Çek Kılıcını Ey Abdülhamit!

Kategori: Genel Yazar:

Nerdesin şevketli Sultan Hamid Han?!

Feryadım varır mı bârigâhına?

Ölüm uykusundan bir lahza uyan,

Şu nankör milletin bak günahına.

Gecenin bir vaktidir ve yankılanır Sultan Abdülhamit Han'ın çığlık gibi sesleri Dolmabahçe Sarayı'nın dahi uykuya dalan duvarlarında.

"Arabacı"

   Arabacı bu sesi duyunca irkilir ve hemen sultanın odasına doğru koşar.

"Çabuk arabayı hazır et! "

 Araba hazır edilir, arabacı da başında bekleyedurur.

  Bekler de niye bekler, hele ki bu saatte, nedir bu telaş?

   Padişah bir çabuklukla odasından çıktı ve sarayın merdivenlerinden koşmaya başladı.

  Biz bekliyoruz ki o asaletli yürüyüşü ile gelsin insin merdivenlerden.

 Ama şu an ne asaleti vardı ortada ne de padişah demeye bin şahit..

  Giyindiği sabahlığa dahi sağ kolunu yerleştirememiş, yarım yamalak halde ve elinde de kılıcı. Koşuyor da koşuyor.

  Ey padişahım, bu ne acele, bu ne telaş?

Nedir sizi gecenin bir saati bu kılıkta İstanbul'un sokaklarına çıkaracak olan, nedir?

 

  Arabacı sarayın hemen önündeki arabasında beklerken gölgesinden daha hızlı olan biri arabaya bindi.

O sırada sağ kolunu elbisesine soktu hemen.

   "Sür evladım, çabuk ol…"

 

Arabacı ne olduğunu anlayamadan şaklattı kırbacı.

  Atlar koştular İstanbul' un karanlık

yollarında nereye gideceğini bilmeden, arabacı sürdü nereye gideceğini bilmeden, İstanbul bekledi ne olacağını bilmeden…

   "Sultanım… "

"Daha çabuk evladım, daha hızlı, daha hızlı…"

   Sultan kan ter içinde kalmış, bir o kadar da heyecanlı. Nedir yahu bu acele?

  Ey Abdülhamit yolun nereye!

  Dua Et Anne

Bir gün bir ana vardır ki yazıktır ona…

  Oğlu çok çirkin olduğundan kimse onunla evlenmemiş ve bu da yakmıştır yüreğini evlerinin.

 Tabi hal böyle olunca oğlu evlenmeden bir hayat geçirdiği için bunalıma girmiş ve kendini içkiye, kumara yönlendirmiş.

-"Evladım, kaç defa dedim sana şu eve içkili gelme, içme evladım, içme! "

-" Sanane be kadın, sen işine bak. Yaşlandın sen hadi namazını felan kıl! "

  Aylar geçer, yıllar geçer.Yine günlerden bir gün eve sarhoş halde gelir o çirkin yüzlü oğul.

   Bu sefer bir başka gelir.

Annesi oğlunun haline bakar, bakar da anlaşılmaz bir ifade vardır halinde.

 Gözleri bir sağa kadar bir sola.

"Benimle seviş anne. "

  Şeytan!

Ey nefis, bırak gitsin adamı. Ananın ayak altı cennet kokar!

  Sen ki bu ayaklara cehenneminle dokunamazsın, git!

  "Yavrum, ne diyorsun sen, kendine gel, ben senin annenim…"

 Ama o gözü dönmüş evlat laftan anlamaz olmuş, şeytanın ateşli elmasıyla çoktan boğulmuş.

  "Ne dediysem o, çabuk ol!"

"Peki, evladım," deyince anne susar tüm kainat kendi lisanınca. "Bari bırak da önce iki rekat namaz kılayım. "

  Ölüm demek, namusunu yitirmiş Anadolu insanı demektir.

   Ve bilinir uktesi kalmış olanların darağacında asılmadan evvel iki rekat namaz kıldığı.

    Namazını kılar yaşlı kadın. Ağlayarak başlar son duasına. Açar çizgili avuçlarını, kaldırır şimdi şaha:

-"Ey zamanın sahibi yüce Allah'ım! Sen ki hakkımda en hayırlısını bilensin. Ancak benim gönlüm bu kapıyı açtıktan sonrasına razı değil, dayanamaz!

  Sen ki ilmi ve kudreti büyük olansın! Ya beni buracıkta öldür ya da durdur akan suları Rabb'im! "

  O sırada evin kapısı çalınır.

 Padişahım Buyurlar Ola

"Sağa dön…, burda ilk sola gir,…şurası! Şu çatallı kapısı olan evin önünde dur! "

  Arabacı bir hınçla sürerken arabayı bir kırbaçla da durdurur.

  Arkaya bakar ki padişah yok. Arabacı daha durmadan padişah bir çırpıda arabadan atlamış ve evin kapısına dayanmıştı.

  Şimdi başlıyor.

Abdülhamit sertçe vurdu kapıya."Tık, tık! "

  Annesi namazını kılmak için odasına gittiğinden oğlu kapıya doğru yöneldi.

"Kim o? "

Bu sese karşılık padişah dayanamadı ve  kılıcının kabzasıyla kapıya vurdu, kırarak içeri girdi.

  Zamanın dahi ilerlemeye tenüzzül etmediği bir aralıkta kılıcını çabucak çıkardı, kaldırıp indirdi.

  Evin kapısından adamın kafası ile beraber çıktı sultan.

 Arabacı hayretler içinde kalmış ve gözlerini dahi kıpırdatamaz olmuştu. Sen ki Osmanlı padişahısın, birisinin evine izinsiz girer ve bir adam öldürürsün.

  Oysa bilir arabacı Abdülhamit'in hoşgörülü, saygılı, hem Hakk'a secde eden hem de hakkı yedirmeyen, karıncayı dahi ezmeyen bir padişah olduğunu.

  Niyeydi bu Abdülhamit'in tavrı o hal?

Biz mi yanlış bilmişiz!

 Arabacının Bitmeyen Merakı

   Günlerdir süren uykusuzluk.

Allah'ım, Abdülhamit neden öldürdü o adamı, neden yolu bilircesine tarif etti yolu da vardık oraya, kimdi o adam, padişahımız neden aceleci, heyecanlıydı, …neden Allah'ım neden, neden?

  Bütün bunların cevabını bulmalıyım.

Yine bir gece vaktiydi. Arabacı gizlice saraydan çıkmış ve sarayın en hızlı atına atlayıp yola çıkmıştı.

  Nasılsa Sultan'ı kendisi götürmüştü o günlerdir uykusundan eden olayın yaşadığı eve. Şimdi aklına mıh gibi sapladığı aynı yolda yalnız başına gidiyordu.

  İşte, o çatallı kapısı olan ev.

Atından inip hemen evin kapısına yanaştı ve tıkladı arabacı.

Karşısına yaşlı bir kadın çıktı.

-"Anacım, bir merakım var Allah için giderin. Ne olursunuz anlatın."

Yaşlı kadın şaşırmış halde çocuğu yaşındaki adamın yüzüne baktı. "Evladım, buyur ne oldu, nedir bu halin?"

-" O gece sizin evinize bir adam girip birisinin kellesini vurdu ve gitti. Ben o adamın arabacısıyım. Neden öldürüldü o adam anlatın bana."

  Arabacının bu cümleleriyle yaşlı kadın adeta yeniden doğmuş gibiydi. Bir hışımla  arabacının yakasına yapıştı ve yalvarmaya başladı.

-"Evladım, ne olursun söyle o gelen adam kimdi? Allah için söyle! "

-"Olmaz anacım söyleyemem! Eğer söylersem ve duyulursa bu yaptığım benim de başım vurulur. Sen hele anlat o gece olup biteni, duruma göre doğruysa söylerim değilse söylemem."

 Yaşlı kadın 'tamam' der gibi başını salladı ve içeri buyur etti.

    …

Târihler ismini andığı zaman,

Sana hak verecek, ey koca Sultan;

Bizdik utanmadan iftira atan,

Asrın en siyâsî Padişâhına.

 Yaşlı kadın bütün hikayeyi anlatınca başlar arabacı ağlamaya.

 "Anacım sen bilir misin o gün kapına gelen kimdir? O gelen Osmanlı padişahı 2. Abdülhamit'tir."

  Şiir bazen yazılmaz; yaşatılır.

"Padişahımız bir gece vakti uyandı ve alelacele sizin evinize sürdürdü arabayı." dedi arabacı. "Belli ki sizin duanıza yetişebilmek içindi. "

  O nasıl söz, o.

"Biz gördüklerimizle Abdülhamit'i katil zannederken göremediklerimiz de varmış!

  Sizin duanız belli ki kabul buyurmuş ve Osmanlı padişahının bir gece vakti rüyasında tecelli etmiş! "

  Ah, ah…

Arabacı her şey bittikten sonra atına atlar ve saraya gider. Hemen odasına girer ve kendini bir köşeye atar, açar ellerini semaya, kapar gözlerini Allah'a.

    Bilir duanın ehemmiyetini.

-Rabbim ya kapat gözlerimi

 ya da açtır baki olanı görebilmek için.

 Sen ki kaderlerin sahibi,

Ya Rabbi, Ya Rabbi.

2 Yorum

  1. Güzel olmuş emeğine sağlık. Akif’in ‘koca karı ile Ömer’ini okumussundur. Aynen ona benzer senin uzun cümlelerin arasına da kafiye çok güzel yakışırdı. Bir de verdiklerimizi almak istediğimiz sonuca göre bazen senin yaptığın gibi insanları fren yemiş kamyon gibi zangırdatarak veririz bazen de öyle zarif söyleriz ki belki bazıları vardır yazıyı okuyan incinirler, incitmeyiz onları yahut yanının kahramanlarının belki de meselenin açıkça konuşulmasını istemeyeceğini düşünerek yaparız bunu. Tercih yazara kalmış. Yazılarını bekliyoruz.

    • Bu uyarınız için çok teşekkür ederim.
      Zarafetin dilinize çok güzel yakıştığını görüyor ve söylediğiniz her cümlenin yazılarımı daha da anlamlı ve ahenkli kılacağını biliyorum.
      Saygılarla 🙂

Bir Cevap Yazın

Eposta adresiniz yayınlanmayacaktır.

*