1. Abdülhamit’in Ölüm Nedeninin Günümüze Yansımaları
Nihat

1. Abdülhamit’in Ölüm Nedeninin Günümüze Yansımaları

    Her milletin kendine has karakteristik özellikleri vardır. Bu özellikler genelde o milleti ya yukarılara çıkarır ya da yerin dibine batırır. Tarihi derin köklere sırtını dayamış milletlerin kesin sınırlarla çizilmiş özellikleri bulunur. Bu kendine has özelliklerin unutulması, yanlış düşünülmesi veya uydurulması ise o milleti ziftin içerisine sokmaya yetecektir. O millet, kendi tarihini bile yorumlamaktan aciz olacaktır.

    Öyle bir cahilliğimiz bulunuyor ki tarih hakkında… Bizi yerin en dibine kadar çamura batırmış bir başka konu da bu. Başka milletler geleceği planlarken kendi geçmişlerinden, farklı coğrafyaların tarihinden yararlanıyorlar. Biz ise -bırakın başka coğrafyaların tarihini- kendi tarihimizi bile bilmiyoruz. Kendi tarihimiz hakkında apaçık ortada olmasına rağmen bilinmeyen bazı şeylere göz atalım:

    -Mesela size şunu söylemek istiyorum. Osmanlı tarihinde en sevilmeyen padişah kimdi(kendi döneminde)? Zannediyorum tahmin edemediniz. “Sultanü’l Berreyn ve Hakanü’l Bahreyn” Fatih Sultan Mehmet’ten başkası değildi. Arapça, Farsça, İbranice, Slavca, İtalyanca gibi birçok dil bilirdi. Kendisinin doğu dillerini geçiyorum Antik Batı dilleriyle bile hukuku vardı. Büyük İskender Tarihini kendi dilinden okurdu. Yunanca ve Latinceyi dahi bildiği artık tarihi bir gerçektir. O kadar zekiydi ki Batı’nın onu durdurması zehir ile olmuştur. Zannediyorum ölümü, bazı tarihçilerin de dediği gibi İtalya seferi planlarını son ana kadar gizli tutarken biri tarafından öğrenilmesi sonucu zehirlenmesiyle olmuştur. İlber Ortaylı’nın da dediği gibi bu olay gayet mantıklıdır çünkü o dönemde zehir ilmi hakkında en bilgili olanlar İtalyanlardır ve Fatih’in hayali olan Roma’nın devamı için fethi gerekli kalmış olan tek toprak parçası İtalya’dan başkası değildir. Bu konumuz değil ama size Fatih’in nasıl bir deha olduğunu anlatmaya yetecektir. Neden en sevilmeyen olduğuna da giriş yapmak istemiyorum ama tarihçilerin hemfikir olduğu bir konu vardır, o bir “Rönesans Hükümdarı”dır.

    -Günümüzde sıkça Latin harflerine geçmemize saydıranlara soruyorum. Latin harflerine geçmemiz gerektiğini ilk kim söylemiştir? Atatürk mü? Çok yanılıyorsunuz. Bir başka Cihan Hükümdarı 2.Abdülhamit’ten başkası değildir.

    -Başka milletlere ait hayranlıkla izlediğimiz istihbarat kuruluşlarının atasını kim kurmuştur? Çok uzakta aramayın. Nizamülmülk’ten başkası değildir.

    -Ya da Musul gibi bir yerin herkes tarafından vatan toprağı görülürken asıl vatan toprağı olan Rumeli’nin hiç sözünün bile geçmemesi de yine tarihe olan bilgisizliğimizi göstermiyor mudur?

Bu liste uzar gider fakat değerli sabrınızı zorlamak istemiyorum.

    Bir başka konu ise herkesin bir Osmanlı aşığı olup hiçbir şey bilmemesi. İlk büyük 9 Mareşal Padişahtan gerisini bilen yok.(Ondan bile şüpheliyim) Belki II. Abdülhamit, belki biraz da Sultan Vahidettin. Kime sorsan en büyük padişahımız sultan II. Abdülhamit. Lakin birçok tarihçinin ittifakı olduğu üzere Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra gelen en büyük Padişah II. Mahmuttur. Nam-ı diğer gavur padişahtan bahsediyorum. Yani Modern Türkiye’nin temelini atan II. Mahmut’a gavur demişiz. Bu, daha önce bahsettiğim İki Karanın ve İki Denizin Hükümdarı’nın neden sevilmediğini özetler herhalde. Mesela I. Abdülhamit’i bilir misiniz? Peki ya nasıl öldüğünü?

III. Ahmet’in oğlu olan I. Abdülhamit, kardeşinin başlatmış olduğu yenilikçi hareketleri takip etti. Reformlar yaptı, Yeniçeri Ocaklarının ıslahıyla uğraştı, birçok mimari eser yaptırdı, Ruslar ile ciddi bir kavgaya tutuştu. Asıl anlatmak istediğim en başta dediğim gibi bizim eskiden kalma bir etnik özelliğimiz olacak. I. Abdülhamit, devletin en küçük sorununu kendinden bilip bununla dertlenirdi. Ömrü hayatı boyunca Ruslar, Kırım, İngilizler ve Prusyalılar, Eflak-Boğdan sorunlarıyla uğraştı ve hepsinden gelen kötü haberler kendisini derinden etkiledi. Belki de bizi bir zamanlar yukarılara çıkaran milli özelliğimiz olan hisli ve düşünceli olmaktı. Günümüzde bunu kaybettik.

Ukrayna sınırları içerisinde Osmanlı’ya ait Özü Kalesinin muhteşem savunmasına rağmen çok üstün Rus ordusu galip geldi. Ruslar kaleyi ele geçirdikten sonra içeride bulunan bütün çocukları ve kadınları da kılıçtan geçirdiler. I. Abdülhamit, bu olayın başbakanlık raporunu(sadaret arizası) okurken o kadar hüzünlendi ve kendini o kadar sorumlu tuttu ki beyin kanaması geçirip öldü. Hakan olarak can güvenliği sağlayamadığı için vicdanı dayanamadı. Yılmaz Öztuna bu olay için “Adamın basbaya ar damarı çatlamıştı” şeklinde anlatır. Gerçekten de öyledir, Gazi ve Islahatçı I. Abdülhamit’in bu olaya yüreği dayanamamış ve ertesi gün hakkın rahmetine kavuşmuştur.

    Gel gelelim tek aç varken tok uyumayanlardan, halk fakirken kendini sorumlu tutanlardan, tek dirhem devlet kasasından harcamayanlardan, kendi sorumluluğunda olan masumların katlini öğrenince “ar damarı” çatlayanlardan bugünlere geldik. Evet, artık düzenli olarak gözümüzü felakete açıyoruz ama kimsenin ar damarı çatlamıyor. Kimse sorumlu değil. Bu günlere geldik ve özümüzü unuttuk. Belki de özümüzü unuttuğumuz için bugünlere geldik. En başta söylemeye çalıştığım bu idi. Belki de bizi yukarılara çıkaran bu milli karakterdi fakat şimdilerde bu karakter tarumar olmuştur. Herkes dilinde bir tarih sevdası tutturur amma dilden öteye beyine geçmez. Dehşetli felaketler içinde yüzsek dahi yüzü kızaran bulunmaz… Benim boş laflarımı es geçiniz, gelin Mehmet Akif Ersoy’u dinleyelim: “Son ders-i felaket neye mal oldu? Düşünsen: Beynin eriyip yaş gibi damlardı gözünden!”

ayraçGünümüze Yansımalar Yazı Serisi:

1) 1.Abdülhamit'in Ölüm Nedeninin Günümüze Yansımaları

2) Yugoslavya'nın Dağılmasının Günümüze Yansımaları

3) Takiyüddin Rasathanesi'nin Günümüze Yansımaları

4) Hasip Efendi'nin Maaşı ve Günümüze Yansımaları

ayraç


Önceki: Passengers – Uzay Yolcuları Sonraki: İbrahim Peygamber’in Sofrası

  • Alkılınç
    Alkılınç 31 Ocak 2017 at 10:22

    Tarih ve Eleştiri tarzında yazı nedir ? Nasıl yazılır konulu çalışma tebrik ederim hocam ellerinize sağlık

    • Nihat
      Nihat 31 Ocak 2017 at 11:36

      Ben teşekkür ederim Alkılınç hocam.

  • Nogay
    Nogay 31 Ocak 2017 at 11:48

    Gercekten harika bi yazi yazmissiniz cok begendim bir de mehmet akif demisken mehmet akifin ingiliz ajani denilen seyh abduh un dusuncelerini desteklemesi ve kandirilmasi hakkinda yazi yazabilir misin tesekkurler

    • Nihat
      Nihat 31 Ocak 2017 at 13:28

      Teşekkür ederim. O konu hakkında çok bir malumatım yok ama Mehmet Akif Ersoy’un o dönemin sağlam bir muhalifi olduğunu unutmamak gerekiyor. O dediğiniz insanla ilgili de kitap araştırması yapılması gerekiyor. İnternette bulunan bilgilere baktığımızda kaynaksız ve uç bilgilere ulaşıyoruz yani öyle iki üç yazı ile anlaşılacak bir durum gibi görünmüyor.

  • Nogay
    Nogay 31 Ocak 2017 at 13:46

    Bu konu hakkindaki yazilar dediginiz gibi gercekten kaynak olmadan yazilmis ve bilgi kirliligi var ilerleyen zamanlarda kaynakçalı ve detayli bir yazi yazmanizi tavsiye ederim. Gercekten cok yararli bir yazi olacagini dusunuyorum. Basarilar

    • Nihat
      Nihat 31 Ocak 2017 at 14:08

      Tavsiyeniz üzerine ilerleyen süre içerisinde bir kaynak araştırması yapabilirisem eğer neden olmasın 🙂 Tekrar teşekkür ediyorum.

  • Acizane
    Acizane 1 Şubat 2017 at 18:41

    Soluksuz okudum, emeğinize sağlık

    • Nihat
      Nihat 3 Şubat 2017 at 21:34

      Çok teşekkür ediyorum.

  • Selim Berke Köse
    Selim Berke Köse 4 Şubat 2017 at 18:56

    Sizce latin alfabesine geçilmesi çok ani ve hızlı olmadı mı? Bu eleştiriler hakkında ne düşünüyorsunuz

    • Nihat
      Nihat 4 Şubat 2017 at 19:53

      Bu birazcık zor bir nokta. Yani bir düşünün derim, çok ani ve hızlı idi ise uygun vakti ne zaman olabilirdi? Ben bir vakit bulamıyorum. Sonraki dönemlerde geçilmiş olsaydı bu sefer geç mi kalınırdı? Biz İngiltere gibi bir dönüşüm yaşamadık. Yani ortada bir reformlar silsilesi değil bir inkılaplar örgüsü vardır. Sonuç olarak bu bir harf reformu değil bir harf inkılabı olduğundan dolayı zaten doğal olarak ani ve hızlı olması gerekiyordu. Yani bunu yapan kadrolar "biz şunu mu yapsak-bunu mu yapsak-biraz beklesek mi" şeklinde iki arada kalmış insanlar değiller. Akıllarına ne koymuşlar ise yapmışlar. Öyle olmasalar idi zaten Türk İnkılabı bu şekilde gerçekleşmezdi. Geç mi erken mi sorusunun cevabı çok çok zor dediğim gibi. Buna tam cevap veremeyeceğim o yüzden.

Yorum bırakın