Kirazın Tadı (Taste of Cherry) Film İncelemesi

4

 Acımı anlayamazsınız çünkü hissettiklerimi hissedemezsiniz…

İran’ın en meşhur 3 yönetmeni kim diye sorsalar herhalde sırasıyla; Abbas Kiyarüstemi, Mecid Mecidi ve Asghar Ferhadi isimleri sayılır. Üçü de uluslararası pek çok ödül almış ve özgün “İran sineması” perspektifini dünyaya kazandırmış yönetmenlerdir.

Özellikle Nuri Bilge Ceylan’ı etkileyen en önemli yönetmenlerden birinin Abbas Kiyarüstemi (1940-2016) olduğunu, Ceylan’ın filmlerindeki pek çok referans sahneden anlayabilmek mümkündür. Abbas Kiyarüstemi’nin aynı zamanda fotoğrafçılık geçmişi de bulunmaktadır. Bu sayede filmlerine anı hissetmenizi sağlayan derin sanatsal dokunuşlar da eklediğini görmekteyiz. Öyle ki sadece bir sahnede, pek çok detayı aynı anda göstermeyi başarabiliyor.

İran sinemasına iz bırakan Kiyarüstemi genellikle 3 filmiyle ön plana çıkmaktadır;

*Arkadaşımın Evi Nerede? (1987)

*Kirazın Tadı (1997)

*Rüzgar Bizi Sürükleyecek (1999)

Sizlere henüz izlemediyseniz bu üç filmi de seyretmenizi şiddetle tavsiye ederim. Bu noktadan sonra ‘Kirazın Tadı’ filmi hakkında keyif kaçırıcı detaylar (spoiler) verilecektir. Filmi izlemeyi düşünüyorsanız aşağıdaki yazıyı, daha sonra da okuyabilirsiniz.

Açılış sekansında Range Rover arabasıyla İran’ın tozlu sokaklarında arayış içerisinde bir adam görüyoruz. Görünüş olarak Joaquin Phoenix’i andıran beyefendi birkaç kişiye iş teklif ediyor ancak rağbet görmüyor. Kendimizi bu adamın yani Badii Bey’in yanındaki koltuğa oturuyormuş gibi hissediyoruz. Arkada da 1997 Tahranı’nı seyreyliyoruz. O dönemin yoksulluğu filme yansımış ve Badii Bey’in sık sık iş makineleriyle dolu grift sokaklardan geçtiğini anlamak mümkün. Her taraf toz toprak içinde; araba taşlı, düzensiz ve kıvrımlı yollarda dolanıyor. Belki de bu yollar aşılması gereken zorlukları, Badii Bey’in yolculuğu ise yaşam seferini anlatıyor bizlere.

Yolculuğa devam ederken Kürt kökenli bir askerle karşılaşıyor Badii Bey. Askere iş teklifinde bulunuyor ama o kadar gizemli bir şekilde yapıyor ki bunu genç askerin kafası karışıyor. Tabii bizim de zihnimizde soru işaretleri belirmiyor değil. Ardından askeri, daha sonra defalarca göreceğimiz sarp bir bölgeye getiriyor ve orada açtığı çukuru görmesini istiyor. Asker çekingen ve ürkek bir yapıya sahip, teklifi kabul etmediği gibi kaçıyor üstelik. Badii Bey, yüklü miktarda para önermesine karşın askerin teklifini neden kabul etmediğini anlayamıyor ve korkaklığına vuruyor muhtemelen. Asker önce başının belaya girmesini istemediğini, sonra bunu Badii Beye yapamayacağını söylüyor. Bence yalnızca korkuyor.

Arabasına aldığı ikinci adam Afgan kökenli bir ilahiyat öğrencisi. İlahiyat öğrencisi burada işin dini yönünü temsil etmektedir. Badii Bey ateist değildir ve kendini, eyleminin dini açıdan da doğru olduğuna inandırmak ister. Bunu şu sözlerinden anlayabiliriz: “İntihar etmek büyük günah ama mutsuz olmak da günah değil mi? Mutsuz olduğun için başkalarını incitirsin, kendini incitirsin. Bu da günah değil midir? Allah kulunun acı çekmesini istemez”. Ne olursa olsun genç adam yalnızca Kuran’dan beslendiğini ve intiharın kesin olarak günah olduğunu bildiği için kendisine yardım ve yaltaklık edemeyeceğini ima eder. Badii Bey belki de onu ikna ederek aslında intiharının vicdanını rahatsız eden dini boyutunu da ortadan kaldırmak istemiştir.

Burada ilginç bir şekilde Badii Bey’in aracının tekeri çukura girer ve yoldan geçmekte olan bir tomar insan arabayı ittirerek Badii Beye yardım ederler. Acaba yönetmenimiz olumlu eylemlerin destekçisi olmak isteyen insan sayısının, olumsuz durumların parçası haline gelmek isteyenlerden daha fazla olduğunu mu anlatmak istemiş bilemiyorum.

Ani bir sahne geçişiyle arabada konuşmakta olan yaşlı bir adamın sesi duyuluyor. Arabaya ne zaman bindiği belli olmayan bu kişinin müzede çalışan bir Türk olduğunu ve oğlunu tedavi ettirmek, hayatını kurtarmak için paraya ihtiyaç duyduğunu anlıyoruz. Beyefendi Badii Bey’i ikna etmek için epey uğraşıyor gibi görünüyor ama işi de kabul ediyor. Bu noktada iki yeni çelişki doğuyor aslında. İlki acaba teklifi kabul etmesinin sebebi oğlunun paraya ihtiyacı olması mıydı? Eğer böyle bir ihtiyacı olmasaydı o da, asker ve ilahiyatçı gibi arkasına bakmadan gider miydi bilemeyiz. İkinci çelişki ise birinin intiharının (ölümünün) üzerine yeni bir yaşamın doğması. Badii Bey’in intihar girişimi bir hayatın kurtulmasına mı vesile olacaktır?

Adının Bakari Bey olduğunu öğrendiğimiz yaşlı adamın Badii Bey’i intihardan vazgeçirmek için kurduğu cümleler aslında seyirciye yaşama dair çarpıcı dersler de veriyor. Ağacın tepesinden güneşin doğuşunu seyretmek, çocuklara dut dağıtmak, dutun tadına varmak, eşiyle paylaşmak, dolunayı izlemek gibi aslında alıştığımız fakat gözden kaçırdığımız güzelliklere atıfta bulunuyor Kiyarüstemi. Yine de bütün bu sebepler kararlı bir insanı intihardan vazgeçirmeye yetebilir mi emin değilim. Daha da önemlisi intiharı düşünen kişi ya körse, ya tat alma duyusunu yitirdiyse, ya koku alamıyorsa, ya çevresinde hiç mutlu insan yoksa? Bu örnekler çoğu otorite tarafından ikna edici kabul edilse de saydığım durumlardaki kişilerin çevresindeki ‘bu’ güzellikleri (ki bunlara biz güzellik diyoruz ve aslında fazlasıyla sübjektif) fark edemeyecek ve yaşaması için geçerli argümanı kalmayacaktır. Ancak Kiyarüstemi de bunu görmüş olmalı ki karakter burada çok güzel bir cümle daha kuruyor; “Bütün bu olanlardan sonra yani dutu yedikten sonra hayatım düzelmedi ancak bakış açım değişti yani ben değiştim”. Belki de mesele tatmaktan, duymaktan, hissetmekten öte bakış açısındadır. Aslında her şey güzel ve çirkinden yani zıtlıklardan ibarettir ve sen ne görmek istersen onu görürsün.

Acaba Badii Bey ölümünün ardından kendini gömecek birini mi arıyordu yoksa bir umut ışığı mı yakalamaya çalışıyordu? Bir ihtimal böyle bir ölüm yöntemi seçmesinin sebebi de, kendisini daha onurlu hissetmek isteyişidir. İşin ilginç yanı, Badii Bey’in neden intihar etmek istediğinin hiç anlatılmaması. Böylece seyirciler de ziyadesiyle empati kurdurtulan ana karakteri hiç yargılayamıyor aslında.

Badii Bey müzeden dönerken fotoğrafını çektirmek isteyen bir çiftle karşılaşır. Arabasından bile inmeden onların fotoğrafını çeker ve arabayı tekrar müzeye sürer. Herhalde burada mutlu çifti görmek, bu ölümsüz anlarına tanıklık etmek Badii Bey’in yaşamı sonlandırma fikrini örselemiş olsa gerek. Tekrar müzeye koşar ve Bakari Bey’e ısrarla üzerine toprak atmadan evvel kendisini uyandırmak için çabalaması, taş atması, sarsması yönünde tembihler verir. Zannediyorum intiharı vazgeçilmez şekilde kafasına koyan birinin, bu denli uyarılarda bulunması absürt olacaktır. Öyleyse portresi çizilen bu kişinin yani Badii Bey’in aslında kendisini gömecek birini değil, kendisine ‘farklı’ şeyler sunacak; belki görmediği, dikkat etmediği bir ayrıntıyı ona gösterecek birini aradığı ve Bakari Bey’in bazı hamleleriyle buna çok yaklaştığını söyleyebiliriz.

Yine aslında bu araba yolculuğunu bir metafora çevirirsek; yolculuk yaşamın kendisidir ve ömrümüz arayışla geçmektedir. Kimi zaman öyle bir telaşe içerisindeyizdir ki çevremizdeki güzellikleri fark etmeye ihtiyaç duymayız bile. Bazense umutsuz boşluk ruhumuzu kaplayıverir. İşte o anda tutunacak bir dal ararız. Arkadaş ararız, eş ararız, iş ararız, ideal ararız, çocuk ararız. Arayış işte budur.

Arabaya sırasıyla genç, erişkin ve yaşlı kişiler binmiştir. Bunlar insanın çocukluk, gençlik, yaşlılık hallerine işaret ediyor olabilir. Asker olmasına rağmen korkak olan genç, ilahiyatçı olmasına rağmen din bilgisi zayıf olan Afgan ve intiharı engellemek istemesine rağmen paraya ihtiyacı olan Bakari Bey. Zıtlık içinde zıtlık. Her birinin kendi tecrübesine göre hayatı algılayış biçimleri de farklı. Ortak olan şeyse hepsinin Badii Bey’i eninde sonunda unutacak olması. Arabadan indikten sonra Badii Bey onların umurunda bile olmuyor. Çünkü kendi hayatlarını yaşıyor, kendi arayışlarını gerçekleştiriyorlar. Bu yüzden onlar arabadan indikten sonra Badii Bey yeniden yalnızlığıyla baş başa kalıveriyor.

Son sahnede evini topladıktan sonra mezarına giden Badii Bey’i görüyoruz. Uzanıyor toprağa ve dolunayı seyrediyor. Yağmur başlıyor bu sırada. Böylece Kiyarüstemi filmin sonunu seyirciye bırakıyor. Badii Bey öldü mü ölmedi mi bilmiyoruz ama filmin, ilginç konusu ve metaforik sekanslarıyla bir sanat eseri olduğu aşikâr…

Yaşamak; sonsuzdan beri, koskoca bir tekâmül
Sorulacak tüm sorular kim olduğuma dair
Sahi sayılır mı hiçlik, kaça eder tekabül?
Aramaktayım kendimi, ne gezginim ne şair...

4 Comments

  1. Film incelemesi çok güzel olmuş. İncelemeyi okurken filme bir an kendimi oldukça yakın hissettim. İncelemenin kendisinde de bir doğu esintisi yüze çarpıyor. Parlak Jurnal’deki en etkileyici film incelemesi olmuş diyebilirim. Teşekkürler.

Yorum bırakın

Your email address will not be published.

Film Kategorisinde Son Yazılar

Ex Machina Filmi

Ex Machina filminin klasikleşmiş bilimkurgu filmlerinden farklı bir yapıt olduğunu en başta belirtmekte fayda var. Filmimiz bir