Kişisel Blog Tadında Çok Yazarlı Blog

Kategori Arşivi

Kitap İnceleme

Karısını Şapka Sanan Adam Kitap İncelemesi – Oliver Sacks

Kategori: Kitap İnceleme
karısını şapka sanan adam

Bir nörolog olan Oliver Sacks’ın adıyla dikkatimi çeken Karısını Şapka Sanan Adam kitabı ilk elime aldığımda ilginç bir romanla karşılaşacağımı düşünmüştüm. Kitabın arkasını okuduğumdaysa daha bilimsel bir kitap olduğunu anladım. Ama açıkçası bu kadar bilimselini beklemiyordum diyebilirim. Birçok nörolojik terimle birlikte farklı hastalıklar hakkında fazlaca bilgi bulabilirsiniz. Ancak bu demek değil ki sadece nörolojiden anlayanlar okuyabilir. Tabi ki bu konuyla ilgilenenlerin daha çok hoşuna gidebilir ancak özellikle nörolojik hastalıklara farklı bir boyuttan bakmak isteyen herkes için ilgi çekici bir kitap olacağına eminim.

Oliver Sacks, hastayı anlatırken çoğu zaman bir doktor gözüyle bakmıyor, daha çok o kişiyi anlamaya çalışıyor diyebiliriz. Nasıl hissettiğini, nasıl yaşadığını, nasıl bu duruma geldiğini, hangi süreçlerden geçtiğini ve daha birçok kişisel durumunu inceliyor ve bunu en anlaşılır şekilde anlatıyor.

Kitabın adı “Karısını Şapka Sanan Adam” olduğuna bakmayın, bu sadece bir hastanın hikayesi. İçinde 24 farklı hastanın (ve konuyla bağlantılı karşılaştırılan farklı hastaların) hikayeleri var. Açıkçası bu benim beklediğim bir şey değildi. Ben daha çok bir hastayı en başından tüm ayrıntılarıyla okuyacağımı düşünmüştüm ama bunun bir doktor gözüyle yazıldığını düşününce zaten bir doktorun yazabilecek bütün ayrıntıları yazdığını gördüm.

Hastalara sadece fiziksel olarak değil ruhsal olarak da yaklaşıyor. Nietzsche, Kant gibi filozoflardan alıntılar yaparak insan beynine sadece bilimsel olarak değil bilinmeyen birçok şeyin olduğunu düşünerek felsefik açıdan da yaklaşıyor: “Kişinin IQ’su ne olursa olsun, ruh ahenklidir.”

Sadece hastaların yaşadıklarını, iç dünyasını değil hastalık hakkında gerekli veya ilginç bilgileri de bulabilirsiniz bu kitapta. Mesela bana çok ilginç gelen bir kısmı paylaşmak istiyorum.

“Çinli bir nörolog olan Doktor Dajue Wang, Şostakoviç’in sırrının, beyninin sol ventrikülünün temporal boynuzundaki metal bir parça, yani hareketli bir şarapnel olduğunu söyler. Şostakoviç parçanın çıkarılmasına razı gelmemiştir:

“Çünkü söylediğine göre kafasını her yana doğru eğişinde müzik duyuyordu. Kafası her seferinde farklı melodilerle dolan Şostakoviç, bunları beste yaparken kullanıyordu.”

Çekilen röntgen, metal parçasının Şostakoviç başını oynattıkça beyninin müzikal lobuna baskı yaptığını görüntülemişti. Eğildiğinde duyduğu sayısız melodiyi müzikal dehasının kullanmaması imkansızdı. (…) Dr. R. A. Henson, Şostakoviç konusunda şüpheci tavrını da koruyarak şöyle demiştir: “Böyle bir şeyin olamayacağını söyleyemem.””

İyi okumalar 🙂

Sosyolojik Düşünmek Kitap İncelemesi – Zygmunt Bauman

Kategori: Kitap İnceleme
sosyolojik düşünmek

Günlük okurun seçtiği onlarca tür kitap içerisinden sosyoloji metinleri pek tercih edilmiyor. Bu durum bütün dünyada böyle çünkü sosyolojinin ne demek olduğunu bilmiyoruz. Sosyoloji; okurlar için laf salatası, sıkıcı ve bilimle alakasız metinlermiş gibi algılanıyor. Aslına bakılırsa, bu alan çok büyük ve uzun bir çalışma bölümünü sırtlamıştır. Her konu hakkında binlerce kitap ve makale, yüzlerce düşünce akımı ve yöntem bulunuyor.

Lakin sosyoloji ne demektir? İşte bu sorunun cevabını genellikle bilmiyoruz. Bilmememizin en büyük sebebi, yazarların bunu tanımlayamıyor olmasıdır. Çünkü tanım konusunda bir birlik yoktur. Dolayısıyla sosyoloji metinleri; günlük okur açısından çok tercih edilmeyen, kenara köşeye itilen bir türdür. Ayrıca sosyolojinin ne olduğunu bilmemekten ziyade ne işe yaradığını bilmemek, bu tür kitapları okumamamızın en büyük nedenlerinden birisidir.

“Sosyolojiye gelince işler çok farklıdır. Sosyolojinin çalışma alanında dev hızlandırıcılara ya da radyoteleskoplara benzer bir şey yoktur. Sosyolojik bulgu için hammadde sağlayan bütün deneyimler, sosyolojik bilgiyi oluşturan hemen her şey sıradan insanların normal günlük hayatlarında yaşadıkları şeylerdir; deneyim, bazen pratikte mümkün olmasa da, ilke olarak herkese açıktır; ve deneyim bir sosyoloğun büyüteci altına girmeden önce zaten herkes tarafından, sosyolog olmayan, sosyoloji dili kullanma ve olayları sosyolojik görüş açısından görme eğitimi almamış bir kişi tarafından yaşanmıştır.”

Zygmunt Bauman’ın kaleme aldığı Sosyolojik Düşünmek (Thinking Sociologically) isimli kitabın, sosyolojinin ne olduğu ve ne işe yaradığı sorularına cevap verebilecek nitelikte bir eser olduğunu düşünüyorum. Sosyoloji hakkında pratik olarak bilgi edinme amacıyla yazılmış bu kitap, günlük okur için güzel bir nitelikte. Akademik ve sosyolojik bir makalenin kitap hali değil. İşte bu yüzdendir ki diğer sosyoloji kitapları gibi sıkıcı değil. Bilimsel ve akademik dille yazılmış bir sosyoloji kitabından daha çok her kesimden okurun anlayabileceği tarzda yazılmış nadide bir kaynak.

Kitapta klasik sosyolojik tanımlamalar zinciri yerine günlük örnekler üzerinden gidiliyor. Mesela günlük hayatta çok olağan bir şekilde yaptığınız bir hareketi neden yaptığınızı tartışıyorsunuz. Aslında yapılan eylemler sorgulanmayacak kadar doğal eylemler oluyor. O kadar olağan ki kendiniz bile tanımlayamıyorsunuz. İşte tam olarak burada sosyoloji devreye giriyor. Sosyolojik Düşünmek, yaptığınız ve çok “olağan” eylemleri neden yaptığınızı yahut neden yapmadığınızı açıklıyor. Bu şekilde olaylara ve durumlara bakış açınız değişiyor. İşte bu yüzdendir ki sosyoloji bilimi değerlidir.

Belli değerlerin atalarımız tarafından savunulduğu bir kere kabul edildiğinde, onlar artık çağdaş eleştirilere karşı daha dayanıklı hale gelirler; o güzel eski devirler, parlak bir başarıyla olmasa bile, tarihin sınavından geçmişken, öteki değerler hala kendilerini kanıtlamamışlardır. Gelenekçi meşruiyet huzursuzluk ve endişenden başka bir şey doğurmayan hızlı değişim dönemlerinde özellikle çekici hale gelir. Şayet köktenci ve daha önceden bilinmeyen yenilik hareketleri eski ve denenmiş tarzların onarılması olarak takdim edilirse bu tür meşruiyet işe yarar; böyle bir sunuş bazen, göründüğü kadarıyla, hızlı sosyal değişim neden olduğu belirsizliği bir dereceye kadar azaltabilir ve görece güvenli, daha az sancılı bir seçim sunabilir.

Postmodernist bir yazar olan Zygmunt Bauman, toplamda 12 bölümden oluşan kitabında birçok örnek üzerinden farklı konulara değinmiş. Bu 12 bölümün başlığını buraya yazmak, kitabın genel hattını kavrayabilmek açısından anlamlı olacaktır: Özgürlük ve Bağımlılık, Biz ve Onlar, Yabancılar, Birlikte ve Ayrı, Armağan ve Mübadele, Güç ve Seçim, Kendini Koruma ve Ahlaki Görev, Doğa ve Kültür, Devlet ve Millet, Düzen ve Kaos, Hayat Uğraşına Dalmak, Sosyolojide Tarzlar ve Araçlar. Her ne kadar kitabın çevirisi iyi olmadığından dolayı bu özelliğini biraz yitirmiş olsa da samimi bir dille yazılmış. Her bölümde farklı bir örnek ve düşünce üzerinden günlük hayattan çeşitli örnekler tartışılıyor.  Yani bu kitaptan bir şeyler anlayabilmek ve keyif alabilmek için sosyoloji biliyor olmanız yahut sosyolog olmanız gerekmiyor. Ayrıca kitabın en sonunda sosyolojiye ilgi duyanlar için giriş niteliğinde bir okuma listesi de var.

Zygmunt Bauman’ın Sosyolojik Düşünmek (Thinking Sociologically) kitabını, Ayrıntı Yayınları’nın on beşinci baskısından okudum. Dilini İngilizceden Türkçeye Abdullah Yılmaz çevirmiş. Ne yazık ki yapılan çeviri pek hoş değil. Umarım ileride bir başka kişi tarafından da çevrilir. Bu olumsuz niteliğinin yanında, sosyolojiye ilgi duyan ve sosyolojinin ne olduğu hakkında bir şeyler öğrenmek isteyen herkese bu kitabı tavsiye ederim. İyi okumalar…

Amok Koşucusu Kitap İncelemesi – Stefan Zweig

Kategori: Kitap İnceleme
amok koşucusu

Yine bir Stefan Zweig kitabı… Açıkçası başlamadan önce hakkında sıkıcı olduğuna dair yorumlar duymuştum. Buna kesinlikle katılmıyorum. Diğer Stefan Zweig kitaplarını nasıl heyecanla ve hissederek okuduysam bunda da aynı şeyi yaşadığımı söyleyebilirim.

Başlarda hiçbir şey anlayamazken ve “Bunu nasıl bağlayacak acaba?” düşüncesiyle merakla devam ederken, kendini birden olayın içinde bulmak… Sadece içinde bulmak değil yaşamak. Zweig’ı okumayı bu yüzden seviyorum. Çünkü gerçekten olayı yaşıyorum. Ayrıca kitaplarının da gayet kısa olduğunu düşünürsek hiç sıkmadan, bir okuyuşluk farklı bir insan olmamızı sağlıyor bence. Yani diyeceğim o ki; kendinizi kaptırıp tek seferde bitirebileceğiniz bir kitap arıyorsanız kesinlikle öneririm.

Kitap, kimsenin asıl nedenini bilmediği bir kazayla başlıyor. Kitabın asıl kahramanı neler olduğunu bildiğini iddia ediyor ve gemide başından geçenleri anlatmaya başlıyor. Gemideki insanların sürekli gülüşmelerine ve sürekli telaş halinde olmalarına dayanamayan kahramanımız, kendini gündüzleri uyuyup geceleri ayakta kalmaya alıştırıyor. Bu şekilde kendini insanlardan uzak tutuyor. Ancak gece kendini yalnız sandığı bir anda, karanlıktan yüzünü göremediği, yalnızca bazen yanan piposunu görebildiği bir adamla karşılaşıyor. Yani Amok Koşucusuyla…

Amok şöyle bir şey: Bir Malezyalı, son derece sade, son derece iyiliksever bir insan, içkisini içiyor… orada öylece oturuyor, duygusuz, umursamaz, donuk… tıpkı benim odamda oturduğum gibi… ve birden ayağa fırlıyor, hançerini kapıyor ve sokağa koşuyor… dosdoğru koşuyor, hep dosdoğru… nereye olduğunu bilmeden

Amok’u bu şekilde tanımlayan ve kendini tam olarak ona benzeten esrarengiz adam, artık dayanamayıp yaşadığı her şeyi anlatmaya başlıyor. Başarılı ve kendi çapında bilinen bir doktorun, bir anlık gurur ve kibrine yenik düşüp nasıl pişman olduğunu görüyoruz bu hikayede. Yardım edebileceği bir insana yardım etmemenin verdiği pişmanlıkla her şeyini geride bırakıp nasıl amok koşucusuna dönüştüğünü görüyoruz. Bir doktorun çırpınışını ama geç kalışının nasıl hayatının amacı haline dönüştüğünü…

Pişmanlık insanı ne kadar değiştirebilir? Hayatını, bir insana yardım etmek uğruna hiçe sayabilecek kadar değiştirebilirmiş. Duygular ne kadar bir arada bulunabilir? Nefret, kibir, pişmanlık, yardımseverlik, belki de aşk… Bunların hepsini birlikte görüyoruz ve hissediyoruz. Ama hepsinden önemlisi bir Amok’un nasıl olduğunu gerçekten hissettim. O amaçsız, kimseyi görmeden koşmanın nasıl olduğunu, saygın bir insanın o gülünç duruma düşerken nasıl bu kadar hedefinden sapmadığını gördüm diyebilirim. Amaçsız koşu dedim ama belki de hayatında hep insanlara yardım eden bir insanın amacına koşuşudur, bilemiyorum. Amok’un nasıl bir psikoloji olduğunu ve neler hissettirdiğini anlatamam ama hissettirdiklerinin çok farklı olduğunu söyleyebilirim.

Ve son olarak: “Söz konusu başkalarının derdi olunca nasıl da hep daha zeki ve daha nesnel oluruz.”

İyi okumalar.

An Evil Mind Kitabı İncelemesi – Chris Carter

Kategori: Kitap İnceleme
an evil mind

Suç ve gizem kitaplarını okumayı seviyorsanız, bu kitapların ani dönemeçlerle ne kadar içli dışlı olduğunu da biliyorsunuzdur. Chris Carter ise saniyede 99999 dönemeç sevenlerden. An Evil Mind, Chris Carter’ın okuduğum ilk romanı. Kitaplarla bakışırken bir anda bir kitaba gözünüz ilişir ve dersiniz ya: “Buradan altın çıkacak.” Bu o kitaplardan biri oldu benim için.

İçinde barındırdığı dönemeçler o kadar çok ki elden bırakmadan bitecek cinsten. Kitap başladığı anda hikâyeye 100km/h hızla dalıyorsunuz. (Şaka değil) Kitap gerçekten küçük bir kasaba girişindeki lokantalardan birinin dışındaki talihsiz bir araba kazası ve birkaç kesik başla başlıyor. Bazı detaylar dehşet verici gelebilecek cinsten ama bu kitaptaki karakterler için tam aksine tamamlayıcı cinsten, aşırılığa kaçma yok.

“Hello, Robert.”

Başkahramanımıza gelelim: Robert Hunter. (Ne kadar yaratıcı bir soy isim) Orta yaşlarda, zeki, yalnız, atletik yapılı, hayatı ciddi trajedilere sahne olmuş bir Los Angeles cinayet dedektifi. Okurken Robert Hunter’ı değil de genç Rust Cohle(True Detective)’u karşımda görüyor gibi hissettim açıkçası. Ben okurken Hunter’ın hikayesinin bu kitapla son bulacağını düşünüyordum ama Chris Carter’ın aldığım diğer bir kitabında da Hunter bizi selamlıyor. (Hatta yazıyı yazarken öğrendim, Hunter’ lı 6.kitapmış bu)

Name calling is fort he weak. For people who lack the intellect to argue intelligently. Do you think you lack the intellect, Agent Taylor?

“Hello, Clarice.”

FBI lokantadaki “kazayı” devralıyor ve ellerinde bir şüpheli var. Şüphelinin de konuşmak için bir şartı: Robert Hunter. Hikâyeyi çok açık etmemeye çalışıyorum ama kitapta açık ara en sevdiğim bölümler Hunter ve şüpheli arasındaki sorgu sahneleri. Kesinlikle bana Kuzuların Sessizliği’ ndeki Clarice ve Dr. Hannibal Lecter arasındaki sorgu sahnelerini hatırlattı. Hunter için çizilen portre ise benim için sorgulama bölümlerini Dr. Lecter ve Clarice arasındaki o ikonlaşmış sahnelerin bile yukarısına taşıdı.

Nowhere to go.

Hunter bu zekice işlenmiş cinayetleri aydınlatmaya çalışırken aydınlatması gereken bir şey daha karşısına çıkıyor: Kendi yaşadığı trajedi. Kitabın sonlarındaki aksiyon dolu bölümler True Detective’ in 1.sezonunun yeniden bir sahnelenmesi oldu benim için. Dramatik, aksiyon ve zikzaklarla dolu finaldi.

C’est la vie.

Son olarak An Evil Mind “öldürmek” için zamanınız varsa okunabilecek bir kitap. (N’aptığımı gördünüz mü?)  Ne yazık ki kitabın bazı yerlerinde bazı kültlerle çok “benzeşmiş” bölümler var. Bu kültleri farklı şekillerde yeniden tadımlamak güzel olsa da bazen hayal kırıklığına uğratabiliyor insanı. Her şey düşünüldüğünde sanırım 3/5’lik bir kitap.

Not: Ne yazık ki yazıyı yazdığım tarih itibariyle kitabın hala Türkçe çevirisi bulunmuyor.

Son Not: Hiçbir kuralı açıklamayıp yazımı yarım saatte yazmama neden olan, üstüne beni “açıklamadığı kurallara uymadığım için” cezalandıran Nihat’a ve bu cezaya sevinen Emira’ya birer teşekkürü borç bilirim.

Ulusların Düşüşü Kitap İncelemesi – Daron Acemoğlu

Kategori: Kitap İnceleme
ulusların düşüşü kitabı incelemesi

Bugün dünya üzerinde bazı uluslar başarılı olup kendi devamlılıklarını sağlayabiliyorken bazıları sağlayamıyor. Siyasal ve ekonomik olarak milletlerin bazıları kendi kendini idame ettirebilirlerken bazı milletler ise bu konularda söz sahibi olamıyorlar. Demokrasi, hukuk, eğitim sistemleri gibi belli başlı konularda uluslar birbirlerine karşı üstünlük gösteriyorlar. Peki bu üstünlüğün temel nedeni nedir? Neden bazı uluslar başarılı olurken bazı uluslar “düşmektedirler”? İşte Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’un 15 yıllık bir çalışmasının ürünü olan Ulusların Düşüşü  (Why Nations Fail) isimli kitabı tam olarak bu soruya bir cevap arıyor.

Kitapta farklı coğrafyalarda değişik tarihlerle birlikte ülkelerin ve kurumların karşılaştırmalı bir analizi yapılıyor. Mesela Güney Kore ve Kuzey Kore. Bu iki ülke de aynı milletten oluşuyor ve aynı coğrafyayı paylaşıyor. Güney Kore oldukça demokratik, ileri sanayi ve uzay teknolojisi üretebilen, insan hakları ve özgürlüklerine sahip müreffeh bir ülke. Kuzey Kore halkı için müreffeh tabiri kullanmamız pek olası görünmüyor. Peki bu iki ülkenin sahip olduğu farklılıklar neye bağlıdır? Veyahut Güney Amerika’nın gelir düzeyi ile Kuzey Avrupa ülkelerinin gelir düzeyi arasındaki farklılığın sebepleri neler olabilir?

Kitabın genel olarak savunduğu hipotez: kapsayıcı (inclusive) ve sömürücü (extractive) kurumların ayrımına dayanıyor. Kapsayıcı kurumlarda yönetim tabana yayılmış durumda ve güçler ayrılığı, hak, hukuk, eşitlik gibi demokratik kavramlar sağlam olarak korunuyor. Sömürücü kurumlarda ise yönetimler baskıcı ve özel bir zümre elinde bulunuyor. Demokratik haklar korunmuyor ve bu ortam içinde yönetici zümre kendi iktidarını zorla sürdürmek istiyorlar. İşte bu kitabın hipotezine göre, bir ulusun yükselişi yahut düşüşü, sahip olduğu kurumların kapsayıcı yahut sömürücü olmasına bağlıdır. Eğer ülkenin kurumları kapsayıcı ise o ulus daha başarılı olacaktır. Eğer kurumlar sömürücü ise uzun vadede o ulus geride kalacaktır. Sömürücü ekonomik ve siyasal kurumlar, ekonomik büyümeyle her zaman uyumsuz olmasa bile sürdürülebilir olmaz. İşte bu yüzden sömürücü kurumlara sahip ülkeler kısa süre zarfında belli bir başarı gösterebilirseler de uzun süre kapsamında bu devam etmeyecektir.

Sömürücü kurumlar iki nedenden ötürü sürdürülebilir teknolojik değişim üretmeezler; ekonomik teşviklerin yokluğu ve yaratıcı yıkımın siyasal sonuçlarından korkulması.

Çok kaliteli bir çalışmanın ürünü olsa da benim gözüme takılan belli başlı sorunlar olduğunu düşünüyorum. Kapsayıcı-Sömürücü kurumlar hipotezi savunulurken ne yazık ki belli başlı hipotezler yanlış gerekçesiyle kestirilip atılmış. Fakat konu ulusların kaderi ve onların geleceğini inşa eden olaylar olduğu zaman, bunu tek bir faktöre yahut tek bir hipoteze bağlamanın doğru olmayacağı aşikardır. Sadece birkaç sayfa yetersiz bir açıklama ile coğrafya hipotezi çürütülmeye çalışılmış fakat bu teze karşı çıkarken yazarların öne sürdüğü nedenler pek de tatmin edici değil. Jared Diamond’un Tüfek Mikrop ve Çelik isimli kitabındaki bu gibi hipotezler çok değerlidir ve bu konuyu anlamak için sağlam bir dayanak teşkil etmektedir. Coğrafya kavramı tarihçilerin gözünde çok önemli ve değerlidir. Belli başlı iktisadi kurumlar üzerinden çıkarımlar yaparak ve olumsuz örnekler bularak bu hipotezi kestirip atmak kolay olmamalıdır ve doğru da değildir. Naçizane kanaatim, bu konularda kitabın bütüncül tarihi eksiklikleri olduğu yönündedir. Mesela kitap, Orta Doğu’nun fakirliğini coğrafyasına değil Osmanlı İmparatorluğuna bağlıyor. Bu ne yazık ki talihsiz bir tespittir ve kitabın ufkuna gölge düşürmektedir. Ayrıca kültür hipotezi ve cehalet hipotezi de tamamiyle yanlış kabul edilip yok sayılmış. Sonuç olarak hipotez dönüp dolaşıp tek nedene yani kurumların kapsayıcılığına varıyor ve alternatif hipotezler açıkçası göz ardı ediliyor.

Bütün bunların yanında Ulusların Düşüşü çalışması kesinlikle ufuk açıcı bir kitap. Bu kadar geniş örneklendirme ile karşılaştırmalı bir analiz olarak değerli bir kaynak. Ayrıca, kitabın üslubu genel kitleye hitap eder tarzda ve sıkıcı değil. Ülkelerin ve milletlerin mevcut durumları, geçmişteki dayanakları ve gelecek inşası konusunda sağlam bir fikir edinmek ve analiz yapabilmek için kesinlikle okunması gerekiyor. Fakat kitabın ayrıntılı tarihi hacminden ve mantıki temelinden ötürüdür ki birçok okurda sorgusuz bir hayranlık bırakıyor. Bu yüzden belirtmeyi çok gerekli görüyorum: ulusların durumları -kitabın tek nedenlilik havasının aksine- bir çok olguya ve şarta bağlıdır. Bundan dolayıdır ki tek bir hipotez hiçbir zaman için geçerli olmayacaktır. Bu yüzden bu konuyu anlayabilmek ve yorumlayabilmek için bir çok hipotezin sentezi gerekmektedir. (Örneğin bu hipotezin tek başına yeterli olamayacağını günümüzde Amerika Birleşik Devletleri ve Kuzey Kore örnekleriyle göstermek pek mümkündür.)

Daron Acemoğlu ve James A. Robinson’un ortaklaşa yazmış olduğu Ulusların Düşüşü isimli kitabı Doğan Kitabevi, 24. Baskı, Faruk Rasim Velioğlu çevirisinden okudum. Bu konuya ilgisi olan herkesin okumasını tavsiye ediyorum. İyi okumalar.

Sineklerin Tanrısı Kitap İncelemesi – William Golding

Kategori: Kitap İnceleme
sineklerin tanrısı

William Golding’in en çok tutan ve hakkında filmi çekilen romanı. Bu romanın belki de tutulmasının en büyük sebeplerinden biri, kolay bir dili olması ve isteyenlerin çok derin anlamlar çıkarabilmesinin yanı sıra sadece bir çocuk macerası olarak bile okunabilecek bir kitap olması bence. Her ne kadar çocuk kitabı gibi görünse de her duyguyu yaşatması ve sürükleyici olması açısından her yaştan insanın okuyabileceği bir kitap olduğunu düşünüyorum.

Kendilerini birden ıssız bir adada bulan, sayısı belli olmayan çocukların macerası. Kitabın başında ilk karşılaşan çocuklar Ralph ve Domuzcuk. Domuzcuk’un gerçek adını kitapta öğrenemiyoruz çünkü kimse merak etmiyor. Özellikle de başlarda Ralph’in onu küçümsemesi ve bunu sormamasına Domuzcuk fazlasıyla alınıyor. Daha sonra bütün çocuklar toplandığında da Domuzcuk hep ezilen ve küçük görülen olarak kalıyor. Bunun sebepleri ise Domuzcuk’un kısa, şişman, gözlüklü ve astımından dolayı zor nefes alması yüzünden fiziksel hiçbir işte yardım edememesi.

Bunların yanında en akıllıları da Domuzcuk, bunun da herkes farkında. Bu nedenle hoşlarına gitmeyen gerçekleri söylediği için de onu ciddiye almak istemiyorlar. En basitinden Ralph, denizci olan babasının onu kurtaracağından çok eminken Domuzcuk kimsenin onların orada olduklarını bilmediğini bu nedenle kısa süre içinde kimsenin onları kurtaramayacağını söylüyor. Bu da Ralph’in ve diğerlerinin hiç hoşuna gitmiyor.

Ralph’in şeytanminaresi şeklinde bir deniz kabuğunu bulup üflemesiyle çok gürültülü bir ses çıkıyor. Başta adada sadece ikisi birbirini bulmuşken, bu sesi duyan herkes bir araya toplanıyor. Ve bu ses sayesinde herkesi toplayan çocuk yani Ralph, oylama ile şef olarak seçiliyor. Ralph’in şef olmasına karşı çıkan tek kişi var, o da Jack. Jack, bir kilise korosunun şefi, acımasız derecede disiplinli ve bir şef olacaksa o kişinin kendisi olması gerektiğini düşünen bir çocuk.

Toplantıda öncelikle bir ateş yakılması ve bu şekilde kurtarılmayı beklemek kararlaştırılıyor. Ve bu ateşin sürekli yanmasını sağlamaktan Jack ve ekibi sorumlu. Ancak Jack ilk avlanma denemesini duyguları yüzünden başaramayınca hırslanıyor, bütün isteği bir domuz avlamak haline geliyor. Yüzüne boyalar sürerek ava çıkıyor ve av düşüncesi yüzünden ateşi unutuyor. Ateşin söndüğü sırada bir geminin geçmesiyle Jack ve Ralph’in arası iyice açılıyor. Jack’in bu derece kana susamışlığı ve yüzünü boyayarak duygularını susturması başlarda ne kadar çocukça gelse de kitabın tamamına bakınca çok büyük anlamlar içeriyor bence.

Bir şey daha var çocukların içinde: korku. Bu korku zamanla herkesin adada bir canavarın olduğuna inanmalarına neden oluyor. Ralph’in şef olduğu topluluktan ayrılan Jack, çocuklara et yiyebilecekleri bir şölen olduğunu duyuruyor. Canavardan korkan çocuklar avcı kişiliği olan onlara et sunan Jack’in yanına gidiyorlar. Yani herkese söz hakkı veren, kendilerinin seçtiği, kurtulmaları için ateşi sürekli yakmaya çalışan, barınakları yapan Ralph’i bırakıp; sadece korktukları için ve şölene katılmak için Jack’in yanına gidiyorlar.

Bir de Simon var. Simon içlerinde en akıllı ve korkusuz diyebileceğimiz, en tehlikeli canavarın insan olduğunu söyleyen, çocuklardan biri. Sineklerin Tanrısının etkisiyle dağa(canavarı gördüklerini söyledikleri yere) çıkıyor. Ve gördüğü ise ölü bir paraşütlü pilotun, rüzgar etkisiyle oynayan paraşüte göre kımıldaması oluyor. Yani canavar diye bir şeyin olmadığını gözleriyle görüyor. O bunu söylemek için gittiğinde kabilenin domuzları öldürmelerini kutladıkları dansın ortasına giriyor. Korkan ve dansın etkisiyle kendinde olmayan çocuklar birden Simon’u öldürüveriyorlar. İşte çocukların iyice vahşi olması için gereken son damla bu oluyor.

Hala Jack’e karşı olan Ralph, Domuzcuk ve birkaç çocuğa tüm çocuklar neredeyse savaş açıyorlar. Başlarda çok güzel yaşanabilecek, içinde her şeyi olan ada savaş alanı haline geliyor. Kitaba adını veren Sineklerin Tanrısının ne olduğunu ve bu savaş alanının sonunu da okumak isteyenlere bırakalım. İyi okumalar

1 2 3 6

Parlak Jurnal Ailesine
Siz de Katılın

Yeni yazılarımızdan haberdar olmak ve bültenimize katılmak için mail adresinizi girmeniz yeterli.

Bültenimize abone olduğun için teşekkür ederiz.

Hata! Bir şeyler yanlış gitti.

Yukarı Çık