Menevişlenen Rüya

in Deneme/Edebiyat Yazar:

Sabah yüzüne vuran güneşle uyandı. Kollarını iyi yana açtı, dünyayı kucaklayacakmışçasına gerindi. Yıllardır çocuk bekleyen bir ailenin doğan çocukları gibi çarçabuk doğdu gün. Gece aymaz görünen gün aydı. Baba karınca, ekmek aslanın ağzında diyerek bir büyük çekirdek sırtlandı. Küçük kedi, yakalamayacağı kuşların peşine düştü. Kuşlar kırıntıların, ağaçlar suyun peşine düştü. Sürekli bir şeyler bir şeyleri kovaladı. Gün geceyi kovaladı. Öğle akşamı, akşam sabahı kovaladı.

Pencereyi açtı. Gözleri acıyana dek gökyüzüne baktı. Birbirini kovalayan ama hiçbir zaman kavuşamayan bulutları izledi. Bulutlardan birisi dursa, arkasına baksa, bir an gitmese tüm bulutlar birbirine kavuşacaktı. Bir bulut kavuşmak istediği buluttan vazgeçse belki de hemen hemen tüm bulutlar birbirine kavuşacaktı. O bir buluttu belki bilemedi. O bir buluttu belki de sevdasından vazgeçemedi.

Birbirine kavuşamayan bulutları, içini ısıtmayan güneşi, durgun bir hayat istediği için esmeyen rüzgarı, camı kapatarak ötesinde bıraktı. Keşke dedi, hayatımızı etkileyen kişileri ruhumuzun penceresini kapatarak dışarıda bırakabilseydik. Peki ya mümkün müydü? Unutabilseydik ya da unutsaydık, unutamadıklarımız der miydik?

Birkaç aydır başında birçok dert vardı. Son günlerde her şey üst üste gelmeye başlamıştı. Dün o kadar çok bunalmıştı, sıkılmıştı ki hava almak için dışarı çıktı. Kafasının içindeki asla susmayan seslerden kurtulmak için kalabalıklar arasında yürümeye başladı. Birbirine bağıran insanlar, kavga eden çiftler, dayak yiyen çocuklar gördü. Belki güzel şeyler de vardı ama o sadece bunları görüyordu. İstemsizce attığı adımlar sanki yerdeki kaldırım taşlarından biriydi. Yolun üst geçitle bağlanan sonu geldiğinde, hiç düşünmeden üst geçide çıktı.

Bir fikir geldi aklına. Fikir dile geldi. ‘’Ben her şeyden kurtulmanın çaresiyim.’’ Bu, bir anda anne şefkati gibi gelen fikre kandı. Korkuluklara doğru yaklaştı. Aşağı baktı. Fikir, üzerinde çok düşülmezse cazip sayılırdı. Dışarıda bahar havası vardı. Çevrede çocuk yoktu. Ölmek için güzel bir gündü. Kafasını eğip son kez aşağı baktı. Bir yere takılmamak için aşağısını kolaçan etti. Sarı ince bir zarf ilişti gözüne. Üst geçidin alt kenarlığını yapan iki demir arasına sıkıştırılmış bir zarf…

Kendiyle yaptığı kısa muhasebenin ve üstüne çok düşünülmemiş fikrin, hayal aleminden gerçeklerin içine çıkacağı sıra ortaya çıkan bir zarf. Zarfın içindekine olan merakı, her şeyden kurtulma düşüncesinin önüne geçti. Eğilip zarfı aldı. Açmak için yeltendi ancak biraz daha merak etmek istedi. Şu merak denen illet bizi hava gibi su gibi hayatta tutuyormuş meğer, diye geçirdi içinden. Gerisin geriye geri dönerek evin yolunu tuttu.

Eve geldiğinde iyice sabırsızlanmıştı. Bir yandan zarfı avucunda sıkıyor bir yandan açıp okumak istiyordu. Bu sarı zarf, o tam boğulmak üzereyken tutunduğu tahtası olmuştu. İçinde bir kağıt olduğu belliydi. Hatta birçok kağıt vardı. İçinde ne yazdığını bilmiyordu ama bilmezken bile bu zarf hayatını değiştirmeye yetmişti.

Halının bir köşesine ilişti. Zarfın buruşturduğu kısımlarını düzeltip, düzgünce açtı. İçinde birkaç sayfa kağıt vardı. Kurşun kalemle yazılmış mektubun, başlangıcı diye düşündüğü sayfayı okumaya başladı:

‘’Yaşanmış baharların sonunda gördüm onu. Bir eylül akşamı gördüm. Tam gece olacaktı, hafiften yıldızlandı gökyüzüm. Onu gördüm. Günüm aydı. Gecem güneşlendi. Yıldızlar güneşe değecek gibi gökyüzünde menevişlendi. Nokta nokta olan yalnızlığım üç noktayla derinleşti. Üç noktayla sevdim. Üç noktayla sahiplendim. Söylemek istediğim uzun cümleler üç noktada gizlendi…

İnsanlar sevdikleriyle birlikte vakit geçirirken, ben her şeye uzak kaldım. Ben de uzaktan bir kadını sevdim. Uzaktan uzağa bir şey sevilecekse eğer bir kadını sevmek derdim elbette. Bir kadını sevmek üstüne yüzlerce söz söyledim geceye. Onlarca yüzle baktım aya. Şu bitmeyen hikayemi güzel bir sonla masal kıldım.”

İnce bir kağıda yazılmış mektup böyle başlıyordu. Satır başında kelimeler okunaklı da olsa, eğri büğrü duruyordu yazılar. Sanki yazan kişi yürürken yazmış gibiydi. Sadece dudaklarını kıpırdatarak, içinden okumaya devam etti:

”Onu daha önce hiç görmemiştim. Ama son birkaç aydır adını çok duymuştum. Her duyduğumda daha çok sevmiştim. Hayalimde tuttuğu köşeye, ona yüklediğim duygulara her gecen gün daha çok aşık olmuştum. Onu hiç görmediğim ve tanımadığım halde her gün daha çok bağlanmamı ise şuna bağlıyordum: Birisi tarafından sevilir olmak. Elbette çevremde beni seven insanlar vardı. Ama kardeş sevgisi, arkadaş sevgisi ya da anne sevgisi gibi değil. Bir kadının bağlı, tutkulu, gece uyurken düşünceli sevgisine açtım. Böyle düşünmeme bir başka sebep de o olmazsa olmaz diye değildi bu sevgi. Mesela onun bir sevdiğinin olduğunu öğrendiğimde bir başka kadında da arayabilirdim bu sevgiyi. Peki neden o diye düşündüm. Çünkü bazı tesadüfler insanın kaderinde dönüm noktalarıdır. Çünkü o sevginin, o aradığım sevginin en güzel tesadüfü onda gizliydi. Bu sevgiyi hiç görmemiştim. Belki de bundan dolayı onu hiç görmeden bu kadar bağlandım ve üstüne üstlük sevdim.

Böylece sadece adını bildiğim, uzaktan çekilmiş bir fotoğrafını gördüğüm bir kadını uzaktan uzağa sevmeye başladım. Her gece, ümitsizliğe düştüğüm her olayda kendime hakim olamayarak gizli gizli onu daha çok seviyordum. Arkadaşlarımla gezdiğim her yerde sadece yakın arkadaşlarıma bakıyor. Tanımadığım bir kadının meraklı bakışlarından dahi utanıyordum. Benim için tanımak istediğim bir kadın vardı. Yanımda ki arkadaşlarıma ondan bahsediyor. Olması beklenen bir olayın başkasına anlatılınca olmamasından korkmak yerine, hiç başlamamış hikayemizi yaşanmış gibi anlatıyordum. Zaten kolay inanan birisi olduğum için doğrusunu bildiğim halde bu hayale tamamen inanıyordum. İşte böylece, seninle hiç tanışmadan kalbimde tuttuğun köşe büyüdü. Sen kendi hayatını yaşarken, bir yandan da benim içimde benimle bir başka hayat yaşıyordun. Hem böylece bizi kimselerin görmediği ağaçlı sokaklara, tenha beldelere gidiyor. Bizi üzecek şeylerin yanından, benim kafamın içinde de olsa uzaklaşıyorduk. ‘’

Zarfın içinden diğer sayfayı çıkardı. Tam okumaya başlayacağı sıra, zorla güldürülmeye çalışılmış bir kuş gibi kapının zili çaldı. Devam etmek istedi. Ancak gerçek olmayan kuşların bu ızdırabını sonlandırmak için mektubu iyice bellenmiş eklem yerlerinden tekrar katlayarak zarfa geri koydu ve kapıyı açmaya gitti.

Şu büyük şehirlerin bitmeyen trafiği gibi gönlüm. Her sabah her akşam, seni düşünmek için başladığım mesai saatlerine yakın sıkışıyor kalbim. Kocaman dünya küçülüyor içimde. Sığamıyorum. Bu bir hikaye midir bilinmez ama kozasından erken çıkan kelebek gibi daha yeni başlıyor her şey. İlk başta çelimsiz adımlar attık. Tuttuğumuz nefesi sakladık. Bir günlük yaşayabilmek için yıllarca çalıştık. Hakkımız sanıyorum bu hikayeyi anlatmak. Bizim de hakkımız.

Tiyatro izlemek, unutulmayan dünya klasikleri okumak, yemek yemek başlıca sevdiğim şeylerdir. Bunun yanında; gülmenin, en azından gülümsemenin bir ihtiyaç olduğunu erken yaşta fark ettiğimden ötürü bol bol gülerim. Yazdıklarım, bir şairin dizesi gibi kısa ve anlamlı olsun isterdim ama uzun uzun hayal edip uzun uzun gece yazmalarını severim.

Bir cevap yazın

Eposta adresiniz yayınlanmayacaktır.

*