“Dilimin sınırları, dünyamın sınırları demektir.” der Ludwig Wittgenstein.
Düşüncelerimizi zihnimizde oluştururken onları kelimeler aracılığıyla anlamlandırır ve muhattabimiza aktarırız. Bu nedenle kullandığımız kelimeler, yalnızca iletişim kurmamızı sağlayan araçlar değildir; aynı zamanda dünyayı nasıl algıladığımızı, hislerimizi nasıl tanımladığımızı ve kendimizi ne ölçüde ifade edebildiğimizi de belirler. Sahip olduğumuz kelime hazinesi ne kadar genişse, düşüncelerimizi ve duygularımızı o kadar incelikli biçimde ifade edebiliriz.
Bugün değinmek istediğim konu, aslında kendimizi ifade etme konusunda ne kadar eksik kaldığımız. Bunun temel nedenlerinden birinin ise kelime dağarcığımızın giderek daralması ve bazı kelimelerin anlamlarının zaman içerisinde sığlaşması olduğunu düşünüyorum.
Günümüzde üzücü bir olay yaşadığımızda karşımızdaki insana çoğu zaman yalnızca “Üzgünüm.” ya da “İyi değilim.” diyoruz. Oysa insan, anlaşıldığı yerde mutlu olur; anlaşıldığı ölçüde huzur bulur. Her insanın yaşadığı olay ve hissettiği acı birbirinden farklıdır. Buna rağmen “Nasılsın?” sorusuna bile çoğu zaman “İyiyim.” diyerek karşılık vermekle yetiniyoruz. Sizce yeterli mi?
Peki, neden acımızı anlatmak, derdimizi açmak ve içimizden geçenleri kelimelere dökmek bu kadar zorlaştı?
Belki de artık kendimizi ifade etmek için yeterli kelimeyi bulamıyoruz. Anlaşılabilmek için daha uzun cümleler kuruyor, aynı kelimeleri tekrar tekrar kullanıyor ve cümlelerimizin içerisine “çok”, “mükemmel”, “inanılmaz” gibi sözcükleri ekliyoruz. Oysa bu kelimeler çoğu zaman duygunun kendisini anlatmak yerine onu abartarak ifade etmeye yarıyor.
Örneğin sevdiğiniz birinden ayrıldığınızı ve büyük bir özlem yaşadığınızı düşünelim. “Özlemek” elbette bu duygunun bir parçasıdır; ancak Türkçede özlemin farklı hâllerini ve derinliklerini anlatan çok daha incelikli kelimeler vardır.
İştiyak, güçlü bir arzu ve özlem duygusunu ifade eder.
Hasret, özellikle bir kişiye, yere veya geçmişte yaşanmış bir şeye duyulan özlemdir ve içerisinde acı barındırabilir.
Firkat, ayrılık anlamına gelir.
Hicran ise ayrılığın doğurduğu derin acıyı ve gönül yarasını anlatır.
Dolayısıyla yaşadığımız duygunun niteliğine göre “Özlüyorum.” demek yerine “İçimde büyük bir iştiyak var.”, “Sana karşı derin bir hasret duyuyorum.”, “Bu firkat bana ağır geliyor.” ya da “İçimde bir hicran taşıyorum.” diyebiliriz.
Elbette günlük hayatta her zaman bu kelimeleri kullanmamız gerekmez. Mesele, konuşurken sürekli eski veya süslü kelimeler kullanmak da değildir. Asıl mesele, hissettiğimiz şeyi karşılayabilecek kelimeye sahip olmaktır.
Çünkü kelime dağarcığımız daraldıkça duygularımızı da birkaç basit kelimenin içine sıkıştırmaya başlıyoruz. “Üzgünüm.”, “Kötüyüm.”, “Özledim.”, “Çok yoruldum.” diyoruz. Karşımızdaki insan ise bazen yaşadığımız duygunun derinliğini tam olarak anlayamıyor. Hatta kullandığımız “çok”, “aşırı”, “inanılmaz” gibi kelimeler o kadar sıradanlaştı ki gerçek duygularımız bile zaman zaman abartılı algılanabiliyor.
Belki de bu yüzden yorulduk.
Kendimizi anlatmak için çok çabaladık ama çoğu zaman yine de anlaşılmadığımızı hissettik. Zamanla anlatmaktan vazgeçtik. İçimize attık, sustuk ve duygularımızı birkaç basit kelimenin arkasına sakladık. Böylece kendimizi ifade etmekten çok, kendimizi gizlemeye başladık.
Oysa kendini ifade edebilen insan, kendisiyle daha barışık bir ilişki kurabilir. Çünkü bir duygunun adını koyabilmek, onu anlamanın ilk adımlarından biridir. Bazen “kötüyüm” demek yerine “melûlüm”, “içimde bir elem var”, “tasa içindeyim” veya “bir hicran taşıyorum” diyebilmek, insanın kendi iç dünyasına biraz daha yakından bakmasını sağlar.
Ben de bunun farkına vardığımdan beri kendi ruhsal dünyama yapabileceğim en güzel yatırımlardan birinin kelime hazinemi genişletmek olduğunu düşünüyorum. Kimsenin beni her zaman eksiksiz anlamasını beklemiyorum. Fakat en azından kendi duygularımı doğru anlamlandırabilmek ve onları kendime dürüstçe anlatabilmek istiyorum.
Bu nedenle aşağıya yalnızca genel kültür amacıyla değil, duygularımızı daha incelikli ifade edebilmek için birkaç kelime bırakmak istiyorum:
- Melûl: Mahzun, üzgün, boynu bükük.
- Elem: İç acısı, gönül üzüntüsü, ruhsal sıkıntı.
- Tasa: Kaygı, endişe ve zihni meşgul eden sıkıntı.
- Vakar: Ağırbaşlılık, onurlu ve ölçülü davranma hâli.
- Sebat: Bir düşünceye, karara veya amaca bağlılık göstererek kararlılıkla devam etme.
- Kahrını yutmak: Uğranılan bir üzüntü, haksızlık veya öfkeyi içine atmak; acısını belli etmemek.
- Teselli bulmak: Üzüntüyü hafifleten bir avuntu veya huzur bulmak.
- Muhabbet: Sevgi, dostluk ve gönül yakınlığı.
- Ülfet: Bir kimseye veya şeye alışma; onunla yakınlık ve dostluk kurma.
- Ünsiyet: Alışkanlıktan doğan yakınlık ve sıcaklık.
- Müteessir: Bir olaydan derinden etkilenmiş, üzülmüş.
- Mütehassis: Duygulu, duyguları güçlü ve hassas olan.
- Sükûnet: İç ve dış dinginlik, sakinlik.
- İtidal: Duygu ve davranışlarda ölçülü olma, aşırılıktan kaçınma.
Her gün öğreneceğiniz yalnızca bir yeni kelime, bir ayın sonunda otuz yeni kelime eder. Beş yılın sonunda ise binlerce yeni kelimeyle düşünen ve kendini ifade eden bambaşka bir insan olabilirsiniz.
Bir günde aynı anda üç dil konuşabilen biri olarak, kendini ifade edebilmenin ne kadar önemli olduğunu çok iyi biliyorum. Psikoloji ve nörobilim alanındaki gelişmeleri araştırmayı seviyorum. Kendimi tanıma yolculuğumda öğrendiğim her yeni kavramın, zihnimi ve duygularımı anlamlandırmama yardımcı olduğunu fark ediyorum.
Belki de kelime öğrenmek yalnızca daha güzel konuşmak değildir.
Belki kelime öğrenmek, kendimize daha yakından bakmayı öğrenmektir.
Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey, daha çok konuşmak değil; hissettiği şeyi tam olarak karşılayan kelimeyi bulmaktır.
Konuk Yazar: Hatice Şener
