Sevmek bir sanat mıdır, bilgi ve emek gerektiren? Yoksa kaderin bazı şanslı insanlara sunduğu bir nimet midir?
Hepinizin ikinci önermeye daha çok inandığına eminim. Hatta bazıları, “O zaman kesin ben o şanssız kişiyim.” diye düşünüyor olabilir. İşte Erıc Froom un Sevgı Sanatı kıtabı, tam da bu düşüncenin zıddını kanıtlar niteliktedir.
Kitabın önsözü şu şekilde başlar:
“Bu kitabı okuyarak sevme sanatına ilişkin bazı bilgiler edinmek isteyenler düş kırıklığına uğrayacaktır. Tam tersine bu kitap, belli bir olgunluk düzeyine erişmeden kişinin sevgiye ulaşamayacağını göstermeyi amaçlar.”
Erich Fromm, Sevme Sanatı kitabında sevgiyi insanın varoluş sorusuna verilen bir yanıt olarak açıklar.
İlk sevgi anne ile başlar. İlk temas, ilk dokunuş… Bize bakan, bize çift gözün hissettirdiği, adını koyamadığımız ama çok sıcak hissettiren duygu: sevgi…
Fromm’a göre anne sevgisi koşulsuz sevgiyi temsil eder. Anne sevgisinin temel mesajı şudur:
“Var olduğun için seviliyorsun.”
Fromm’a göre bu sevgi; güven, ait olma ve yaşamın iyi olduğuna dair temel duyguyu oluşturur.
Sonra işin içine başka biri karışır. Bizi korur, bizi izler ve farkında olmadan desteğini hissettiğimiz bir güç olur: baba.
Baba sevgisi ise daha çok koşullu sevgiyi temsil eder. Temel mesajı şudur:
“Beklentileri yerine getirdiğin sürece seviliyorsun.”
Buradaki koşullu sevgi mutlaka olumsuz anlamda değildir. Fromm’a göre baba sevgisi çocuğa kuralları, sorumluluğu, disiplini, vicdanı ve toplumsal yaşamı öğretir.
Bu noktada karşımıza yeni bir kavram çıkar: Olgun Sevgi.
Fromm, olgun bir insanın hem anne hem de baba sevgisinin olumlu yönlerini içselleştirmesi gerektiğini söyler:
- Anneden: “Ne olursa olsun değerliyim.”
- Babadan: “Sorumluluk almalı ve gelişmeliyim.”
Olgun sevgi, bu ikisinin birleşimidir:
“Hem değerlisin hem de büyümeye devam etmelisin.”
(Ancak günümüz psikolojisinde bu ayrımın biyolojik anne ve babayla birebir örtüşmesi gerekmediği de savunulur. Ben de buna katılıyorum. Fakat bence Fromm’un amacı burada anne ve baba ayrımından çok, sevgi çeşitlerini açıklamaya çalışmaktır. Bu hisleri size hissettiren kişi anne veya babanız olmak zorunda değildir. Ablanız, halanız ya da dayınız da olabilir.)
Peki nedir bu içten gelen öz sevgi?
Fromm’un bakışında öz benliği sevmek; kendini gerçekçi biçimde tanımak, kabul etmek ve gelişimine emek vermektir. Sevginin yönü yalnızca dışarıya değil, kişinin kendi varlığına da dönük olmalıdır.
- Kendi yaşamına değer vermek,
- Kendi ihtiyaçlarını önemsemek,
- Kendine saygı duymak,
- Kendi gelişiminden sorumluluk almak,
- Kendini tanımaya çalışmak.
Önemli bir dipnot geçelim: Lütfen kendini sevmeyi bencillikle karıştırmayın.
Fromm’a göre eğer bir insan kendisini sevemiyorsa, başkalarını da gerçekten sevemez. Çünkü sevgi, belirli bir kişiye yöneltilen ayrı bir duygu değil; kişinin hem kendisine hem de başkalarına karşı geliştirdiği bir ilişki kurma kapasitesidir.
Olgun Öz Sevgi
Fromm’un “olgun sevgi” anlayışında kişi hem kendisini hem de diğer insanları değerli görür.
Bunu bir denklem gibi ifade edebiliriz:
“Başkalarını seviyorum ama kendimi ihmal etmiyorum.”
Ya da:
“Kendimi seviyorum ama başkalarını değersiz görmüyorum.”
Bunu diyebilen insan, gerçek anlamda olgun bir sevgi anlayışına sahiptir.
İnsanoğlu, doğduğundan beri sürekli bir gelişim ve değişim içerisindedir. Yaş aldıkça alınan sorumluluklar, yaşanan zorluklar ve hayatın getirdiği yükler arasında birçok insanın hayali; ona destek olacak ve sevgisini hissettirecek biriyle birlikte olmaktır.
Fakat görünen bir gerçek vardır ki bu, herkes için geçerli değildir.
Sevgi; sabır ve emek gerektirir. Özenilen ve örnek alınan ilişkiler, aslında çeşitli zorluklara göğüs gerilerek o biçime getirilmiştir. Buzdağının görünmeyen kısmında karşılıklı sevgi ve istek yatar. Hayatta her zaman zorluklar vardır. En çok da sevildiğimiz yerlerden sorular sorulur. Sınava hazırlanır gibi buna da hazırlanıyoruz işte.
Duygusal ilişkiler konusunda bir öneri isterseniz: Birini hayatınıza almadan önce kendinizi sevmeyi öğrenin. Ve size, kendinizi severken hissettiğiniz duyguları hissettiren, hatta daha fazlasını yaşatan kişiyi seçin.
Ufak Bir Eleştiri ya da Farkındalık Ne Derseniz
Sosyal mecralarda bu aralar çok sık karsılastığım bir şeyden bahsetmek isterim. Ruh eşini bulmak adı altında kurslar düzenleniyor. “Ruh eşini kendine çek”, “Çekmek için önce öyle olmalısın” gibi sloganlarla ruh eşi atölyeleri artık yeni bir pazar hâline gelmiş durumda. Bir kaç kurs sayesinde aradığınızı bulabilir misiniz biraz şüpheliyim açıkçası ama çok iyi iş yaptığını söyleyebilirim.
İnsanlar kendilerine yatırım yapmak adına çılgınlar gibi tüketmeye başladı.
apitalist düzenin benim kendimi sevmemle ya da ruh eşimle birlikte olmamla gram ilgilendiğini düşünmüyorum. Bunun daha çok insanları tüketime itmek için kurulmuş bir pazar olduğuna inanıyorum.
Yanlış anlaşılmasın; alışveriş yapmanıza karşı değilim. Sadece kendi mutluluğunuzu maddesel şeylere veya görünürlüğe indirgemeyin demek istiyorum.
Ben şahsen insanın kendini sevme kapasitesinin, kendisiyle baş başa kalabilme mutluluğuyla doğru orantılı olduğunu düşünüyorum. Kendinle mutlu olman yalnızca maddi harcamalara bağlı değildir. Hatta bana göre en az şeye ihtiyaç duyan insan, en mutlu insan olabilir.
Kendimizi tanıma ve anlama üzerine çıktığımız bu hayat yolculuğunda, kişinin kendini olduğu gibi kabul etmesi diğer insanları da olduğu gibi kabul etmesini sağlar. Bunun farkında olan bir insan, kimseyi değiştirmeye çalışmaz. Ama çevresini olduğu gibi kabulleneceği insanlarla donatır.
Değişim içeride başlar. Önce kendinizle başlayın. İnanın, herkes değişecektir.
Bu konuda söylenecek çok söz var ama çok da gerek yok diyelim ve kapanışı Hz. Mevlânâ ile bitirelim:
“Sen kendini küçük bir cisim sanırsın; hâlbuki en büyük âlem senin içinde gizlidir.”
Konuk Yazar: Hatice Şener
