Rüşvet Verilemeyen Tek Osmanlı Bürokratı: Mehmet Emin Âli Paşa
Nihat

Rüşvet Verilemeyen Tek Osmanlı Bürokratı: Mehmet Emin Âli Paşa

    İnsanoğlu hiçbir zaman nereden başlayacağını seçemedi, seçemeyecek. Hayat, sizin seçemediğiniz bir yol üzerine başlar. Seçemeyeceğiniz bir başka şey ise ölümünüzdür diyebilirim ama teknik olarak onu da seçebilme şansınız vardır. Bu noktayı bir kenara bırakırsak, elimizde olan kısım daha önemlidir. Kalan kısmı şekillendirmek her insanoğlunun elinde olan bir şeydir. Peki bu istediğiniz gibi nasıl olabilir? Isaac Newton bir meslektaşına şöyle diyor: “Eğer daha uzağı görebiliyorsam bu, benden önceki devlerin omuzlarında durduğum içindir.”

    Bahsedeceğim kişi hakkında belki okul kitaplarınızda birkaç başlık altında bir iki cümle bir şey görmüşsünüzdür ya da ciddi olmayan bir tarih kitabına Tanzimat ve Islahat döneminde adı geçmiş olabilir lakin bunu hak etmediğini söylemeliyim. Bana sorarsanız Osmanlı Tarihi içerisindeki bilinmesi, öğrenilmesi gereken en önemli devlet adamlarından birisidir. Yakın tarihin kurumlarını, akımlarını ve düşünce hayatını daha iyi kavrayabilmek için 19. yüzyıl Osmanlı’sını ve onun devlet adamlarını anlamak gerekir. Tabii ki bu talihsizin anlatacakları, onun hayatını öğrenmek için hiçbir şekilde yeterli olmayacaktır. Dönemi, durumu ve olayların derinliğini anlamak için bu kısa yazı nasıl yeterli olabilir ki?

* * * * * *

    Osmanlı’nın en bitap vakitlerinde sayısız devlet görevleri ile birlikte beş defa sadrazamlık, yedi defa hariciye nazırlığı (dışişleri) ve hatta bazen ikisini birlikte yapacak olan Mehmet Emin Âli Paşa; 1815 yılında bitkin bir evde dünyaya gözlerini açtı. Fakir bir ailenin çocuğuydu. Babası Mısır Çarşısı’nın kapıcısıydı. İleride kendisiyle kapıcının oğlu diyerek dalga bile geçeceklerdi. Kısa boylu, çelimsiz, yorgun bir vücuda sahipti. Lakin bunların önemi yoktu çünkü o zeki, çalışkan birisiydi.

Mahalle mektebinde okudu, Arapça dersleri aldı. 1830 yılında Divan-ı Hümayun katipliğine girdi (15 yaşında oluyor). Burada çalışırken 2 sene içerisinde Fransızcayı kendi kendine öyle bir öğrendi ki sonraları tercüme odasına alındı. Asıl ismi Mehmet Emin olsa da orada kendisine büyük ve yüce anlamına gelen “Âli” ismi verildi. Zannediyorum 15 yaşında katipliğe giren Mehmet Emin’e oradakiler Âli ismini boşuna vermiş olamazlardı.

Daha sonraları Viyana Elçiliği, Londra Elçilikleri, İzmir ve Bursa Valilikleri gibi birçok göreve atanacak olan Mehmet Emin Âli Paşa, devlet basamaklarını hızla çıkacak ve döneminde  sözü padişahtan bile daha çok geçen kişi olacaktır. Zaten kendisi II. Mahmut, Sultan Abdülmecid ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde yaşamıştır. Bu üç dönemi yaşayan birisinin tecrübeli olduğunu belirtmeye lüzum görmek bile abestir.

    İleriki dönemde tek dostu gibi olacak olan Fuat Paşa ile birlikte Tanzimat’ın mimarı olan Koca Mustafa Reşid Paşa’nın himayesinde yetişenlerdendi. 37 yaşında Sultan Abdülmecid ona sadrazamlık verecek, bu kadar genç yaşta sadrazam olması onu bile şaşırtacaktır. 1 ay geçmeden görevden alınacaktır.

    Devam eden süreçte ikinci kez sadrazamlık makamına getirilecek ve azledilecektir. Hocası olan Mustafa Reşid Paşa’nın ölümüyle üçüncü kez sadrazamlığa getirilecektir. Tabi bu dönem Osmanlı’nın en buhranlı dönemlerindendir. Aynı süreçte Kırım Savaşı'ndan dolayı ekonomik sıkıntılar büyük problemler oluşturuyordu. Mehmet Emin Âli Paşa’nın bu soruna bulacağı çözümlerden biri de sarayın israfını engellemek olacaktı. Sultan Abdülmecid mali sıkıntılara rağmen Çırağan Sarayı’nın yıkılıp yerine kâgir(taş, tuğla) şeklinde yeniden yapılmasını istiyordu. Âli Paşa ise buna “İnşallah hazine-i hassa yoluna girince daha iyisini yaparız şimdi sıkıntısı vardır” şeklinde karşılık verecekti. Verdiği bu karşılıktan sonra o; güneş, ufuk çizgisini bir kez aşıp eski yerine geldiğinde kendini çoktan azledilmiş olarak bulacaktı. Sultan Abdülmecid’in istediği kâgir saray; işçilerin ücretleri ödenemediğinden yapılamayacak, Abdülmecid bütün inşaat işini durduracak ve üzüntüsünden şahsına ait dört bin kese altını işçilere dağıtacaktır. (Tabii ki Âli Paşa'nın azledilmesinin tek nedeni bu olamaz.)

"Bir icraat yaptığımda Rus diplomatlarının yüzüne bakarım, eğer gülüyorlarsa devlet için kötü yapmışım demektir. Surat asıyorlarsa devlet için iyi yapmış olduğuma kanaat getiririm."

-Mehmet Emin Âli Paşa

    Âli Paşa, devletin saygınlığına son derece dikkat ederdi. Asil bir adamdı. Lakayt ve absürt hareketlere hiçbir zaman tahammül etmezdi. Sadrazam olduğu dönemler içerisinden birinde Sultan Abdülaziz kendisini gece kıyafetiyle karşılamıştı. Bunun üstüne Âli Paşa hemen dışarı çıkıp yüksek sesle -padişahın duyabileceği şekilde- mabeynciyi (bir nevi padişahın özel kalem müdürü, koruması) “Hünkarımız istirahat buyururken beni niye içeri soktun?” diyerek azarlamıştı. Buradaki ikaz, yüksek sesle azarlanan mabeynci değil padişahın bizzat kendisiydi.

    Politik ve diplomatik dehası sayesinde dünyada ün kazanmıştı. Siyasi nota yazma kabiliyetini herkes takdir ederdi. Batı’nın bütün diplomatları ona karşı saygılılardı. Fransa İmparatoru III. Napolyon keşke Âli Paşa gibi bir hariciye nazırım olsaydı diye yakınırken aynı zamanda kendi delegelerine Avrupa ile ilgili bir karar alacağınız zaman bir kere de Âli Paşa ile görüşün diyordu.

“He was one of the most zealous advocates of friendship with France and Great Britain during the reigns of the sultans Abdülmecid I and Abdülaziz.” (Sultan Abdülmecid ve Abdülaziz dönemlerinde Fransa ve Büyük Britanya ile dostluk kurulması gerektiğinin en gayretli savunucularından birisiydi.)

-Encylopedia Britannica

    Diplomaside kullandığı Fransızca bütün diplomatlarca hürmetle karşılanacaktı. Ünlü bir Fransız edebiyatçısı, şairi ve politikacısı olan Alphonse de Lamartine; Âli Paşa’nın Fransızcasının bu kadar iyi olmasının nedeninin Fransa’da okuması olduğunu söyleyecekti. Kendi kendine, yoksulluk içinde öğrendiği Fransızcayı bir tarafa bırakırsak, Lamartine bu sözü söylediğinde Âli Paşa’nın Fransa’yı görüp görmediği bile şüphelidir. Fransızcasından dolayı onu gören diplomatlar Türk olduğuna ihtimal dahi vermezler.

    1856 Islahat Fermanı’nın baş mimarıydı. Gayrimüslimlere birçok haklar tanımıştı. Bu politikası aslında Osmanlı’ya karşı dış müdahaleleri engellemek içindi. Lakin bu hakların verilmesiyle etrafında büyük bir muhalif çevre oluştu ve ağır eleştirilere maruz kaldı. Denilebilir ki dönemin ikinci ismi olan Fuat Paşa’dan başka dostu yoktu.

    Kırım Savaşı’nı sona erdiren 1856 Paris Antlaşması’nın en etkili ismiydi. Bu antlaşmada Osmanlı’yı resmen o zamanın Avrupa Birliğine sokmuştur. Osmanlı Devleti Avrupalı devletlerden sayılacak ve toprak bütünlüğüne saygı duyulacaktı. Paris Antlaşması’na Osmanlı’nın imzasını atan Âli Paşa, kapitülasyonları da kaldırmaya çalışacak lakin başarılı olamayacaktır. Ayrıca yabancı sermaye girişini engellemeye çalışacaktır. Önceden çıkan ve kendi eseri olan Islahat Fermanı’nı bu antlaşma ile Avrupalı devletler tanıyacaktır.(Bu yüzden ağır eleştirilere maruz kalacaktır.) Gayrimüslimlere haklar tanıyarak diğer devletlerin Osmanlı’nın iç işlerine karışmasını engelleyeceği düşüncesiyle bir Osmanlıcılık siyaseti güdüyordu. Bu politikası dönemin çoğu siyasetçisi tarafından son derece ağır olarak eleştirilecekti. Hatta onun hocası ve Tanzimat’ın kurucusu olan Mustafa Reşid Paşa bile kendisini sertçe eleştirecekti.

1856 yılında imzalanan Paris Antlaşması'nın katılımcıları. Ayakta soldan 5. kişi Osmanlı'nın o dönem Paris Elçisi Reşitpaşazade Mehmed Cemil Paşa (ilginçtir ki Âli Paşa'nın hocası olan Koca Mustafa Reşid Paşa'nın oğludur), oturanlar arasında soldan 2. kişi ise Mehmet Emin Âli Paşa. Zaten Osmanlı bürokratları festen dolayı hemen göze çarpıyor 🙂

Aynı yıl sadrazamlıktan azledilecek, 2 yıl sonra tekrar sadrazamlığa alınacaktır. Kırım Savaşı'ndan dolayı ortaya çıkan ekonomik problemleri çözmek adına yeniden saray harcamalarını kısacak ve bu yüzden bir kez daha azledilecektir.

–Güzel bir Ayrıntı: Ülkesi Almanya’dan Osmanlı’ya kaçmış olan Ludwig Karl Friedrich Detroit ismindeki küçüğü Mehmet Emin Âli Paşa himayesine almıştı. Sonraları Müşir Mehmet Ali Paşa olarak tanınacak olan bu Osmanlı generalinin torunları ileride İstiklal Harbine katılacak (Ali Fuat Cebesoy), Türk şiirinde çığır açacaklardır (Nazım Hikmet, Oktay Rifat). Bunun gibi güzel olan ayrıntılara sadece bakmasını bilenler ulaşabileceklerdir…

    Abdülmecid’in ölümünden sonra Sultan Abdülaziz’in tahta geçmesiyle tekrar sadrazamlığa alınacaktı.   

    Sırbistan ve Girit meselelerini çözmeye çalışmıştır. Hatta Girit meselesinde sorunu çözmek için bizzat bölgeye gitmişti. Sırbistan’daki çözümü nedeniyle de ağır eleştirilere maruz kalmıştı. Girit problemini son derece uzlaşmacı tavırlarıyla çözmeye çalışmış, Hristiyanlara devlet memuriyetinde öncelik tanınmasını istemiş, birçok taviz vererek bölgedeki Rum isyanı ve Yunan kışkırtmalarını durdurmuş, Avrupa’nın işe karışmasını engellemiştir. Lakin verdiği büyük tavizlerden dolayı çok ağır eleştirilere maruz kalmıştır. Ziya Paşa yazdığı şiirde Âli Paşa’yı resmen yerin dibine sokmuştu:

“Sadr-ı Âli zamane ne yapardı acaba Köprülü-zade şu hengamede sağ olsa idi. Kapıcı-zade ile farkı budur kim Köprülü'nün, birisi almıştı diğeri verdi Girit’i"

Tavizkâr dış politikası nedeniyle Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi gibi isimlerce eleştirilecekti. Daha sonraları Âli Paşa’nın çıkaracağı bir kararnameden dolayı bu muhalifleri Fransa’ya kaçacaklardı.

    Aslında bütün ömrü boyunca gayri-müslimlere haklar vermeye çalışarak iç siyaseti bağımsızlaştırmaya çalışmış, dini ve ekonomik konularda bağımsız bir Osmanlı düzeni kurmaya çalışmıştır. Yani Osmanlıcılık politikası gütmüştür.

    Fakat bırakın bütün muhalifleri, kendi padişahı olan Sultan Abdülaziz bile onu sevmiyordu. Âli Paşa ise çok yalnızdı. Etrafında yeterli kadro yoktu. Tabiri caiz ise bütün devletin yükü kendisiyle Fuat Paşa’nın omuzlarına yüklenmişti.

    Bunca ağırlık ve yükün altında kalan, sayısız devlet görevlerinde uğraşan Mehmet Emin Âli Paşa, 1871 yılında yani 57 yaşında hastalanıp veremden yatağa düşecek ve aynı yıl vefat edecektir.

    Süleymaniye mezarlığına gömülecektir. Cenazesinde “Nasıl bilirdiniz?” sorusuna tek bir kişinin bile ses çıkarmadığı Mehmet Emin Âli Paşa’nın değeri sonraları anlaşılacaktır.

    Bütün eseri boyunca Âli Paşa’yı eleştirdiği “Zafername Tahmisi ve Şerhi” eserinin yazarı Ziya Paşa; mezarı başına gelip saatlerce ağlayacak, duyduğu hicaptan ötürü ailesine sahip olduğu altınlardan verecektir.

    Ölümünden sonra Otto von Bismarck -belki onun marifeti bana da geçer diye- Âli Paşa’nın yazı takımlarını (hokka) satın alacaktır.

Onun ölümüyle Tanzimat devri sona erecek ve II. Abdülhamid dönemi başlayacaktır.

    Bugün bile; yürüttüğü siyasi politikayı sevenleri olduğu kadar sevmeyenleri de bulunan Mehmet Emin Âli Paşa'nın dehasını, kabiliyetini ve başarısını hiç kimse inkâr etmeye cüret edemeyecektir.

    Bir İngiliz elçinin ifadesiyle “Rüşvet verilemeyen tek Osmanlı bürokratı” olan Mehmet Emin Âli Paşa’nın Osmanlı’nın en buhranlı dönemlerinde 57 yıllık hayatına bu kadar çok işi sığdırmış olması insanı hayretler içerisinde bırakmalıdır…

Kapak görseli: Edouard Dubufe, Congrès de Paris Tablosu, 1856 Yılı Paris Antlaşması. En sağda Mehmet Emin Âli Paşa oturuyor. (tam çözünürükte görmek için tıklayın)


Önceki: Adsız Sonraki: Bir Kelam Bin Dert Nedir?

Yorum yok

Yorum Bırakın!

Yorum bırakın