Can Dosta Karantina Günlerinden Düş Mektubu

Can Dost,
Şu koronalı günlerdeki karantina hayatı, bize neler öğretmedi ki? Öncelikli olarak sağlığımızın ne kadar önemli olduğunun yakıcı bir biçimde farkına vardık. Ancak aklın ve bilimin hayat kurtarabildiğini belleğimize kazıdık. Kendimizle dayanışmayı, iç sesimizle konuşmayı, geçmiş alışkanlıklarımızla ve değer yargılarımızla hesaplaşmayı öğrendik. Tabi bir de hayal kurmanın önemini! İhtimaldir ki şu anda:
Ya elindeki herhangi bir kitabın içindesin!
Ya da televizyon başındasın.
Pandemi, karantina, sokağa çıkma tartışmaları, hükümet-muhalefet atışmaları gibi insanı usandıran görüntülerin içinde kaybolmuş gibisin!
Sanırım mutlu değilsin.
Canın sıkkın, moral değerlerin düşmüş gibi.
Neler düşlüyor, neler özlüyorsun kim bilir?
İçindeki sıkıntıyı, yüreğinin dibinde tortulanan karanlıkta kalmış kimi duyguları, gün yüzüne çıkarmak istiyorsun!
Rahatlamak, yüreğini coşkulandırmak istiyorsun.
Mevsimin bir zaman dilimini kendin için koparıp, “Of be; işte bu” diyebilmek adına neler vermezdin değil mi?
Bu haldeysen eğer ve de hazırsan özlemli ama sanal bir yolculuğa.
Hadi o zaman!
Baksana, hava serin serin salıyor üstümüze ilkbahar güneşini. Kendini onarmaya ve yenilemeye başlayan doğa, içini bir hoş eden, mis kokusunu yayıyor etrafa. Tahrik ve teşvik eden görüntüsüyle, sesiyle, süsüyle, börtü böceğiyle, kuşuyla, seni kendine çağırıyor.
Tam da gitme zamanı.
Dağlara dağlara kaçma zamanı.
Kırlara çıkma zamanı, diyorsun içinden.
Nereye gideceğini bilmeden, neler yaşayacağını merak etmeden, hesap-kitap yapmadan, gitme zamanı şimdi.
Bir sırt çantası, içinde birkaç giyecek yeter.
Çıkmalısın! Gitmelisin artık seni çağıran sese doğru!
Nereye mi?
İçini bir hoş eden, yüreğini sarhoş eden o havanın, Toroslarla öpüştüğü ufuk düzlemine doğru.
Bu kentin betonlaşan, ruhsuzlaşan görüntü ve gürültü kirliliğinden uzaklaşmalısın.
Doğa ananın bakire kalmış yerlerine doğru kanat açmalısın.
Seni, neler neler bekliyor, ah bir bilsen!
Sabahının serin sessizliğinde yola çıkacaksın.
Dağlara dağlara.
Otomobilin, seni ve kendini sarsarak patika yollardan geçecek. Sağa bakacaksın, sola bakacaksın; gördüğün güzellik daha da sarsacak seni.
Derin vadilere gireceksin.
Sularını köpürte köpürte, çağıl çağıl akıtan derelerden geçeceksin.
Sağlı sollu ormanların arasında, yeşilin her tonunu göreceksin; yabanıl yoncalar, diz boyu otlar, çeşit çeşit çiçekler, orman menekşeleri, akasyalar, gelincikler.
Bir çeşme çıkacak karşına, ineceksin. Vadinin derinliklerinden gelen buz gibi suyu avuç avuç içeceksin. Yüzüne çarpacak, başını, boynunu ıslatacak, dirseklerinden akıtacaksın.
Sonra rüzgara doğru duracak, yakanı hafifçe açacak, efil efil esen yelden keyif alacaksın.
Havadaki arı, duru, katıksız oksijeni soluyacaksın.
Önü bahçeli, bahçesi sardunyalı, gecesefalı, ağaçlar arasına saklanmış ahşap bir kır lokantasında kahvaltı molası vereceksin.
Ulu çınar ağaçlarının altındaki tahta masaları göreceksin. Tahta masaların etrafına dizilmiş çam tomruklarından yapılan oturaklara çökeceksin.
Körüklü şalvarlı, nakışlı kuşaklı, yelekli, yün çoraplı, çarıklı ve elma yanaklı Yörük kızı, selamlayarak “Hoş geldin” diyecek sana.
Kahvaltılık bir şeyler isteyeceksin.
Beklerken kahvaltını, ahşap masana ulu çınarın yaprakları düşecek.
Alacaksın çınar yaprağını eline, başını yukarıya doğru kaldırıp bakacaksın. Çınar dallarının gökyüzünü kapattığına şaşacaksın.
Nazım’ın vasiyetini anımsayacaksın sonra.
Kurbağa sesleri, kuş cıvıltıları eşlik edecek içindeki sese.
Bir masanın üzerinde, belki de bir zenginin çatı katında bulunmuş, çok eski bir radyodan Münir Nurettin Şelçuk sesine kulak kesileceksin;
“Bir tatlı huzur almaya geldim…”
Yörük kızının bakır tepsi içinde ki yiyecekler gelecek masana.
Yarasın.
Görmeye alışık olmadığın, yarılmış nar gibi domatesin ve dikine dilimlenmiş hıyarın burcu burcu kokusundaki tap tazeliğini duyumsayacaksın önce. Petekli kara kovan balı, ayrandan süzülmüş yayık tereyağı, keçi peyniri, sele zeytini, küçük tavada tereyağıyla kızartılmış altın sarısı yumurta ve çilek reçeli.
Karakılçık buğdayından yapılmış esmer bazlamanın dumanı tütüyor üzerinde, sımsıcak.
Yumulacaksın!
Yediklerinin, damağındaki tanımsız lezzeti; “Of be! Yaşamak budur işte” dedirtecek sana.
Kalkıp, yola koyulacaksın tekrar.
Kekik kokulu patika yollar su gibi akacak önünde.
İşte böyle!
Söyle bakalım şimdi.
Karantina günlerinden hemen sonra, hazır mısın hemen gitmeye!
O zaman sakın üzme umutlarını ve canlı tut içindeki duygularını.
Görüşmek üzere…

Yazar: Ahmet EROĞLU

Bu yazı, Evde Kal Türkiye Parlak Jurnal Yazı Yarışmasında 7. olmuştur.

Yorum bırakın

Your email address will not be published.

Edebiyat Kategorisinde Son Yazılar

Hediye(!)

“Bi gül alsanıza kızım” diye bir ses böldü muhabbetimizi. Israrla gül satmaya çalışan kadınlardan biriydi. Biz

Sevdiğin Herkesim

    Yorgun olduğunu biliyorum. Kırgın, biraz üzgün, belki biraz da yıpranmış. En çok da ümitsiz