir propagandanın yapıldığı makaleye örnek: Papadakis, K. (2018). The Greece-Turkey dispute in the Aegean and the ICJ sea border delimitation case of Ukraine- Romania: similarities and differences in a comparative perspective. European Quarterly of Political Attitudes and Mentalities, 7(3), 36-46.

[20] = 1944 Şikago Sözleşmesi Türkçe Tam Metin

[21] = Azarcı, Hüseyin, “Lozan Antlaşması’ndan 1974’e kadar Ege’ye İlişkin Gelişmeler ve Yunanistan’ın Ege Politikası”, Üçüncü Askeri Tarih Semineri: Türk-Yunan İlişkileri, Ankara, 1986, ss.26–29. [Atıf bu makaleden alınmıştır: Ülkü Halatçı Ulusoy, Uluslararası Hukuk Açısından Ege Hava Sahasında Türkiye Ve Yunanistan Arasındaki Sorunlar, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 2013, s.109.

[22] =Darcan, Ahu İlknur. Türk-Yunan İlişkilerinin Psikopolitiği Ve Hava Sahası Sorunları, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Antropoloji Anabilim Dalı, Ankara, 2008.

Jon M Van Dyke, The Aegean sea dispute: options and avenues, Marine Policy, Volume 20, Issue 5, 1996, Pages 397-404, ISSN 0308-597X

Yenigün, Cüneyt. (2001). Aegean Maritime Boundaries: Issues and Solutions. Turkish Review of Balkan Studies. 2001. 153-166.

Mengeş, Y . (2017). İkinci Dünya Savaşı’nda Menteşe (Rodos, 12 Ada Ve Meis) Adaları. Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, 17 (34), 279-318

Kamalov, Ruslan. (2007) Ege Sorunları, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi.

Pratt, Martin & Schofield, Clive. (2019). The Imia/Kardak Rocks Dispute in the Aegean Sea.

Uşi Antlaşması’nın tam metni

Kapak görseli: Map of the Aegean Archipelago, Courtesy of University of Texas Libraries (Hazal Papuççular, (2015). War or Peace? The Dodecanese Islands in Turkish Foreign and Security Policy, 1923-1947” çalışmasından alınmıştır.)

Uzayzaman boşluğunda incir çekirdeğinin hacmi kadar bilgi ve düşünce kaplıyorum. Ve ayrıca gece vakitleri güneş ışınlarını görebiliyorum... Parlak Jurnal internet sitesi yayım politikası gereği, her yazdığım yazıdan kendim sorumluyumdur. Eleştirilerinizi ve fikirlerinizi yazıların altındaki yorum kısmına yapabilir veya bana e-posta atabilirsiniz. İletişim: nihatdogrul@outlook.com

9 Yorum

  1. nihatın yazısı gelmiş.Önümde 2 seçenek var ya pediatri notlarını okuyup stajı geçecem ya da bu yazıyı
    Başlayalım o zaman yazıyı okumaya :))
    Not:Yanlız bu üst çok üst düzey bir yazı olmuş

    • Pediatri çalışmaya ara vermek, dinlenmek gibi düşün 🙂
      Teşekkür ederim. Her konuyu genişçe araştırarak yazmaya ve iki tarafın da tezlerini objektif olarak değerlendirmeye gayret ettim. Bir şeyler katabildiysem ne mutlu…

    • Umarım beğenmişsindir. Ayrıca Mondros Ateşkes Antlaşması’nın Ege Adaları’ndan biri olan Limni’de yapıldığını bana hatırlatıp yazıya katkıda bulunduğun için ve yazıdaki imla hatalarını düzelttiğin için teşekkür ederim.

  2. Lozan da 12 adalar meselesi konuşulmadı ki İsmet Paşa o zamanlar yarbay rütbesinde idi araştırmak gerekiyor herkes işkembeden atabiliyor zaten yazıda da detaylı bir şekilde anlatılmış.Burada olay Türk hükumeti Atatürk ve silah arkadaşlarını başarısız göstererek prim yapmaktır aklı başında araştırmacı Türk halkı zaten bunu bilir insanlara doğruyu öğretmek gerekir yalanlardan oluşmuş bir algıyı değil.

    • 1923 tarihli Lozan Antlaşması’nın 15. maddesi tamamen Oniki Adalar ile ilgili olup Türk tarafı ismi sayılan adalardan İtalya yararına vazgeçmiştir. Lakin bu ne adaları durup dururken verdik demektir ne de oniki adalar bizdeymiş demektir. O dönem Oniki Ada İtalya’nın işgali altındaydı. Lozan bu anlamda fiili durumun resmileştirilmesine yol açmıştır. Elbette burada tartışılacak noktalar bulunmaktadır fakat İsmet İnönü’ye gereksiz laf söylemek ve “Lozan hezimeti” gibi tabirler kullanmak konuyu ve Lozan Antlaşması’nı bilmemek hükmündedir.

  3. hiç araştırmıyoruz ve sorgulamıyoruz sonrada neden gelişemiyoruz ve neden hep eksik kalıyoruz diye yakınıyoruz.Bir olayı doğru anlatmazsan aradan 100 yıl geçtiğinde halk yalan habere inanacak gerçeği herkes unutmuş olacak aslında yüzyıl geçmesine de gerek yok şuan bile elde deliller olmasına rağmen her kesim özellikle Osmanlı hayranı Atatürk düşmanları Lozan anlaşmasıyla İsmet İnönü’nün yüzünden 12 adaları kaybettiğimizi düşünüyorlardı.Ama uşi antlaşması ile İtalyanlara 12 adaları hediye eden Osmanlıdan bir haberler cahillik doğuştan değil sonradan olur.İnsanlara çamur atacağınıza gerçekleri doğru olarak öğrenip gerçek ve doğruyu söyleyin

Bir cevap yazın

Eposta adresiniz yayınlanmayacaktır.

*