yaban

Yaban Kitap İncelemesi – Yakup Kadri Karaosmanoğlu

Yaban deyince aklınıza ne geliyor? Ben bu kelimeyi ilk gördüğümde tabiki aklıma vahşi doğa geliyor. Fakat bu kitapta bahsi geçen “yaban”, bir insan için tanımlama. Ama öyle vahşi doğada yaşamış, hayvanlarla yatıp kalkmış bir insan için değil, tam tersine ait olmadığı bir yerde yaşamaya çalışan bir İstanbul aydınını tanımlamak için konulmuş bir kelime.

Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1889’da Mısır’da doğmuş, 1974’te ise Ankara Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde hayata gözlerini yummuştur. Yani Birinci Dünya Savaşı’nı ilk elden görmüş, Kurtuluş Savaşı’na bizzat tanıklık etmiştir. Ki romanlarında da bunun etkisini görmemiz gayet normal. Yaban romanı hakkındaki görüşlerimi sizinle paylaşacağım bu yazıda bunları göz önüne almanızı istiyorum.

Yaban, Dünya Savaşı’nda bir kolunu kaybetmiş bir Osmanlı subayının, gidecek başka yeri olmadığı için emir erinin köyünde yaşamaya başlamasını anlatıyor. Yakup Kadri bu romanı için, sanki o subay benmişim gibi yazdım bu kitabı, diyor. Ama asıl amacı o zamanın şartlarını, savaşın gidişatını bize anlatmak. Ben de Yakup Kadri’nin bu kitabını sanki bir roman gibi değil de onun anılarıymış gibi okudum.

Köyde yaşamaya başlayan bu subaya köylüler dışarıdan geldiği ve kendilerine yabancı olduğu için “Yaban” lakabını takıyorlar. Tabi kimse öyle yüzüne söylemiyor. Sadece kendi içlerinde öyle tanımlıyorlar. Kahramanımız da kendini bize Celal Paşa’nın oğlu Ahmet diye tanıtıyor. Kendi ismini çok zikretmiyor. Sonuçta roman bu karakterin anı defteri gibi.

Ne bu zırhlılardan ne bu ordudan ne sokak başlarındaki bu makineli tüfeklerden korkuyorum. Beni korkutan şey, kendi aramızdaki anlaşmazlıklar, kendi aramızdaki nifaklardır. Bizi asıl bu mahvedecek.

Kitaptan alıntıladığım bu yer, günümüzde de örnek alınıp düşünülmesi gereken bir yer.

Yakup Kadri bu romanında bizlere o zamanın köylülerinin ve aydınlarının farklarını anlatmaya çalışmış. Köylüleri bazı yerlerde cahil, bazı yerlerde sadece kendi işini yapan insanlar olarak tanıtmış. Ama değindiği öyle noktalar var ki, işte her sayfasında beni şaşırtan bu noktalar oldu. O zamanki köylü yaşamının sefilliğine, davranışlarına, kendilerinden başkasının halini anlamayışlarına dikkat çekiyor. Buna rağmen durmadan çalışmalarına, farklı farklı şeylere üzülmelerine ve sevinmelerine de değmeden geçmiyor tabiki.

Ahmet bu köylüler arasında biraz yabancılık çekiyor, o kadar insan içinde kendini yalnız hissediyor. Kendine en yakın hissettiği kişi olan emir eri Mehmet Ali ise tekrar cepheye gidince büsbütün yalnızlaşıyor, işte bu yerlerde Yakup Kadri bize köyü ve o zamanları daha derin bir şekilde anlatıyor.

Öyle derin anlatmış ki Ahmet’in aldığı Kurtuluş Savaşı zafer haberlerini sanki ben de almışım gibi hissettim. Ahmet aynı zamanda kağnılarla cepheye top ve cephane taşınmasını gözlemliyor. Bu zamana kadar bunu ben de biliyordum lakin bu durumu Yakup Kadri öyle bir göz önüne dökmüş ki o kağnılar çekilirken, günlerce zorlu yollarda o kağnılara eşlik eden köylülerin yanındaymış gibi hissediyorsunuz kendinizi.

Bu zorluğu okuyunca köylerde şu an wi-fi bulabilmek için kilometrelerce yürüyen çocukları hatırladım. Evet çocukları da anlatmış Yakup Kadri, hatta aşkı bile bu romana sığdırabilmiş. Ama anladım ki bu kitap çocuklara göre değil zaten. Nasıl 100 temel eser içine girmiş anlayamadım.

Tabi beğenmedim yerler de oldu. Yakup Kadri sanki her şey Ankara’dakiler tarafından başarılmış gibi anlatmış biraz. Tabi savaş sonrası halkı gözlemleme ve durumu çıkarma komisyonunda bulunmuş. Ama bu farklı anlatımı gerçek anlamda Anadolu bağrında Ahmet kadar bulunmadığı için olabilir.

Ayrıca açıkça söylemem gerekir ki yazar bu romanında bizlere Millî Mücadele’nin bilmediğimiz yönlerini göstermiş, bildiğimiz ama unuttuğumuz yerlerini hatırlatmış ve farkında olmadığımız noktalarını göz önüne çıkarmış. 1996 yılında da uyarlanan bir filmi varmış bu romanın. Diyaloglar neredeyse aynen aktarılmış filme.

İncelememi köyleri yağmalayan düşman askerlerini gören Ahmet’in dediği bir yeri alıntılayarak bitiriyorum:

Gözü doymak bilmeyen bir iki garp devletinin zenginleri, günde dört öğün yemek yiyecek diye, fukaranın lokması elinden alındı. Nice yuvalara kundak sokuldu, nice ev bark yıkıldı. Şimdi, Vestminster’in pembe derili lordu çatlak tabanlı Anadolu köylüsüne karşı bir sürgün avı yaptırıyor. Neresini yiyecek, bu zavallı yaratıkların? Hangisinin göğsünden, ona, bir bifteklik et çıkabilir? Hepsi de sade deri, sade kemik.

Kitap okumayı seven ve bu devirde herkesin kendine göre haklı olduğuna inanan bir şahısım. Çağ deviren fikirler üretmeye tekrar başlamamız gerektiğine inanırım. Ne demiş atalarımız: Önce eğitim!

Yorum bırakın

Your email address will not be published.

Kitap İnceleme Kategorisinde Son Yazılar

Yeşil Elmalar – Nazım Hikmet

Tesadüfen girdiğim bir kitapçıda en sevdiğim şair Nazım Hikmet’in romanlarıyla karşılaştım. “Yani sen elmayı seviyorsun diye