dört mevsim

Yaprak Döker (Bir Yanımız) Bahar Bahçe

Bugünüm ne saatlerce yağmurun altında kalmışçasına yaş ne de güneşin alnında beklemişçesine duru. Altına sığındığım bir ağacım var, yağmurda şemsiye güneşte gölge olan. Köklerini uzandığı her yere salmış, dallarını uzanabildiği kadar göklere uzatmış bir ağaç. Meyvesinden gelenin faydalandığı, dallarından yakacak toplayanı, çiçeklerinden yararlanan arısı, kuşların seyahatinde konaklama yeri, herkesin bir durağı, bir varacağı, vardığı bir ağaç. Hayat ağacı. Göklerin maviliğini yeryüzünde yeşil gerdanlığıyla süsleyen güzelliği, yaprakların rüzgarla dansından ortaya çıkan huzur sesi. Bu seste içinden bir parça var. Sen varsın. Dinliyor musun o sesin ne dediğini? Kimi zaman mutlu ederken bir o kadar da acı veren bir ses. Meyvesi var derken hepsinin tatlı olduğunu söylemedim ki bana huzurun olduğu yerde acının ne aradığını sorasın. Kimi zaman bir acının içindedir huzur. Nasıl olduğunu sorma. Kendi acını dünyanın en katlanılmazı olmaktan çıkarırsan kendi acının başkasının nasıl huzuru olabileceğini bir nebze de olsa anlayabilirsin belki.

Kökleri uzanabildiği her yere uzanmış ama yetememiş üzerindeki yükü taşıyacak kadar. Sanki en ufak fırtınada alabora olacak bir gemi gibi sallanıyor, titriyor gövdesi. Hayatın yükü ağır olsa gerek. Her yerden bir rüzgar çarparken gövdesine dayanabilmesini de öğrenmiş az çok. Her rüzgar sonrası ayakta kaldıkça daha güçlenmiş gibi gövdesi sağlam görünse de ağır bir fırtınada yıkılacak elbet. Belki de bu ilk olmayacak kendisi için. Ama son da değil elbet. Köklerinden yeniden büyümesini bilecek ve dallarını uzatmaya çalışacak uzanabildiği yere.

Her ne kadar dalları yukarıya doğru süzülse de dalamamış göklerin maviliğine. Ulaşamamış bulutlara. Uzadıkça meyvelerinin ağırlığından yeryüzüne doğru sarkmış. Buraya kadar demiş. Demek göklerin meyvesi ben değilim. Halbuki yağmurunu akıtan bulutların yaşlarını yapraklarıyla silmekti niyeti. Kimi ulaşamadığından kimi de ulaşılamazlığından mahzun. İkisi de kavuşulamamışlığın birer temsili olarak kalsın. Biri akıtırken yaşlarını, diğeri de ıslanmışlığıyla yaş kalsın. Bu kavuşulamazlık kuru değil bir ebediyet sırrınca yaş kalsın.

Herkes, içinde bir hayat ağacı büyütür. Acısıyla tatlısıyla tadarsın meyvelerinden. Her acı gövdende bir sağlamlık oluşturur. Ama hiçbir zaman sapasağlam olamazsın. Düşmeden kalkmasını öğrenemediğin için yıkılırsın gövdenin ta ortasından kırılarak. Kopan kısmın savrulup giderken ordan oraya sen yeniden ayağa kalkmak için tekrar uzatırsın dallarını uzatabildiğince.  Ulaşılmaz deyip yarı yolda bırakacağına ulaşabildiğim benimdir diyerek hareket ederek daha çok kişinin meyvelerinden faydalanmasına izin ver. Rüzgarlara karşı önlemini alarak ayakta durmayı öğren ki ilk fırtınada yıkılmayasın. Hiçbir zaman yıkılamaz olarak görme kendini de. Bir gün yıkılacak ve sonsuzluğa uğurlanacaksın. Geriye kalan varlığın değil yaptıkların olacak. Ne varlığının önemi kalacak ne malının. Sadece amellerin, sadece. Ona göre yaşa, ona göre yaşat.

Dünyanın başkentinden (İstanbul) Türkiye'nin başkentine gurbete gelen ben. Geldiğimden beri her şeyin gurbetini yaşar olmuş bedenim. Gönlümü aşkıyla yaralayan Sevdiğim'e Ah seslenişlerimdir çoğu yazım. Vah vah edecek sözde sevgililere eyvallahımız yok bizim. Onlar için ibret, gerçek sevenler için yürekten kelimelerdir kalemimden akan. Çok sevdiğim, eserlerini okumaktan daima keyif ve bir o kadar da ibret aldığım Sinan Yağmur'un imza gününde imzalattığım kitabına yazdığı şu sözlerle sesleniyorum kendime, hakiki aşkı arayana, aşkı için yanana: "Her köz ateş, her kadın gönlüne güneş olmaz. Önce YAN!"

1 Comment

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Blog Kategorisinde Son Yazılar

Saat Üç Buçuk

Saat üç buçuk, Gözlerim yıldızlara pervane Bir göçmen türküsü dilimde ‘’Alayım da