Parabolik İhtiyarlık

Kategori: Deneme

Yaşlanıyorum. Yaşlandıkça, yaşlandığımı daha iyi fark ediyorum. Yaşlandığımı fark ettikçe, yaşlanmanın acısı ve ağırlığı daha fazla düşündürüyor. Düşünmek ağrıtıyor. Daha fazla ağrıdıkça, daha fazla yaşlanıyorum. Parabolik ihtiyarlık.

Ben böyle bir adam değildim. Ben yazardım, hep yazardım ama sağa sola yazardım. Köşelere yazardım, eşe dosta yazardım, sevdiğime yazardım, sevmediğime yazardım, yazmak için yazardım. Ama bugün, kendime yazıyorum. En acıklı mektup kendine yazdığınmış, bunu fark ediyorum.

Yaşlanıyorum. Benden önceki yüz-belki bin- milyarlarcası gibi. Senin gibi. Yaşlanıyoruz, beraber. Ben bunu yazarken, sen okurken.

Düşündükçe daha hızlı ihtiyarlıyorum. Olanı, olmayanı, olası olanı, direkten döneni veya hiç dönmeyeni. Ne tatlı günler, ne tatlı yaşam. Aslına bakarsan, çoğumuz tatlıyı o kadar sevmez azizim, aslında hiçbirimiz. Bu glikolik dürtüler, bize sonradan öğretilmiş! Boş ver bu defa Dostum’un tavernayı, gel bi’kere de benim balkonda içelim neyse o içtiğin. Tamam, denizi görmez öyle orta yerinden meridyenin ama bozkırda da yağmur başka kokar Akdeniz’den. Bu toprağın çatlağında yanan sırt, başka ağrır. O kadar paramız var, yanlış anlama bize göre değil ayakkabıyla bastığın halılar, hayır, yanlış anlama, halısında değiliz meselenin, temizlemesi zor oluyor halıdan o lekeyi.

Üstüne düşündükçe daha açık hatırlıyorum. Hatırlamak, en kötü şey, hele de yaşlandıkça, biliyorum. Çünkü yaşlandıkça birikiyor hatalar. Belki bu yüzden çoğu şeyi hatırlamıyor çoğu ihtiyar. Adına bir hastalık koy, ilaçlar, tedaviler ama belki de bilerek altına işer yaşlılar. Yoksa koca Mustafa, ak-pak, sakallı, vurabilseydi yumruğu masaya yer gök inler, niye bez bağlasın kıçına bu yaştan sonra? Yaşlandıkça çürüyor, kötü kokuyor, beraberinde taşıdığın bütün ölü insanlar.

Bırak azizim bu ölüm sonrası aşk masalını. Bal gibi işte, yaşlanıyoruz. Kimimiz farkında, kimimiz değil, farkında olana huysuz diyoruz, olmayana büyük münzevi. Yaşlandıkça anlıyor insan. Tanrının laneti bu. Kendi kumar oynadı da, biz n’için oynamıyoruz?

Biz, bizden önceki yüz-belki bin- milyarlarcası gibi, yaşlanıyoruz. Ni’çe Şopen’haurun çözemediği ve aslında hiç de komik olmayan ilahi komedyanın orta yerinde ve tek tırnak içinde, ‘Dante gibi’. Ne tatlı günler, ne tatlı yaşam. Aslında tatlıyı çoğumuz o kadar sevmez azizim. Tek ihtiyaç duyduğumuz birazcık imkan. Ki biz biliyoruz, eline imkan geçen, tanrının adıyla başlayıp ne alçaklıklar yapmadı!

Daha en azından 150-200 senesi olmalı insanın o taş heykelin altında yaşadığı gün batımını anlaması için. Zira bize verilen akıl ve imkan, yalnızca bu kadardı. Derken, “zaman” dedi ve daha nerde olduğumuzu anlamadan nereye gideceğimizi sorgulattı bize, takdir-i mutlak. İpin diğer ucunda ‘ihtiyarlık’ ve ‘ölüm’ varken, kimin neyi ne kadar anladığı, baştan sona muallak. Söylesene, sence bilmem kaç yüz yıllık bi’Osmanlının arkasından çöküşünü seyreden Vahdettin, vadesini anladığı an’ında benden fazla mı acı çekti, benim yaşamın vadesini anlayan an’ımdan? Onca sarı varlığın içinde, benden fazla mı hüzünlendi Firavun, “lan’ ben de yaşlanıyorum galiba” dediği o gün?

Not: YAZISININ YAYIN HAKKINI BANA VEREN S.Ö’e TEŞEKKÜRLER.

Baharı beklerken kendi hikayemi biriktiyorum. Bu bekleyişte durmak yok; birbirine doladığım kollarımı çözdüm ve adımlarıma ritm kazandırmaya çalışıyorum. Beklenen bahar geldiğinde onu tanıyabilmek umuduyla yazıyorum.

1 Yorum

  1. Yaşlanma hiçkimsenin karşı koyamayacağı bir olgu. İnsanları bazen huzurlu bir mutluluğa bazen derin bir korkuya sürüklüyorsa da herkes için geçerli olan şey, bir gün geriye bakıp yaşanan güzel günleri düşündüğünde yaşlandığındır.

Bir cevap yazın

Eposta adresiniz yayınlanmayacaktır.

*