Serbest Kürsü-2: Sınırlar, Objektivizm ve Ayn Rand, The Queen’s Gambit

/

1. Tartışma: Sınırlarımızı neye göre belirliyoruz?

Filozof Euplides hiçbir zaman bir “kum yığını” oluşturulamayacağını iddia etmiştir. Çünkü bir kum tanesi, tek başına “yığın” değildir. Yanına bir tane daha koyarsak yine yığın oluşmaz. “Kum yığını” olmayan bir şeyin yanına (veya üzerine) kum tanesi koymakla yığın elde edemeyeceğimize göre hiçbir zaman “kum yığını” oluşturamayız. Daha açık bir deyişle, birer birer kum tanelerini bir araya getirirsek hangi sınırdan sonra kumlar “yığın” oluşturur? Diyelim ki ‘1.000.000’ adet kum tanesi, bir yığın oluştursun. 999.999 adet kum tanesi, “kum yığını” kabul edilmeyecek mi? Edersek “1” eksiği de yine yığın olmaz mı? Yani hangi aşama bizim için “yığın” anlamına gelir?

Euplides’in ortaya attığı bu ilginç probleme Kum Yığını Paradoksu denir. Aslında burada asıl sorun sınırların neye göre belirlendiğidir. Saatin hangi saatten itibaren geç olacağı, ülkelerin nerede bittiği, 18 yaş sınırının neye göre belirlendiği gibi aslında gerçekte var olmayan, sanal ve ortak sınırlar yaratarak çeşitli durumları kafamızda netleştirmeye çalışırız. Doğaya bakacak olursak ne 18 yaş sınırı ne de cumartesi-pazar gibi kavramlar yoktur. Bunların tümü insanların ortak yaşamasıyla beraber ortaya attığı sanal hayal ürünü sınırlardır. Örneğin suç işleyen biri sadece 18 yaşının üstündeyse daha fazla ceza alacaktır. Peki 17 yaş 11 aylık bir genç 18 yaşında birinden daha mı az suç işlemiştir?

Aslında her zaman rijid bir sınır çizgisi çekmek mümkün değildir. Örneğin vücudumuzda pek çok iyon veya enzimin düşük ya da yükseklik kararı “range” yani değer aralığı ile belirlenir. Böylece alt ve üst sınır çizgileri arasında ortalama bir aralık sunulmaya çalışılır. Örneğin birine orta yaşlı veya ileri yaşlı diyebiliriz ama tam olarak ne zaman orta yaştan çıkıp ileri yaşa geçtiğini gün olarak anlayamayız. Bu bir süreçtir ve belirli bir aralıkta olmaktadır. Sorun bu aralığın alt ve üst limitini belirlerken hangi parametreleri kullanmamız gerektiği noktasında başlar.

Yaşamımızı çeşitli sınır çizgileri arasında yaşıyoruz. Bu sınırlar çoğunlukla toplum, aile, zaman ve hatta kişinin vücudu tarafından belirleniyor. Her davranış modeli için değer aralıklarımız var. Kendimizi bu değer aralıkları arasında konumlandırmaya çalışıyoruz. Çoğumuz farkında olmadan sadece bu değer aralıkları arasında gidebileceğimiz en yüksek sınırı ‘özgürlük’ ile ilişkilendiriyoruz. Oysa zannettiğimiz kadar özgür olamayabiliriz. Örneğin canım 5 bardak çay içmek istiyor ama 3 bardak çay çarpıntı yapıyorsa benim üst sınırım 3 bardak alt sınırım 0 bardaktır. Böylece ‘çay içme’ eylemini 0-3 bardak aralığında gerçekleştiririm.

Harari insanların zihninde içselleştirip kabullendikleri için fark etmedikleri ve yaşamın temel ögesiymiş gibi algılamaya başladıkları ama aslında ortak insan hayal ürünün yansıması olan pek çok sanal değerden bahseder. Bunlardan biri ülkeler ve sınırları, diğeri ise paradır. Para son derece sanal ve hayal ürünü bir takas materyalidir. Ama gerçekte insanlığın zihninde öyle bir yer edinmiştir ki çoğumuz paranın sanal bir ürün olduğunu fark etmeyiz bile. İşte sınır çizgilerimiz de tam olarak böyledir. Yaşantımızı çeşitli sınırlar içinde yaşıyoruz ve bu sınırları neye göre belirlediğimizi çoğu zaman düşünmüyoruz. Örneğin bir işyerine nasıl gidileceğini belirlerken çıplaklık ve tam kapalı giyim arasında kurallar belirlenir. Hatta bir kadın çalışan çıkıp da ben eteğimin boyunun daha kısa olmasını istiyorum, bu benim özgürlük alanım dediği zaman mantıksız bulmayan biri başka bir çalışan ben yarın işe çıplak gelmek istiyorum bu benim özgürlük alanım dediği zaman onu yadırgıyor. Bu sınır çizgisini neye göre çektiğimizi anlayabilen var mı? Benzer şekilde ben tanımadığım bir hemcinsimle karşılıklı rıza dahilinde homoseksüel ilişki yaşamak istiyorum denildiği zaman arkasında durup destekleyen biri, ben babamla karşılıklı rıza dahilinde ensest ilişki yaşamak istiyorum diyen birini ahlaksızlıkla ithaf edebiliyor. Peki bu bakış açısıyla karşılıklı rıza prensibi ele alınırsa ‘keyfi’ sınır çizgisini nereye çekmek gerekecektir?

2. Felsefe: Objektivizm ve Ayn Rand

Objektivizm Ayn Rand tarafından geliştirilmiş ve ortaya atılmış bir paradigmadır. Ayn Rand bu yöntemi “aklın mutlak üstünlüğü” ve “kolektivizme karşı benci düşünce” temelinde üretmiştir. Bu düşünce yalnızca felsefi bir akım değil aynı zamanda Rand’ın hayata bakışını yansıtan köklü bir düşünce sistemidir. Kendisinden biraz bahsedecek olursak, yaşamış az sayıda kadın filozoftan biridir. 20. yüzyılın başında Rusya’da dünyaya gelmişti. 12 yaşındayken babasının eczane dükkanına Bolşevik devrimciler el koymuş ve babasının zamanında yaptığı fedakarlıklar sayesinde varlıklı bir hayat sürerken bir anda yoksul kalmışlardır. Bu olay kendisini çok etkilemiş ve 21 yaşında özel mülkiyetin kısıtlandığı komünist bir ülkeden, kapitalizmin merkezi haline gelen ABD’ye kaçmıştır. Burada bireyselliği, özel mülkiyet haklarını, ifade özgürlüğünü gördükten sonra “objektivizm” felsefesini geliştirmiş ve bunu mükemmel bir üslupla romanlarında karakterler üzerinden aktarmıştır. Örneğin “EGO” isimli romanında “ben” kelimesinin yasaklı olduğu bir ülkeden bahseder. “Yaşamak İstiyorum’da” sosyalist Rusya’da kaybolan bireysel değerleri anlatır. “Bencilliğin Erdemi’nde” ise hayatın amacının rasyonel değerlerin peşinde koşarak mutluluğa ulaşmak olduğunu söyler.

Eserleri 1940’ların Amerika’sında da gençlerin çok ilgisini çekmiş ve bir dönemin en popüler yazarlarından biri haline gelmiştir. Ayn Rand tüketimden ziyade üretime atıf yapar. Toplumu oluşturan bireylerin asalak gibi birbirlerinin üzerinden değil önce kendilerine sonra da birbirlerine değer katarak var olup yükselebileceklerini söylüyordu. Ayn Rand aslında “ahlak-mutluluk-akıl” arasında bir bağ olduğunu düşünüyordu. İnsanın en erdemli ve en yüce amacı aklını kullanarak mutluluğa ulaşmasıdır. İnsan ‘biz’ demeden önce ‘ben’ demeli ve sürekli kendini geliştirmelidir.

Rand ekonomide de serbest piyasayı savunur. Devletin ekonomi üzerinde tahakküm kurmasına ve özel mülkiyet sahasını sınırlandırmasına şiddetle karşıdır. Ona göre bireyler parasını istediği gibi tasarruf edebilme hakkına sahiptir. Devlet yalnızca vatandaşları korumakla yükümlüdür. İç ve dış tehditlere karşı savunma dışında herhangi bir alana müdahale etmemelidir. Komünizmi işlevsel bireyin sömürüsü olarak görür ve kolektif hareketlere şiddetle karşı çıkar.

Son olarak Ayn Rand, tarihin en çok satan kitaplarından biri olan “Atlas Silkindi” isimli romanında şunları söylemektedir:

“Yeni bir icat yaratan insan, ne tür bir servet kazanmış olursa olsun, kaç milyona sahip olursa olsun, harcadığı zihinsel enerjiye oranlandığında çok düşük bir maddesel karşılık alır. Ama o ürünü üreten fabrikada hademelik yapan adam, işinin gerektirdiği zihinsel çabaya oranla çok yüksek bir meblâğ alır. Aynı şey, aradaki kademelerde çalışan tüm insanlar için geçerlidir, ihtiras ve yetenek düzeyleri ne olursa olsun, bu değişmez. Entelektüel piramidin tepesindeki adam, tüm alttakilere en çok katkıda bulunur, ama karşılığında yalnızca maddesel ödemeyi alır, diğerleri ona, harcadığı zamana katkı olarak hiçbir entelektüel ikramiye ödemez. Piramidin dibinde olan, kendi başına bırakılsa yeteneksizliği nedeniyle açlıktan ölecek olan adamsa, yukarıdakilere hiçbir katkıda bulunmadığı halde, kendinden üstte bulunanların hepsinin beyninden ikramiye almaktadır. İşte entelektüel güçlülerle entelektüel zayıflar arasındaki ‘rekabet’ böyle bir şeydir. Güçlüleri habire suçladığınız ‘sömürü’nün asıl niteliği budur.”

3. Dizi Tavsiyesi: The Queen’s Gambit

Son günlerde sağda solda adını duymamla beraber şöyle bir göz gezdireyim niyetiyle başladığım bu diziyi kısa sürede bitirdim. Dizi daha önce çok da işlenmemiş bir temaya değiniyor; Satranç. Split filminden tanıdığımız Anna Taylor-Joy’un başrolde oynadığı dizide, 1960’lı yıllarda yetimhanede satranç öğrenen ve dünya şampiyonalarına kadar uzanan başarılara imza atan Beth isimli bir kızın öyküsünü izliyoruz. Aslında gerçekte hiç yaşamamış olan bu kişinin hikayesi, Rus kökenli Boris Spassky’i yenerek Dünya Satranç Şampiyonası’nı kazanan ilk Amerikalı satranç dehası Bobby Fischer’dan esinlenilerek yazılmış. Satranca ilginiz olsun olmasın bu dizide azim ve başarmak ile ilgili sizi motive edecek bir şeyler bulabileceğinize eminim. 7 bölümlük bu diziye puanım 8/10. İzlemenizi tavsiye ederim.

Yaşamak; sonsuzdan beri, koskoca bir tekâmül
Sorulacak tüm sorular kim olduğuma dair
Sahi sayılır mı hiçlik, kaça eder tekabül?
Aramaktayım kendimi, ne gezginim ne şair...

Yorum bırakın

Your email address will not be published.

Deneme Kategorisinde Son Yazılar

Kardeşlik Nedir?

Bilmem bu kelimeleri yazıya dökerken edebiyat mı yapıyorum yoksa bir deneme mi yazıyorum, bilmiyorum. Ama kardeşlik

Bir İnsan Hayal Edin

Bir insan hayal edin; dünyadaki herkesten farklı bir insan…     Çevremizdeki insanlara bakalım… Hepsinin farklı bir