adalet dairesi teorisi

Adalet Dairesi Teorisi ve Mülkün Temeli

Kategori: Politika/Tarih Yazar:

“Adalet mülkün temelidir” sözü size ne anlam ifade ediyor?

Doğu toplumlarında devlet anlayışı adalet ile iç içedir. Adalet kavramı, bir ülkenin ve devletin devamı ve var olma şartıdır. İşte bu yüzdendir ki “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” nasihati edilmiştir. Aslına bakarsanız bu nasihat, Doğu devlet anlayışının bir ürünüdür ve kökenleri Hint, İran ve Antik Yunan medeniyetlerine uzanmaktadır. Hatta bu anlayışın en ilkel hallerini daha da eskilere yani Manu yasalarına dayandırmak da mümkündür.

Adaletle kaim olan devlet, halkı zulümden korumalıdır. Halk zulümden korunursa herkes rahatça üretim yapar, rahatça üretim yapılırsa halk daha çok üretir ve insanlar vergi verir. Sonuçta üretim yapan bir ülke ve vergi veren bir halk ile birlikte güçlü bir ordu oluşur. Böylelikle devlet de güçlü olur ve güçlü devlet ise adaleti sağlayabilecek tek varlıktır. İşte doğunun bu klasik devlet anlayışına “adalet dairesi teorisi” (circle of equity ya da circle of justice) diyoruz. Yani aslına bakarsanız, yönetilene adilane davranmanın amacı bir bakıma hükümdarlığın devamı ve korunmasıdır. Halil İnalcık: “Devlet dairesi teorisi, etik prensiplerden hareket eder, fakat son kertede amaç, sürekli siyasi egemenliği garanti etmektir” diyerek bu konuyu gayet açık bir şekilde izah etmiştir. Sonuçta halk adaletle korunmuş ve üretmeye başlamıştır. Böylelikle vergiler artmış ve hazine dolmuştur. Binaenaleyh güçlü bir ordu da dolu bir hazinenin peşinden gelmektedir. Güçlü ordu ise güçlü bir devleti ortaya koyar. İşte geleneksel ve monarşik adalet anlayışı budur. Kökenlerini Aristo’ya (Büyük İskender’e nasihatidir), İbn-Haldun’a, Nizamülmülk’e, Kaşgarlı Mahmut’a götürmek mümkündür.

Adalet dairesi teorisi ya da başka bir deyişle daire-i adalet, Osmanlı Devleti’nde de temel mekanizmaydı. Osmanlı’daki bu işleyişi en iyi şekilde Ahlak-i Alâi isimli eserinde Kınalızade Ali Efendi açıklamıştır. Zaten büyük bir imparatorlukta idarenin doğru düzgün gerçekleşebilmesi için adalet kavramı çok önemli ve sağlam bir rol oynamış olmalıdır. İslam ve Türk geleneği de bu anlayışa sıkı sıkıya bağlı kalmıştır. Adalet teorisi için bir gereklilikti diyebiliriz, adaletin kendisinin olduğu gibi.

Selçuklu veziri olan Nizamülmülk’ün (Nizam el-Mülk ünvanı artık size daha fazla anlam ifade ediyor olmalı) şu sözleri hiç şüphesiz adalet teorisini anlatıyor:

“Mülkün ve adaletin temelinde yatan düsturların başında hükümdarın ve memurların muhtesibi himaye etmeleri gelir. Bundan gayrı bir tavır takınılırsa fakir fukara meşakkat çeker. Tacirler keyfince alışverişe koyulurlarsa halkın başına dertler açarlar. Ardından sapkınlığın gelip şeri şerifin payimal olması gecikmez. İşlerin adaletle yürümesi ve İslam kurallarının yürütülmesi için şu hikayede geçen veçhile muhakkak bu mesele işin erbabına, bir hadime yahut hiç kimseden korkusu olmayan bir Türk’e emanet edilmelidir.”

adalet dairesi teorisi

Osmanlı’nın çöküş döneminde devletin kurtuluşunu arayan bürokrat ve düşünürler; Osmanlı’nın adli çöküşüne, halka yapılan zulme, rüşvetin artışına, verginin toplanamayışına, isyanlara, ordunun çöküşüne neden olan şeyin Osmanlı’nın adalet dairesinden uzaklaşması olduğunu belirtmişlerdir. Bütün siyasetnameler, layihalar ve öğütlerde bu kavramdan izler görülür. Şüphesiz, bugün baktığımıza bu düşüncenin eksik ve tek taraflı olduğunu görebiliyoruz ama bu adalet sisteminin çöküşü –her imparatorluğun başına geldiği gibi- Osmanlı’nın da sonunu hazırlayan etkenlerden birisiydi. Osmanlı Devleti’nin çöküş nedenlerini açıklayan Koçi Bey’in şu sözü aslında adalet dairesi kavramının bir özetidir:

“Velhasıl saltanat-ı âliyyenin şevket ve kuvveti asker ile, askerin ayakta durması hazine ile, hazinenin toplanması reaya ile, reayanın ayakta durması adalet ve doğruluktadır. İimdi âlem harap, reaya perişan, hazine eksiklik içinde ve kılıç erbabı da bu haldedir.”

Halkın ve yönetilen topluluğun kendilerine melek gibi yöneticiler bekleme lüksleri yoktur. Çünkü bu bir ütopyadır. Dünyada iyi insanlar vardır, kötü insanlar vardır veyahut iyi ve kötü sadece uçları temsil etmektedir. Bütün insanlar bu iyi ve kötü arasında bir yerlerde bulunmaktadır. Şunu demeye çalışıyorum: Her hükümdarın neden ülkesini geliştirmekle meşgul olmadığını sorgulayabilirsiniz. Neden yönetenler halkın refahını birincil amaç olarak görmezler? Bu aslında tarihe mâl olmuş bir sorudur. Tarihin her köşesinde siyasi iktidarın tek amacının bu olmadığı açıkça belli olmaktadır. Belli ki siyasi iktidarın ilk amacı, yönettiğinin iyiliği değil kendi devamlılığıdır. Yönetilenin refahı ise ikincil, üçüncül veyahut bilemeyeceğimiz bir sıraya itelenmektedir. Bundan dolayı iktidarlar kendi devamlılığını engelleyebilecek her türlü gelişmeyi reddedecektir, halkın ve toplumun genel refahına uygun olsa bile. Bu sorunu eğitimle çözemezsiniz, çünkü bu sorun insanlığın doğasında vardır ve öyle çözülecek gibi görünmemektedir. İşte bu yüzden “Cumhuriyet” doğmuştur. Yani bireylerin, azınlıkların veyahut çoğunlukların isteklerinden ziyade genel faydayı gözeten kanunların yani adaletin yönetimi. Aynı bunun gibi, yönetim biçimlerinde belli sistemler ve teoriler bulunur. İşte adalet dairesi teorisi de bunun gibi bir sistemi tarif etmektedir ve bizim tarihimizin en temel yapıtaşlarından birisini oluşturmuştur.

İbn Haldun’un Mukaddimesinde de adalet teorisi işlenir:

“İnsanların mallarını haksızca ellerinden almak, onların mal ve servet edinme yönündeki ümit ve beklentilerini kırar. Çünkü insanlar, nihayetinde sahip olacakları malların daha sonra haksızlık ve eziyetle devlet tarafından alınacağını bildiklerinden, mal edinmek için bir gayret ve çalışma içine girmek istemezler. Halk, adalete aykırı davranış ve hareketlerin ülkedeki boyut ve derinliği oranında çalışmaktan kaçınır. Halk, kazanç temininden uzak durulup çalışmayı azaltırsa, bayındırlık işleri durur, pazarlarda durgunluk başlar ve ülke ekonomisi bozulur.

Büyük şehirlerde, devlet haksız uygulamalarda bulunduğu halde o şehirlerin hala ayakları üzerinde durabiliyor olması seni aldatmasın.. O şehir, oldukça büyük, ileri seviyede bayındır ve tam bir refah içinde bulunduğundan, adalete ters uygulamaların yıkım yönündeki etkisi o kadar hızlı olmaz. Bu yıkımın izleri ancak belli bir müddet geçtikten sonra görülür.”

Adalet dairesi teorisinin, bir takım insanların bolca söz ettiği “Osmanlı çok adaletliydi” sözcüğünün kökenini oluşturduğu su götürmez bir gerçek gibi görünmektedir. Lakin bu fikri düşünceyi yaymak ve belki de Neo-Osmanlıcılık yapmak isteyen insanların bu kavramdan bihaber olmaları da herhalde büyük bir tezat olsa gerek. Osmanlı tarihi bilmeden Osmanlıcılık yapanları, zannediyorum, Tanzimat bürokratları görse falakadan kaldırmazlardı.

İşte, bugün mahkeme salonlarında duvara işlenmiş olan “Adalet mülkün temelidir” sözü, adalet dairesi teorisinin bir özeti ve tarihimizin adalet anlayışının bir yansımasıdır. Mülkün yani devletin temeli ancak adaletle var olabilir. Bu sözü Roma’da da görürsünüz: “Justitia regnorum fundamentum”.

Bir rivayete göre, Kanuni Sultan Süleyman’ın bulunduğu mecliste sormuşlar, “Efendiniz kimdir?” Doğal olarak herkes padişahı göstermiş, Kanuni son söz olarak, “Hayır, efendimiz köylüdür, raiyettir” demiş.

Sonuç olarak; Sümerler, Hint-İran İmparatorlukları, Roma, Antik Yunan, İslam devletleri, Türk devletleri ve bütün monarşilerin en temel devlet felsefelerinden birisi olan adalet dairesi teorisi, aslına bakılacak olursa halkın faydasını gözetmekte ve bu faydayı gözetmesiyle birlikte –tanım itibariyle- devletin de devamlılığını sağlamaktadır. Bu döngünün bir noktadan kırılması ise bu devlet felsefesinin çöküşüne yol açmakta ve bunun üzerine inşa edilen bütün sistemleri yıkmaya başlamaktadır. Osmanlı da bundan payını almıştır. “Devlet mi insan için vardır yoksa insan mı devlet için vardır?” Sorusunun cevabı, zannediyorum adalet dairesi teorisi ile birlikte daha anlamlı görünmektedir.

Kaynakça:

  1. Halil İnalcık, Devlet-i ‘Aliyye – Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar 1. Cilt, Türkiye İş Bankası Yayınları, 56. Basım (Ağustos 2016)
  2. Halil İnalcık, Devlet-i ‘Aliyye – Osmanlı İmparatorluğu Üzerine Araştırmalar 2. Cilt, Türkiye İş Bankası Yayınları, 2. Basım (Mart 2016)
  3. İbn Haldun, Mukaddime
  4. Nizamü’l-Mülk, Siyasetname, Türkiye İş Bankası Yayınları, 9. Basım (Nisan 2016)
  5. Aslı Yılmaz Uçar, Osmanlı Siyaset-Yönetim Düşün Geleneği: Daire-i Adalet’in Yönetimi (2012)
  6. Ejder Okumuş, Osmanlılar’da Siyasal Bir Kurum Olarak Adalet Dairesi (2005)

Bir Cevap Yazın

Eposta adresiniz yayınlanmayacaktır.

*