linç kültürü

Sosyal Medya, Linç Kültürü ve Ön Yargılarımız

/
4

1: İlk Taşı Açık Fikirliler Atsın!

İsa tapınağa döndüğünde din bilginleri ona bir kadını getirdiler. Kadını orta yere çıkararak “Ey Öğretmen, bu kadın zina ederken yakalandı. Musa Yasa’da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurmuştu. Sen ne dersin?” diye sordular. İsa eğilmiş, parmağıyla toprağa yazı yazıyordu. Durmadan aynı soruyu sormaları üzerine doğruldu ve şöyle cevap verdi:

“İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın!”

[Yuhanna, 8]

Hepimiz içine doğduğumuz fikirleri özümseyerek temelini attığımız; sonrasında yolculuğumuz boyunca karşılaştığımız bireylerle, bulunduğumuz ortamlarla ve kültürel altyapımızla şekillendirdiğimiz düşünce paradigmamızla yaşamı yorumlamaya çalışırız. Nasıl ki değişmeyen tek şey değişimin kendisi ise paradigmalarımızda da zamanla birtakım değişiklikler ortaya çıkabilir. Fakat yine de inançlarımızın yanlış olma ihtimali bizi her zaman korkutur. Biyolojik yapımız gereği bilmediğimiz her şeyden korkma eğilimindeyiz. Mümkün olduğu kadar rutinimizi bozmamaya ve alışkanlıklarımızı kırmamaya çalışıyoruz. Yaş ilerledikçe paradigmamıza çözülmesi daha güç bir bağla bağlanıyoruz. Evrimsel psikologlara göre bu paradigmayı oluştururken elbette yalnızca ailemizin fikirleri, aldığımız eğitim, arkadaşlarımız, günümüzde ise yalnızca sosyal medya etkili olmuyor.

Aynı zamanda genetik altyapımız da önemli bir rol oynuyor. Fakat bireysel farklılıklarımıza rağmen çoğu konuda, atalarımızdan miras kalan kalabalığa uyma eğilimi kuralını koruyoruz. Bu duruma Bandwagon Effect ya da Sürü Psikolojisi deniyor. Elbette tarih boyunca bunu yapmamızın çok mantıklı bir açıklaması vardı. Sürü içerisinde aykırılık dışlanmaya, yalnız kalmaya ve yem olmaya sebep oluyordu. Bu yüzden bizimle aynı fikirleri paylaşan bir sürünün parçası olmak yahut kalabalığın koştuğu yöne doğru koşmak kolayımıza geliyor.

Yerleşik hayatın başlamasıyla daha izole topluluklar oluşturduk. Bu topluluklar içerisinde bizi düşmandan koruyan ve hayatta kalmamızı sağlayan kurallar ve bunları daha inandırıcı hale getirebilmek için aktarıla gelen mitlerle beraber “kültür” denilen kavram oluşturuldu. Bu şekilde tecrübeyle kazanılan pek çok bilgi ve pratik uygulama nesilden nesile korunarak aktarılmaya başlandı. Ancak aktarılanlar yalnızca doğru ve işe yarar bilgilerden oluşmayabiliyordu. Bunun sonucunda yüzyıllar süresince giderek zenginleşen ve zenginleştikçe teyit edilemeyecek bilgilerle donanan bir kültür kümesi devrediliyordu.

sosyal medyada linçÖzellikle son yıllarda teknolojinin hayatımıza yoğun biçimde sirayet etmesiyle beraber hızlı bir kültür şoku yaşadık. Bilmediğimiz, görmediğimiz kültürlere ve yaşamlara kolayca erişiyor ve farklı insanlarla tanışabilme imkanını oturduğumuz yerden yakalayabiliyorduk. Fakat artık yeni bir sorunumuz var. Kulaktan dolma, teyit edilmemiş bilgilerin yayılma hızı da inanılmaz düzeyde arttı. Böylece zaten kritik düşünce ve eleştirel bakış açısına çok da sıcak bakmayan türümüz kendi inançlarıyla desteklediği yanlış bilgileri algılama ve yayma konusunda da büyük bir mesafe kat etti. Peki kendi inançlarıyla ya da toplumun kendisine sunduğu bakış açısıyla uyuşmayan düşünce/bilgi/bireylere karşı nasıl bir tutum sergiliyoruz? Elbette yazının başında da bahsettiğim gibi “dışlayıcı”.

Siber Linç; bir anlamda karşıdaki fikri ya da bireyi taşlayarak öldürmek, yok etmek isteğinin kabuk değiştirmiş haline benziyor. Acaba hangimiz düşüncelerimize, fikirlerimize bu kadar güveniyoruz? Öyleyse ilk taşı en açık fikirli olanınız atsın zira açık fikirli olanlar taş atmaz, dinler ve düşünürler…

2: Modern Engizisyon Sorgulamanı Engelliyor Olabilir

Düşüncelerinize katılmıyorum ama onları savunma hakkınızı sonuna kadar destekleyeceğim… [Voltaire]

Çoğu hoca ders bittikten sonra kafanıza takılanı sorabilirsiniz der. Zira insan, kafasına takılanı doğru kabul edememe eğilimindedir. Eğer bir konunun mantığını anlamadıysan onu ya hiç anlayamazsın ya da ezberleyip geçersin. İşte bugün de topluma dayatılan popülizmle pompalanmış konular anlaşılamasın diye sorulması yasak olan bazı sorular yaratılıyor. Popülist söylemler derken yalnızca politik içeriklerden bahsetmiyorum. Sonu -izm ile biten ve aidiyet duygusu yaşattırırken bir yandan birçok kuralı sorgulayamadan benimsemenize sebep olan akımlar bunun en güzel örnekleri. Bize dayatılan söylemlerle, hakkında soru sormaya bile çekindiğimiz adeta modern bir engizisyon mahkemesi yaratılıyor: Twitter. Burada hashtaglar açılıyor ve bir topluluğun fikirlerine aykırı beyanlarda bulunanın ipi çekiliyor. Bunu yapan ise halkın ta kendisi. Kendi içimizde bazı şeyleri konuşmaya çekiniyoruz çünkü bunları sormak bile linç edilmek için yeterli oluyor. Böylece sosyal sürü kendi mahkemesini kurup, linç adı altında taşlayarak infaz ediyor farklı düşünenleri ve ortalık başkalarıyla aynı şeyleri paylaşan, farklı fikirleri savunmaya korkan münafıklarla doluyor.

Aslında biz ne kadar aksini savunsak da beynimiz işimizi kolaylaştırmak için diğer insanları kategorileştirme eğilimindedir. Bu evrimsel olarak da bizi koruyan bir mekanizma. Karşımızdakileri kabaca; dost ve düşman, güzel ve çirkin, iyi ve kötü gibi kategorilere ayırırız. Böylece bu güdü insanın en büyük düşmanı haline gelir, “benden olan ve benden olmayan” paradigmaları doğarak, fikirsel bakışlarımız üzerine de hakimiyet kurmaya başlar. İyi de senden olmayan sende olmayan bir bilgiye sahipse o zaman onu dinlemeyerek hayatının hatasını yapmış olmaz mısın?

Ama şunu unutmamak gerekir. Tezat fikri duymaktan, dinlemekten ancak kendi fikirlerinin doğruluğundan emin olmayan insanlar kaçınırlar. Başta da belirttiğim gibi, eğer kafam karışacak diye korkuyorsan konunun mantığını anlamamışsın demektir. Başkalarının fikirlerini savunarak toplumun kahramanı olmak mı yoksa sorgulamak, düşünmek ve kendi süzgecinden geçirmek mi daha büyük kahramanlıktır? Daha da ötesi hangisi daha özgeci bir davranıştır?

Bilim bile tek ve mutlak doğru değildir. Evet aksiyomlar vardır (kendiliğinden açıkça belli olan ve doğru kabul edilen temel önermeler) ama onların bile matematiksel olarak kanıtlanmaya ihtiyacı vardır. Evvela şunu unutmamak gerekir; bilimde kanun diye bir şey yoktur. Bilimde tanımlar vardır. Siz yalnızca bu tanımlar içerisinde matematiksel olarak ifadelerde bulunmaya çalışırsınız. Zaten bu yüzden bilim yapıldıkça ülkeler gelişir, bilim yaptıkça insan gelişir. Ama şunu unutmamak gerekir. Tezat fikri duymaktan, dinlemekten ancak kendini değiştirmeye korkan veya bu fikirlerle başkalarını sarhoş ederek gerçeklerden kaçmalarını isteyenler rahatsız olacaktır.

Bilim ve felsefe en çok ne zaman gelişti? Bu işi yapanlar lütfen beni yanlışla dediği zaman. Yanlışla ki, farklı bir açıdan bakabileyim. Yanlışla ki, ben de görmediğimi görebileyim. Yanlışla ki, ben de daha doğru olana vakıf olayım. Yanlışla ki, ben de mükemmeli bulmak için daha fazla yol kat edebileyim. Sokrates’in de dediği gibi, Sorgulanmamış bir hayat yaşamaya değmez

Bilge insan sorgulayabilen insandır. Herhangi bir fikri direkt olarak yanlışlamak ya da doğru kabul etmek başlı başına bir hatadır. Yanlış kabul etmek bir hatadır çünkü biz kompleks düşünebiliyoruz, karşıdaki kişi de hiçbir zaman bir fikri tek süzgeçten geçirerek sunmuyor. Belki de o kişinin geçirdiği süzgeçler bizim süzgecimizden daha farklıdır. Doğru kabul etmek de hatadır çünkü bu süzgeçleri de tasarlayanlar yine bizim fikir atalarımız oluyor. Yani aslında beynimiz referans olarak fikirlerini doğru kabul ettiğimiz insanları kullanıyor. Öyleyse gerçeği arayan insanın duyduğu haberler karşısında tabiri caizse Amerika’yı yeniden keşfetmesi gerekmez mi? Bu durumu ‘omurgasızlık’ olarak düşünmeyelim. Bu fikri savunan kişinin önceki söylemlerini yahut niyetini biliyor olabilirsiniz. Fakat her fikir üzerine düşünmeye değerdir. Bu noktada eleştirilen şey, üzerine düşündükten sonra değil körü körüne reddetmek yahut körü körüne kabul etmektir.

3: Önyargı ve Öngörü

Bu dahil bütün genellemeler yanlıştır… [Nietzsche]

Aslında çoğu zaman yaptığımız şey sadece sosyal medyada veya kendi analiz edebildiklerimize dayanarak genelleme sonuçlar çıkartmak. İnsanlar ne görmek istiyorsa ne duymayı bekliyorsa yalnızca o açıdan bakıyor ve o açıyı referans alarak kişileri damgalıyor. Bu damgalama sayesinde artık hiç kimseye pişman olma, özür dileme ve tövbe etme hakkı tanınmıyor. Paylaştığı fikirler doğru bile olsa o kişinin bunu söylemiş olması bu fikirleri de gözden düşürüyor, itibarsızlaştırıyor. Bu da yine sorgulamanın ve düşünmenin önündeki en büyük engellerden biri aslında. Bana kalırsa buna önyargı diyebiliriz. Çünkü önden hükmü verip yargılamak ve detayları analiz edecek sayıda veriye sahip olunmamasına rağmen sahip olmak da istememek aslında bu düşmanca tavrın altında art niyet yattığını gösteriyor. Peki önyargı her zaman kötü müdür? Aslında iyi önyargılar da vardır ve evrimsel olarak gelişen bu mekanizma atalarımız açısından hayat kurtarıcıdır. Zira aslında hepimiz her şeye karşı önyargılıyız. Fakat üst benliği geliştirmek için önyargıdan ziyade öngörüyü kullanmak daha faydalı olabilir.

Örneğin; şahıs şöyle yapabilir demek, daha önceki davranışlara bakarak tahmin yürütme ifadesidir (öngörü) ama asla kesinliği yoktur; bu adam şöyle yapmıştır ise kesin hüküm içerir, bunu yapmıştır demek için gerçekten yaptığına dair yazılı yahut görsel bir kanıt/delil bulunması gerekir. Dolayısıyla eğer gerçekten yaptığına %100 emin değilsem ama yapabilme potansiyeli varsa, o zaman önceki davranışlarından çıkarım yaparak “evet bu adam bu davranışı yapmış olabilir ama emin değilim” demeliyim. Aslında hepimiz önyargılıyız ama %100 ve %99 arasında %1’lik hata payı vardır. Bunu gözden kaçırmamak gerektiğine inanıyorum çünkü herkes bu hata payının değerlendirilmesini hak eder.

Esasında her insan yahut her durum için doğru yapılan şeyler takdir edilebilmeli, yanlış yapılan şeyler de eleştirilebilmeli; çünkü bir önyargı yaratılınca bu önyargı beraberinde bir nefret doğuruyor ve bu nefret yüzünden farkında olmadan eleştirdiklerimize dönüşebiliyoruz. Fikirlere veya kişilere olan kutsal bağlılıklar, karşıt görüşlere olan yoğun önyargıyla birleşince holiganlar toplanıp kendi adaletlerini yerine getiriyorlar. Tıpkı orta çağda kilisenin yaptığı gibi. Sosyal medya engizisyon mahkemeleri de maalesef bunu yapıyorlar.

Platon, “En çok terzimi seviyorum çünkü her seferinde ölçümü yeniden alıyor, oysa diğerleri bir kez karar verdiler mi hep aynı gözle bakarlar” demiştir.

Peki eleştirinin sınırı ne olmalı? Örneğin geçenlerde ofansif mizah adı altında ‘birilerine komik olmak’ amacıyla birtakım insani değerlerle ‘dalga geçen’ yahut ‘hafife alan’ bir mizah türü konuşuluyordu. Yine ‘hakaret cezalarında sınır ne olmalı’ gibi sorular soruluyor. Bence ‘her fikir’ üzerine konuşulmaya, tartışılmaya, eleştirilmeye veya istişare edilmeye ihtiyaç duyar. Eğer bunlar yapılmazsa fikirler fikir olmaktan çıkıp dogmalaşır, bu fikrin savunucuları da ilahlaşır. Fakat burada sınırı belirleyen şey; ‘küfür, aşağılama, ayrıştırma ve küçük düşürme’ şeklinde bir paylaşım yöntemi değil, ciddi biçimde öğrenmek, naçizane öğretmek ve merak etmek üzerine kurulu olmalıdır.

Fikirlerin tartışıldığı meclislerde hakaretler olmaz, küfürler işitilmez, aşağılayıcı espriler, alaya veya hafife alıcı komiklikler yapılmaz. Çünkü bazı fikirler uğruna insanlar canlarını feda etmişlerdir, daha da önemlisi kimi zaman da fikirlerin tartışılabilmesi uğruna kendilerini ateşe atmak zorunda kalmışlardır.

İşte bu noktada düşünceler çarpışmalı, fikirler eleştirilmeli lakin kişilere takılıp kalınmamalıdır. Roosevelt: “Büyük beyinler fikirleri tartışır, orta halliler olayları, küçük beyinler ise insanları” demiştir.

Aynı şekilde eleştiri ölçülü ve tutarlı olmalı; sırf eleştirmek için yahut birileri gülsün de bize de malzeme çıksın, muhabbet olsun diye yapılmamalıdır. Çünkü bu gibi durumlar insanların ciddi fikirleri bile ciddiyetsizlikle karşılamasına ve gülüp geçmesine sebep olacaktır. Örneğin, çocuk tacizi hakkında ‘ofansif mizaha’ sığınılarak yapılan bir espri sadece konuya dar bir açıdan bakan sığ beyinleri güldürebilir. Ne küçük bir çocuğu, ne onun ailesini ne de sorumluluk sahibi, bilinçli bireyleri güldürmez. Tabi ki yeri gelir çocuk tacizi nedir, kimler tacizcidir, istismar nedir gibi kavramlar ve sınırlar tartışılabilir. Bunu da zaten sokaktan geçen Ahmet Ağa değil işin uzmanları, pedagoglar, çocuk psikiyatristleri, hukukçular lüzum buldukça yaparlar. Lakin bu gibi hassas ve şakaya gelmeyecek konuları ağza sakız yapmak tabiri caizse haddi aşmaktır. Bazı toplumsal değerler vardır ki şakayı, espriyi, hakareti kaldıramaz. Aslında bana kalırsa zaten şakadan ve espriden anladığı zorbalık olan, bir kesim gülsün diye bir başka kesimi ağlatan bir dünyada, ofansif mizah gibi kara komedi adı altında yapılan birtakım ciddiyetsizlikler de çoğu kişinin beynindeki karanlık ve acımasız alaya alma anlayışına ayna tutmaktadır.

4: Sanılanın Aksine: Din ve Linç

Ey inananlar, kötü huylara sahip birisi size bir haber getirirse onu araştırınız. Yoksa bilmeden bir topluluğa karşı haksızlık edersiniz ve daha sonra yaptığınızdan pişmanlık duyarsınız…. [49:6]

Günümüzde pek çok kişi İslam veya benzeri dinlerde, kutsala yapılan hakaretin yahut toplumsal suçların çok ağır, geri döndürülemez cezaları olduğunu zanneder. Hatta “Kur’an yaktığı iddia edilen kız taşlanarak öldürüldü” veya “IŞİD bir çok kişiyi dinden dönmekle suçlayıp katletti” gibi haberlere sıkça rastlarız. Gerek bizim toplumumuzda gerekse dünyada pek çok ülkede Müslüman denince akla şöyle bir tablo gelmektedir: “bağnaz, gerici, yobaz, taassup sahibi, gelişime kapalı, güzel olan ne varsa (sanat, bilim, felsefe, özgürlük) düşman, nefretle dolu, savaş çığırtkanı, kölelik sistemini onaylayan, ahlaksız, yalancı, düzenbaz, din tüccarı, kadın düşmanı, teknoloji karşıtı, aklını kullanmayan…” Maalesef dini Kur’an’dan yani kaynağından öğrenmeyen ve din algısı çarpık olan pek çok kişi bu portrenin yaratılmasına katkıda bulunmuştur. Dolayısı ile sanki dindar biri eline fırsat geçse hiçbir eleştiriyi kabullenmeyecek ve bütün ‘özgür düşünce sistemlerini’ yasaklayacakmış gibi düşünülür (ki Ortadoğu kurallar ve ahlak konusunda adeta orta çağı yaşatmaktadır). Oysa Kur’an’a baktığımız zaman çok farklı bir tabloyla karşılaşırız:

*Tartışma Usulünü Bil: Rabbinin yoluna bilgelikle ve güzel bir aydınlatma ile çağır. Onlarla en güzel biçimde tartış. [16,125]

*Kusur Arama: Gizliden veya açıktan, arkadan veya önden sürekli iftira atıp kara çalan, çekiştirip ayıp kusur arayan herkese yazıklar olsun! [104,1]

*Kanıt/Delil Ara: Doğru sözlüler iseniz delilinizi getirin [27,64]/ Bu onların kuruntusudur. Sen de onlara: Eğer sahiden doğru söylüyorsanız delilinizi getirin, de. [2,111]

*Zan (tahmin, kuruntu, delilsiz bilgi) Peşinde Gezme: Eğer yeryüzündekilerin çoğunluğuna uyarsan seni saptırırlar. Çünkü onlar sadece “zan”a uyarlar ve saçmalarlar. [6,116] / Kahrolsun, o ‘zan ve tahminle yalan söyleyenler, ki onlar, ‘bilgisizliğin kuşatması’ içinde habersizdirler. [51,11]

*Senden Önceki Ataların (Bilgiyi Edindiğin Kimseler) Yanılmış Olabilir: Onlara “Allah’ın indirdiklerine uyun!” denildiği zaman, “Hayır, biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz geleneğe uyarız!”derler. Ya ataları hiç akıllarını kullanmamış ve doğru yolu bulamamışlarsa? (2,170] / Tıpkı bunun gibi, senden önce, bir kente her ne zaman bir uyarıcı gönderdiysek elit tabaka, “Biz, atalarımızı bir yol üzerinde bulduk ve biz onların öğretilerini izliyoruz,” derlerdi. [43,23]

*Bilgi Güçtür: De ki: “Hiç bilenle bilmeyen bir olur mu?” Doğrusu ancak aklı selim sahipleri öğüt alır. [39,9]

*Aklını Kullan: Allah nezdinde, yaratıkların en kötüsü, akıllarını kullanmayan sağır ve dilsizlerdir. [8,22]

Bu ayetlerden de açık bir şekilde anlaşılıyor ki Müslüman birinin kendisine getirilen haberin kaynağını sorgulaması, delil ve kanıtlarla hareket etmesi ve mutlaka aklını kullanarak en doğruyu bulması gerekmektedir. Geçmişte ‘aykırı fikir sahiplerini’ kişinin sapkın olduğu ve başkalarını da saptıracağı endişesi ile ‘mürted’ olarak niteleyip ‘Allah böyle bir şeyden bahsetmemesine rağmen’ öldürüyorlardı. Fakat İslam’da linç kavramı asla yer almaz, tartışmanın bir adabı vardır ve herkes dinlenmeyi hak eder. Hatta olabilecek en uç şey olan ‘Ayetlerle alay edilmesi’ durumunda bile bırakın dövmeyi, saldırmayı, hakaret etmeyi yalnızca ortamın terk edilmesi gerektiği ve konu değiştirilince tekrar geri dönülebileceği söylenmiştir [4,140]

Bunun en tipik örneği ise Peygamberimizdir zira toplumunun asla kabul etmeyeceği şeyleri (atalarından kendilerine miras kalmış geleneksel inanç sistemlerine aykırı ifadeler) kendisini dinlememelerine ve hatta taşlayarak susturmak istemelerine rağmen haykırmış ve bir toplumun medenileşmesi için ardarda devrimler yapmıştır. Buna rağmen kendisinden sonra gerek siyasi gerek ekonomik sebeplerle ayrışmalar olmuş ve kendisine atılan pek çok iftira ‘din’ kisvesi altında sunularak insanlara dayatılmıştır. Bu noktada akl-ı selim herkesi konu üzerine yeniden düşünmeye davet ediyorum.

Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkum eder… [10,100]

5: Linç Kültürü Hakkında Çekilmiş Filmler

Camın o tarafından buraya bakanlar bir “insan” değil, bir “suç” görürler… [Ölümle Yaşam Arasında]

Bu başlık altında 3 film ve 1 dizi hakkında spoiler vermeden konuşmak istiyorum. Şayet izlemediyseniz tavsiye ettiğim filmler ve dizi şu şekilde:

  1. Agora
  2. Life of David Gale (Ölümle Yaşam Arasında)
  3. Jagten (Onur Savaşı)

Dizi: Black Mirror / Hated in the Nation Bölümü (S03E06)

Aslında bu filmlerde ortak olarak insanların bilmedikleri veya atalarının görüşlerine aykırı buldukları fikirlere karşı nasıl önyargıdan doğan bir nefretle saldırdıklarını hatta onu yok etmek için neler yaptıklarını görüyorsunuz.  Bu bazen yüzyıllar önce yaşamış bir matematikçinin dini kullanan ruhbanlar tarafından engellenmesini, bazen iftiraya uğramış birinin kendini aklama çabasını, bazense toplumun sürü halinde linç ettikleri bireylerin ölümünün onları nasıl mutlu ettiğini izletme şeklinde oluyor.

  1. Agora: 5. yüzyılda kadınsın ve matematikçisin. Evet var olman çok zor, sistemin boyunduruğu altına girmek zorundasın. Dogmalara karşı aklı ve bilimi mi savunacaksın? Sen bilirsin ama işin oldukça zor.
  2. Ölümle Yaşam Arasında: Sen bir tecavüzcüsün. Yasalar gereği idam edileceksin. Üzgünüm ama kanıtlar ortada. Halkın tepkisi de malum. Fazla düşünmeye gerek yok. Ölümü hak ettin.
  3. Onur Savaşı: Sen bir çocuk tacizcisisin. Çocuk yalan söyleyecek değil ya, artık seni halkın elinden kimse kurtaramaz. Aramızda barınamazsın. Faturan kesilecektir.
  4. Hated in the Nation: Sen twitter başında linç sürüsüne katılan bir yargıçsın. Peki fütursuzca hakaret ettiğin ve haddinin bildirilmesini istediğin bu kişinin gerçekten ölmesini ister miydin? Daha da önemlisi senin kararlarınla birileri ölüyor olsa yine de bunu yapmaya devam eder miydin?

Aslında dizinin bu bölümünde görüyoruz ki; yıllar önce Giardiano Bruno’yu fikirlerinden dolayı diri diri yakanlar ile, bugün twitter başında kişileri veya savundukları fikirleri linç edip dövülmesini hatta yok edilmesini isteyenler aynı kafadalar. Çağ değişmiş fakat zihniyet aynı kalmış…

6: Nereye Doğru Gidiyoruz?

Bir tartışma sırasında kızdığımız anda gerçek için uğraşmayı bırakır, kendimiz için uğraşmaya başlarız… [Goethe]

Tarih boyunca farklı düşünenler gerek siyasi, gerek dini, gerekse başka sebeplerle cezalandırıldı, dışlandı ve yok edildi. Fakat ne zaman ki düşünce özgürlüğünü sağlayan toplumlar ortaya çıktı (belki otoritenin belki halkın reformları sayesinde) o zaman felsefe, sanat ve bilim gelişti. Eğer siz bugün hiç beyaz insan görmemiş bir siyahi kabilesine giderseniz sizi ya taşlarlar ya da ilah zannederler. Benzer şekilde hayatında hep aynı kültürün etkisinde kalmış ve farklı fikirlerle tanışmamış, farklı düşünen insanlar olduğundan bihaber pek çok kişi sosyal medya sayesinde küresel bir fikir ağının içine düşüyor. O kadar hızlı biçimde daha önce görmediği, bilmediği, alışmadığı fikirlerle karşılaşıyor ki ya kendini güncellemek ya da kafasını kuma gömmek zorunda kalıyor.

Bence gelişen teknoloji öyle ya da böyle hayatımıza sirayet edecek, etmek zorunda. Yapmamız gereken şeyse eleştirel bakış açısı ve düşünce özgürlüğü perspektifini kazanmak ve kendimizi buna alıştırmak. Karşıt görüşlere ve fikirlere ne kadar önyargılı davranırsak davranalım eninde sonunda o düşüncelere maruz kalacağız. Bu, o kadar da kötü bir şey olmayabilir. Çünkü tarih boyunca bütün gelişmeler farklı düşünebilenler ve farklı düşüncelerin söylenmesine izin verebilenlerin sayesinde gerçekleşmişti. Bazen bağnazlığı bırakıp farklı ve yeni fikirlere açık olmak; hem kendi kişisel gelişimimiz hem de küresel dataya katkıda bulunmak açısından daha faydalı olacaktır. Tartışmak iyidir, yeter ki açık fikirli bir şekilde karşımızdakini anlamaya çalışalım ve onun kendini ifade etmesine müsaade edelim.

Yaşamak; sonsuzdan beri, koskoca bir tekâmül
Sorulacak tüm sorular kim olduğuma dair
Sahi sayılır mı hiçlik, kaça eder tekabül?
Aramaktayım kendimi, ne gezginim ne şair...

4 Comments

  1. Evet gayet güzel bir yazı olmuş, elinize sağlık. Pek çok farklı konuyu, daha doğrusu aynı konu ile alakalı pek çok farklı durumu detaylıca irdelemişsiniz. Hani “İşi ehline verin” diye bir söz vardır ya, ben de buraya bunu bırakmak isterim. Genelleme sözünü de bu söz üzerinden hatırlatmak isterim. Acemi şansını da unutmayalım 🙂

    • Sevgili Ekrem,
      Bu güzel yorumun için teşekkürler. Bende bu söze katılıyorum. Önüne gelenin her konu hakkında eleştiri adı altında yorum yapmaması, en azından toplum olarak bilmiyorum demeyi öğrenmemiz gerektiğini düşünüyorum.

  2. Yazınızın ana fikrine toplumumuzun henüz hazır olmadığını düşünüyorum. Yapım gereği olaylara sıra dışı bakma gibi bir özelliğim var. Fakat sosyal medyada, en küçük eleştirilerde bile sert tepkiler alındığını gördüm..
    Çatışma cesaretim yok. Herkese duymak istediğini söylüyorum.
    Bu daha kolay…
    Selamlar..

    • Merhaba Cem Bey,
      Yorumunuz için teşekkürler. Bende ‘hakaret içermeyen yapıcı eleştirilere’ verilen sert tepkileri eleştirmek istedim zaten. Umarım daha açık fikirli, eleştirel bakabilen insanlar haline gelebiliriz.

Yorum bırakın

Your email address will not be published.

Deneme Kategorisinde Son Yazılar

Yalnızlık: Gece #3

Hiç bitmeyecek bir gecenin habercisi gibi usulca, yuvasına çekildi güneş. Oturduğu yerden yavaşça kalktı. Batmak üzere

Bir Demet Papatya

“Mutluluk;  Elin erişebileceği papatyalardan bir demet yapma sanatıdır.”  -Bob Goddard      Papatya demeti… Baharın geldiğinden haberinin

Parabolik İhtiyarlık

Yaşlanıyorum. Yaşlandıkça, yaşlandığımı daha iyi fark ediyorum. Yaşlandığımı fark ettikçe, yaşlanmanın acısı ve ağırlığı daha fazla