İnsan sağlığı konu olduğunda fiziksel durum ve laboratuvar değerleri önemsenmekle birlikte ruh sağlığı genelde göz ardı edilir. Sağlık ve hastalığın ötesinde bir insanın düşün dünyası, hissiyatları ve hareketleri bireyi değerlendirmek için çok önemlidir.
Bu yalnızca birey sağlığı için değil, aynı zamanda toplumsal olayları değerlendirmek için de geçerli olabilir. Örneğin, olayların sonuçlarına odaklanarak tartışmalar gerçekleştiriyorken, bu sonuçlara yol açan bireylerin düşün dünyalarını önemsemiyoruz. Oysa insan psikolojisi her zaman rasyonel ve sebep-sonuç ilişkileriyle açıklanamaz. Bilinçdışı dinamikler, duygular, ve geçmiş deneyimler davranışlarımızı sürekli etkiler. Türk siyasetinden bir örnek vermek gerekir ise, bizim ülkemizde belirli siyasi ekipler ve tarihi olayların sonuçları konuşularak analizler yapılır. Oysa bu ekiplerin bu sonuçlara ulaşırken aldıkları yol ve kullandıkları motivasyonlar tartışılmaz. Bu sebeple siyasi analizlerin çoğu yalnızca durum tespiti olup geleceğe yönelik yol göstermeyi beceremez.
Karşılıklı insan ilişkileri bize psikoloji hakkında çok şey öğretebilir. Burada önemli bir nokta “ben”de başlar. Bir insanın davranışları veya duygularına karşı verilen tepkiler bize biz hakkında önemli şeyler anlatabilir. Hatta bir başkasına duyduğunuz hissiyatın sebebi o kişinin kendi görünüşü veya hareketlerinden ziyade sizin kendi düşün dünyanızın bir ürünü olmaya daha yatkındır. Bu hadiseler psikolojide aktarım (transference) ve karşıaktarım (countertransference) olarak tanımlanır. Bunlar farkında olup ya da olmadan sürekli gerçekleştirdiğimiz psikolojik süreçler olarak karşımıza çıkıyor. Bu durumun farkına vararak düşünceleri ve tepkileri yönetebilmek bir psikoterapist için hayati bir öneme sahiptir. Bu sayede bir psikoterapistin karşısındaki hastaya daha faydalı olabileceği düşünülmektedir. Bu konsept genellikle Sigmund Freud veya Carl Jung gibi psikodinamik ve analitik psikoloji teorilerinde karşımıza çıksa da aslında patolojilerden de öteye, hayatın her alanına uygulanabilir.
Benim hakkımdaki algın senin kendine ait bir yansıma, sana verdiğim tepki ise benim kendime olan farkındalığımdır.
(Your perception of me is a reflection of you, my reaction to you is an awareness of me)
-Carl Jung
Aşkın Celladı isimli kitabın yazarı Irvin D. Yalom, Belarus kökenli Amerikalı bir psikiyatristtir. Grup terapisi ve varoluşçu terapiler alanında etkili bir isim olup birden fazla popüler psikoloji kitabı ile ün kazanmıştır. Psikolog ve psikiyatristlere kendi vakalarını anlatarak yol göstermeyi hedefleyen Irvin Yalom, Aşkın Celladı’nda karşıaktarım kullanarak hastalarıyla nasıl bir etkileşim halinde olduğunu 10 adet vaka üzerinden ortaya koyuyor.
Oldukça basit ve kolay anlaşılır bir dille yazılmış bu kitap, öğrenciler için alternatifi bulunması zor bir kaynak, çünkü karşıaktarım çoğu zaman başkalarıyla paylaşması güç (utanç verici, ayıp vs.) hissiyatlar içerebilir. Örneğin bir vakada oldukça kilolu bir kadını tedavi ettiğini anlatırken hissettiklerini okuduğunuzda hayrete düşebilirsiniz. Bu hastadan bahsederken, kilolu kadınları itici bulduğunu, bu insanların yanlayarak yürüdüklerini, omuzları veya çeneleri gibi birçok vücut hatlarının belirgin olmasından rahatsız olduğunu, bir “et yığını” içinde kaybolmuş olmalarından ve şekilsiz kıyafetlerinden duyduğu tiksintiyi anlatıyor. Her ne kadar bunları okurken şaşırıp yazara karşı bir tepki besleyebilirseniz de aslında bu kitabın en önemli özelliği de tam olarak bu. Zira hepimiz farkında olsak da olmasak da bu tarz düşüncelere, duygulara veyahut önyargılara sahibiz. Bu, insan olmanın en temel gerçeklerinden birisi olarak karşımıza çıkar. Bu tip farkında olmadığımız veya bilinçdışımızda gerçekleşen hadiseleri fark edebilmek hem kendimizi tanımamızı hem de psikoloji ilminde karşınızdakine yardım edebilmenizi sağlıyor. Birçok vakadan bahseden Yalom, aslında bütün kitap boyunca karşıaktarım üzerinden nasıl başarılı bir psikoterapi uyguladığını okurlarına aktarıyor. Ölüm ve yalnızlık temalarını merkeze alan yazar, bunların hayatın birçok noktasında bizi derinden etkileyen mefhumlar olduğunu da gözler önüne seriyor.
Ebeveynin ölümü sıklıkla geçmişin kaybı demektir. Ancak çocuğunuzun ölümü geleceğin kaybı anlamına gelir: bu aynı hayat projenizin kaybolması gibi bir şeydir. Yani ne amaçla yaşadığınızı, bir kişinin kendini geleceğe projeksiyonunu, ya da ölümü nasıl yenebileceğine olan umudunun kaybıdır. Aslında bir kişinin çocuğu onun ölümsüzlük projesine dönüşür.
-Irvin Yalom
Bu kitabı psikolojiye ilgi duyan herkese ve aynı zamanda psikolog ve psikiyatristlere tavsiye ediyorum. Bazen bir işin gerçekten nasıl yapıldığına tanık olmak, onun tekniklerini veya teorisini öğrenmekten çok daha etkili bir öğrenme yöntemidir. Bu sebeple Yalom’un sizi terapi odasına ve zihnine davet ettiği bu kitaptan öğrenilecek çok şey olduğunu düşünüyorum. Bu kitabı okurken klinik psikiyatri ve psikoterapiye ek olarak toplumsal hareketlerin motivasyonları hakkında da düşünmeye çalıştım. Bu psikolojik konseptlerin çeşitli grup veya toplumlara uygulanması bize dünyanın geleceği hakkında neler söyleyebilir? Herkese iyi okumalar.
