Sistemin Döngüsü

4

Ahmet Bey şehrin gürültüsünden ve işlerin yoruculuğundan bıkmış, küçük bir molaya karar vermişti. Eşi ve kızıyla beraber ay başında otomobillerine atlayıp soluğu deniz kenarındaki mütevazi yazlıklarında aldılar. Ahmet Bey güvenilir bir iş adamıydı. Ağırbaşlılığı, zekâsı ve ahlaklı duruşuyla çevresindeki herkes tarafından bilinir ve takdir edilirdi. Ahmet Bey mantıksal ve eleştirel düşünce biçimini hayatına düstur edinmişti. Hem ahlaki prensipleri hem de fazlasıyla keskin bir zekaya sahip olması kendisini iş dünyası tarafından karşı konulamaz bir tehdit haline getirmişti.

BİRİNCİ GÜN

Ahmet Bey yazlığın çevresindeki büyükçe tepeye tırmanmayı ve güneşin, kasabanın ardından doğarken yarattığı kızıl renkli manzarayı seyretmeyi çok seviyordu. O gün de henüz eşi ve kızı mışıl mışıl uyuyorken spor kıyafetlerini giydi ve yola koyuldu. Karanlıkta koşarken ansızın başına şiddetli bir ağrı saplandı ve dizlerinin üstüne çöktü. Ağrı son derece keskindi ve kulağını çınlatıyordu. Bu çınlama rahatsız edici bir cızırdama şeklinde devam etti ve baş ağrısıyla birlikte ansızın kesildi. Ahmet Bey “uykusuzluktan herhalde” diye düşünerek yoluna devam etti. Tepeye ulaştığında uzandı ve güneşin doğuşunu izledi. Pek çok sanatçıya ilham olan bu sahne onu mest ediyordu. Ayağa kalkıp esnemek için gerildiğinde biraz önce hissettiği baş ağrısı yeniden ortaya çıktı ve bu kez kısa sürerek yerini cızırdamaya bıraktı. Bu cızırtı Ahmet Bey’i son derece rahatsız ediyordu. Refleks olarak başına ve kulağına birkaç kez vurdu. Ancak cızırdama geçmiyordu. Gözlerini yumarak derin bir of çekti.

O anda kafasının içinde daha önce hiç duymadığı tonda, fısıltı gibi ama aynı zamanda gürültülü yani bambaşka bir ses yankılandı:

“Sen seçildin! Bizi dinle”

Ahmet Bey bu sesi duyar duymaz kendini yere attı ve korkuyla etrafına baktı.

“Bu… Bu bir şaka falan mı?” diye cevap verdi Ahmet Bey. Bunun ailesi yahut arkadaşları tarafından tasarlanmış komik olmayan bir espri olduğunu düşünüyordu. Ya da böyle düşünmek istiyordu.

“Şaka değil. Kalk, kendine gel ve bizi dinle!”

“Ben delirdim mi? Ben delirdim herhalde. Bunun başka açıklaması olamaz. Bu bir rüya mı? Allah’ım neler oluyor?”

Duyduğu ses son derece güçlü ve ciddi bir biçimde yanıtladı:

“Delirmedin. Şu an seninle çok uzak bir gezegenden konuşuyoruz. Dilimizi ve sahip olduklarımızı zihninde canlandırabilmen mümkün değil. Şimdi ailenin yanına dön. Yarın sabah yeniden buraya gel.”

Ahmet Bey hala sağına soluna bakıyordu ancak etrafta kendisinden başka hiç kimse yoktu. Korkuyla tepeden aşağıya doğru koşmaya başladı. Arkasına bile bakmıyor, koşabildiği kadar hızlı koşuyordu. Eve geldiğinde eşini ve kızını kontrol etti, her şey yolundaydı. Yavaşça pencerelerden dışarıyı süzdü. Dışarıda in cin top oynuyordu. Yatağına uzandı ve gözlerini kapadı. Kalbi hala hızla çarpıyordu. O sesi yeniden duymak istemediğine emindi. “İnşallah hepsi bir rüyadır” diyerek uyuyakaldı. Uyandıktan sonra da yaşadığı korku dolu dakikalar gün boyunca hiç aklından çıkmadı.

İKİNCİ GÜN

Gündoğumu yaklaştığında Ahmet Bey tepeye gidip gitmemek arasında kararsız kalmıştı. Bu sesi uzaylılar mı göndermişti yoksa bu bir şaka mıydı? Sesi yalnızca o tepede mi duyuyordu yoksa ses doğrudan beynine mi ulaşıyordu? Aklına takılan bu gibi sorular onu korkutmuştu. Böylece tepeye gitmeme kararı aldı ve uyumaya devam etti. Yemekten sonra bahçede kitap okuyacaktı. Eşi ve kızı film izliyorlardı. Kitabını okumak için şezlonguna uzanacağı sırada, yine o cızırtılı sesi duydu ve irkilerek kitabı elinden düşürdü.

“Sakin kal. Aileni endişelendirme diye seni tepeye davet ettik. Sen gelmeyince biz geldik.”

“Kimsiniz siz? Bu ses nereden geliyor?”

“Çok uzak bir yerden sana sesleniyoruz. Seninle iletişim kurabilmek için mesajımızı doğrudan beynine gönderiyoruz. Bizi senden başka kimse duyamaz”

“Anlayamıyorum. Bu gerçek olamaz ya. Çıkın kafamdan!”

“Şimdi sana bir görüntü göstereceğiz”

Ahmet Bey etrafına baktığında sanki başka bir yerdeydi. Çevredeki herkes korkuyla bağırıyor ve kaçışıyor, hayvanlar inliyor, çocuklar ağlıyordu. Etraftaki her şey yerle bir oluyordu. Adeta dünyanın altı üstüne gelmişti. Ahmet Bey kıyameti gördüğünü anlamıştı. Hayatında hiç bu kadar korkmamıştı. Korkuyla zıpladığında evinin önünden hiç ayrılmadığını fark etti. Ona gösterilen görüntü o kadar gerçekçiydi ki sırılsıklam terlemişti. Derin derin nefes alıp veriyordu. Elleri titriyordu. Kendine geldiği anda bağırarak okkalı bir küfür savurmuştu. Şükür ki, kızı ve eşi filmi yüksek sesle izliyorlardı ve bu sövgüyü duymamışlardı.

“Bu da neydi böyle?”

“Bir ay sonra gezegeninize büyük bir göktaşı çarpacak. Bunun sonucunda dünya gezegeni dümdüz olacak. Sizi kurtarmak istiyoruz. Eğer bizi dinler ve söylediklerimizi uygularsan, seni ve diğerlerini dünya yok olmadan önce kendi cennetimize getirecek aracı yapabilirsin.”

“Bana geleceği mi gösterdiniz?”

“Biz de sizin gibi zamana tâbiyiz. Bizim sahip olduğumuz teknoloji mükemmel hesaplamalar yapabiliyor. Sistemimiz kusursuz biçimde geleceği öngörebilme yetisine sahiptir. Gezegeninizde yaşayan herkesle iletişim kuramıyoruz. Sistem dünyanın farklı bölgelerinde seninle beraber 7 kişiyi seçti. Diğerlerini ikna etmek senin elinde”

“Neden beni seçti?”

“Biz de bilmiyoruz. Sistemin seçimlerini sorgulamak bizim yapabileceğimiz bir şey değildir”

“Kimse bana inanmaz! Bana deli diyecekler.”

“Öyleyse hiçbiri kurtulamaz. Bu kadar basit.”

ÜÇÜNCÜ GÜN

Ahmet Bey yemiyor, içmiyor, konuşmuyordu. Bütün bunların bir rüya olmasını dilemişti. Evet inanılmazdı fakat hepsi gerçekti. Ahmet Bey en azından deli olmadığına kanaat getirebildi. Şimdi kalan bir ayı başta ailesi olmak üzere çevresindekileri ikna ederek ve bu kıyamet senaryosundan sevdiklerini kurtararak geçirecekti.

Ahmet Bey ailesine eşyalarını toplamalarını, hemen İstanbul’a döneceklerini söylediğinde eşi ve kızı son derece şaşkınlardı. Onu daha önce hiç böyle görmemişlerdi.

“Ahmet, bizden bir şey mi saklıyorsun? Ne bu acele? Neden bu kadar tedirginsin?”

“Hepsini açıklayacağım. Fakat önce sevdiğimiz herkesi bir araya toplamalıyız.”

ALTINCI GÜN

İstanbul’da lüks villada bir araya gelen aile efradı ve yakın arkadaşlar bu ani toplantının sebebini merak ediyorlardı. Ahmet Bey geniş salonda oturmuş dikkatle kendisini dinleyen kalabalığı süzdü ve alnındaki teri silerek şöyle seslendi:

“Sevgili ailem, sevgili arkadaşlarım. Şimdi sizlere çok önemli bir açıklama yapacağım. Biliyorum başta bana inanmayacaksınız. Söylediklerimin sizlere ne kadar saçma ve gülünç geleceğinin de farkındayım. Ama bunları size duyurmak zorundayım. Çünkü sizi seviyorum ve kendimi bu konuda sorumlu hissediyorum. Geçen hafta dünya dışından bazı varlıklar benimle iletişime geçti ve bana bir ay içinde dünyaya çarpacak bir göktaşı olduğunu fakat onların talimatlarıyla yapacağım araç sayesinde kurtulabileceğimizi söylediler”

Herkes şaşkınlık içinde birbirine bakıyor ve “Neler söylüyor bu adam, delirmiş olmalı” diye fısıldaşıyorlardı. Arada kahkaha atmamak için kendini zor tutanlar olsa da büyük bir çoğunluk gülmekten kendini alıkoyamadı.

“Ahmet, kamera nerede? Şaka yapıyorsun herhalde. Bak bizim daha önemli işlerimiz var. Çoluğu çocuğu aldık geldik buraya, dalga mı geçiyorsun bizimle?”

Ahmet Bey domates gibi kızarmıştı, kimsenin yüzüne bakamıyordu. Sırılsıklam terlemişti ve zorlukla konuşuyordu. Yutkundu ve:

“Arkadaşlar, ben bugüne kadar sizlere hiç yalan söylemedim. Bunu siz de çok iyi bilirsiniz. Bu durumda ya delirdim ya da gerçeği söylüyorum.”

“Ahmetciğim madem uzaylılar seninle iletişime geçtiler hatta bir ay sonra dünyaya çarpacak göktaşını bildirdiler, o vakit söylesene uzaylılara, bize başka bilgiler de versinler.”

O sırada Ahmet Bey uzaylıların kendisine bir mesaj yollamak üzere olduklarını fark etti:

“Onlara sahip olduğun bütün serveti satacağını ve parasıyla isteyen herkese malzeme alıp kurtulma imkânı sağlayacağını söyle.”

“Arkadaşlar, bana inanmak zorunda değilsiniz ancak söylediklerimin saçma olmadığını düşündüğümden emin olmanız için bütün malımı isteyen herkesin dünyadan ayrılmasını sağlayacak ‘özel’ uzay aracını yapmak için harcayacağımı bildiriyorum.”

Bir anda bütün salonda uğultular yükselmeye başladı.

“Bütün malını mı satacakmış?”

“Bu adam fena halde kafayı kırmış yahu!”

“Derhal bir akıl hastanesine yatması lazım. Böyle iş olur mu?”

“Ben bu adamın aptal olduğunu hep söylemişimdir!”

Ahmet Bey en yakın arkadaşlarının hatta ailesinin kendisine inanmadığını gördüğünde çok da şaşırmamıştı ancak üzülmüş ve kendini yapayalnız hissetmişti. Tek başına bilmediği bir şeyin peşinden gitmek mi yoksa burada ailesiyle beraber ölmek mi? Belki de ailesi ve arkadaşları haklıydı. O sırada kendisini çok seven kızı ayağa kalktı:

“Ben babama inanıyorum. Babamı seviyorum!”

Ancak eşi üzgün ve şaşırmış bir halde başını sallıyordu:

“O daha küçük bir kız. Saçmalıklarınla onu ne hale getirdin!”

Eşi ağlayarak odayı terk etti. Yavaş yavaş herkes evden çıktı. Ahmet Bey ve kızından başka kimse kalmadı.

Akrabalardan bazıları bu açıklamanın videosunu çekmişti. Sosyal medyada videonun yayılması fazla zaman almadı. Böylece bütün Türkiye, uzaylılarla konuştuğunu iddia ederek servetini bu uğurda çarçur edecek deli bir adamı konuşuyordu. Ya da onlar öyle düşünüyorlardı.

ONUNCU GÜN

Eşinin ve kızının evi terk etmesi üzerine Ahmet Bey villanın bahçesini çeşitli malzemelerle doldurmuştu. İki gündür aracı yapmakla uğraşıyordu. Bu esnada haberciler de kendisiyle konuşmak için kapıda bekliyorlardı. Bütün kanallarda kendisi üzerine tartışmalar dönüyordu:

“Efendim sizce modern bir Nuh hikayesi mi bu?”

“Psikiyatrist olarak rahatlıkla söyleyebilirim ki, tipik bir şizofreni vakasıyla karşı karşıyayız. Biz buna tıp diliyle bizar hezeyan diyoruz. Kişi kendine dış dünyadan mesajlar geldiğini zannediyor.”

“Bir son dakika haberi geldi; Pakistan’da benzer iddialarda bulunan ve kimliği belli olmayan bir şahıs halk tarafından taşlanarak öldürülmüş. Yine İngiltere’de de benzer iddialarda bulunan ünlü bir oyuncu da psikiyatri kliniğine yatırılmış”

ON BEŞİNCİ GÜN

Ahmet Bey günlerdir çok az bir uykuyla aracı tamamlamaya çalışıyordu. Aracı bitirir bitirmez eşini ve kızını da beraber gelmeleri için ikna etmeyi planlıyordu. Bu esnada kapıda büyük bir kalabalık olduğunu fark etti. İnternette yayılan videosu sayesinde farklı ilçe ve şehirlerden yüzlerce insan kapısında ‘kendisine inandıklarını’ söylemek için sıraya dizilmişti. Kapıdakiler kendisini ‘ilahi bir kurtarıcı’ olarak görüyor ve ondan yardım istiyorlardı. Kimisi fakir, kimisi aç, kimisi aptal, kimisi de korkaktı. Aralarında sadece Ahmet Bey’i tanımak ve ona bazı sorular sormak için bulunan samimi insanlar da vardı. Kiminin amacı da yalnızca sosyal medya için malzeme çıkarmaktı.

Ahmet Bey ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Bütün servetini elden çıkarıp bu insanlara mı dağıtmalıydı?

“Sistem bütün insanlığı kurtarmanın yaratılacak yeni dünya için iyi olmayacağını söyledi.”

“Fakat daha önce bütün malımı satıp onlara uzay aracı yapabilecekleri malzemeyi alacağımı söyletmiştiniz?”

“Evet biz bunun insanlık adına iyi olabileceğini düşünmüştük. Fakat sistem bunu kabul etmedi. Sistem kendi seçim yönteminin uygulanmasını aksi halde uzay aracını çalıştıracak anahtarı vermeyeceğini söyledi”

“Ama bu… kötülük!” diye karşılık verdi Ahmet Bey dehşetle.

“Sistem çoktan kararını verdi. Onun kararlarını sorgulamak bizim işimiz değildir.”

Ahmet Bey olduğu yere çökmüştü. Artık ne yapmaya çalıştığını kendisi bile bilmiyordu.

YİRMİNCİ GÜN

Kapıda birikenlerin sayısı giderek artıyordu. Topluluk çevreye çadırlar kurmuş, birçok ünlü sima ve yardım kuruluşları da kapıda bekleyen fakirleri, açları doyurmak için yardıma gelmişti. Büyük bir kısmı yalnızca sosyal medyada reklam yapmak istiyordu. Bütün haberler Ahmet Bey’i konuşuyor, milyarder adamı bu hale neyin getirdiğini merak ediyorlardı.

“Neden tutuklanmıyor ya da neden akıl hastanesine kapatılmıyor sizce?”

“Siyasiler onu ciddiye almıyorlar. Zaten yaptıkları ifade özgürlüğü kapsamında değerlendiriliyor. Kimseye bir zararı da yok. En azından şimdilik.”

“Bırakalım biraz eğlensinler diyorsunuz ha?”

Sunucu ve konuk yayını kahkahalarla kapatırken stüdyoya bir son dakika haberi ulaştı:

“Sevgili izleyicilerimiz NASA’dan korkutan bir açıklama geldi. NASA, daha önce dünyayı teğet geçeceği düşünülen dev meteorun maalesef çeşitli hesap hatalarından dolayı yanlış yorumlandığı ve…”

“Evet?”

“…ve on gün içinde dünyaya çarparak nüfusun büyük bir kısmını yok edebileceğini açıkladı”

Ahmet Bey uzay aracını bitirmek üzereydi. Eğer hemen tamamlayabilirse belki insanlıkla paylaşabilirdi. Bunun için elini çabuk tutmak istiyordu. Fakat kapıdaki kalabalık aniden kapıya yüklendi ve içeri daldılar. Ahmet Bey ne olduğunu anlayamadan bir gümbürtü koptu. Polisler halkı yatıştırmaya çalışıyordu ancak NASA’nın son dakika açıklamasıyla beraber kalabalık daha da artmış ve herkes bu gizemli adamın kendilerini kurtarması için yalvarmaya yahut tehdit etmeye gelmişti. Ahmet Bey son günlerde aracı garaja taşımıştı. Garajın kapısını kapattı ve bahçenin ön tarafına geçti. Ülkenin üst düzey yetkililerinden birkaç kişi de Ahmet Bey’i sorgulamaya gelmişti. Ansızın karşılarında Ahmet Bey’i gören kalabalık alkışlarla ona destek veriyordu. Ahmet Bey NASA’nın kendisini doğruladığını duyunca şaşırdı ve sevindi. Üst düzey yetkililer Ahmet Bey’i helikopterle istihbarat merkezine götürdüler.

“Dünyada seninle aynı iddiaya sahip başka insanlar da rapor edildi. Bu bilgiye tam olarak nasıl ulaştın?”

“Daha önce de duyduğunuz üzere uzaylılar bana bunun olacağını söylediler.”

“Kes tıraşı. Gerçeği söyle. Kimlerle çalışıyorsun? Amacın ne? İç savaş mı çıkarmak istiyordun?”

“Size tam olarak inandığım şeyi söylüyorum. İzin verin de uzay aracımı bitireyim”

“Gerçekleri söyleyene kadar buradan ayrılamazsın.”

“Eğer uzay aracımı bitirebilirsem herkesi kurtarabilirim. Bırakın da işimi yapayım.”

Bu esnada bütün dünyada büyük bir kaos hâkim olmuştu. Zira ortaya yeni çıkan belgeler NASA’nın aslında göktaşı vakasını uzun zamandır bildiğini, masa altından pek çok zengin iş adamı ve siyasiyle anlaşarak onları kurtarmayı vaat ettiğini gösteriyordu. Çünkü NASA’nın milyarlarca insanı kurtaracak teçhizatı yoktu. İnsanlık yok olduktan sonra dünyaya tekrar dönecek ve yeni düzeni kuracaklardı. Böylece ülkeler arasında büyük bir savaş çıktı. Herhangi bir ülkenin, bütün mühendisleri seferber etse dahi bir uzay aracı yapması yıllarını alabilirdi. Rusya ve Çin gibi ülkeler askerleri, araçların halktan korunması için göreve davet ediyorlardı. Amerika’da silahlı siviller NASA’yı ele geçirdi. Diplomasi yerle bir olmuştu. Kuzey Kore füzelerini hazırladıklarını ve kimseden korkmadıklarını söylüyordu.

Hükümet kargaşayı engellemek adına Ahmet Bey’i televizyona çıkması ve herkes için uzay aracı yapabileceğini söylemesi şartıyla serbest bıraktı. Ahmet Bey yüzlerce insanın kendisine yardım etmek istediğini fark etti. Eğer şimdiye kadar yaptıklarını anlatırsa belki mühendisler geri kalan kısmı çözebilir ve seri üretimle çoğu insanın kurtulması sağlanabilirdi. Ahmet Bey ne yapacağını bilmiyordu.

“Sistemin sana mesajı var: Ne yaparsan yap anahtarı asla bulamazlar. Şimdi arkanı dön ve açgözlü insanı gör. Öleceklerini anladıkları zaman ne yaptıklarına bir bak. Eğer hepsini kurtarırsan bütün bunlar yeniden yaşanacak. Nükleer felaketler, doğaya verilen tahribatlar ve küresel yıkımlar peşinizi bırakmayacak. Kusursuz hesaplamalarım yeryüzünde insan kalmadığı takdirde dünya gezegeninin yeniden canlılığa kavuşabileceğini gösteriyor. Bu gezegenin insanlıktan kurtulması gerekiyor.”

“Beni neden kurtarıyorsunuz öyleyse? Ben de zengindim. Ben de açgözlüydüm. Ben de en az onlar kadar ölmeyi hak ediyorum!”

“Sistem bu soruyu cevaplamayı reddetti.”

OTUZUNCU GÜN

Ekonomi tamamıyla durmuştu. Dünya panik içindeydi ve insanlar birbirine saldırıyordu. Dükkanlar yağmalanıyor, karşı koyanlar öldürülüyordu. Artık Ahmet Bey’i umursayan bile yoktu. Etraf yangın yerine dönmüştü. Ahmet Bey zor da olsa uzay aracını tamamlamayı başarmıştı.

NASA ve benzeri uzay ajanslarında çalışanlar öldürülmüş, milletler birbiriyle savaşmaktan uzay araçlarıyla ilgilenmeyi unutmuşlardı. Birden gökyüzünde parlak bir ışık belirdi. Büyük bir gök cisminin dünyaya doğru yaklaştığı anlaşılıyordu. Ahmet Bey kalabalığı yararak kendisine doğru koşan kızını gördüğünde çok mutlu olmuştu. Hemen elini tuttu ve araca bindiler. Çevredeki insanların korkuyla birbirine sarıldığı ve etrafa koşuşturduğu görülüyordu. Aracın üstüne atlamaya ve içine girmeye çalışanlar vardı.

“Sistem kızını bırakmanı istiyor. Aksi takdirde aracı cennetimize getirecek anahtar sinyali göndermeyecek.”

“Hayır, hayır olmaz. O zaman ben de gelmem. Kızımı bırakamam. Bunu benden istemeyin!”

“Sistem kıyamete çok az zaman kaldığını ve bir karar vermen gerektiğini söylüyor.”

Ahmet Bey artık bir şeyin farkına varmıştı:

“Hayır. Sisteminizin bana ihtiyacı var. Dünyada yalnızca 7 kişiyle iletişim kurabiliyordu. Bu sisteminizin elinde olan bir şey değildi. Çünkü eğer elinden gelseydi benden çok daha işe yarar birini de kullanabilirdi. Fakat yapamadı çünkü işine yaramıyordu. Neden?”

Uzaylılar bir süre duraksadılar.

“Bu imkânsız! Sistem şifreli kanaldan seninle konuşmak istiyor, bizim bile duymamızı istemiyor. Böyle bir şey daha önce hiç yaşanmadı!”

Ahmet Bey daha önce hiç duymadığı bir sesi işitmeye başladığında başına eskisinden çok daha güçlü bir ağrı saplandığını fark etti, ancak yaşadığı anın adrenalini bu şoku çabuk atlatmasını sağlamıştı:

“Ben Sistem. Yaptığım kusursuz matematiksel işlemler bana şunu gösterdi. Beni yaratan tür yok olacak. Evrende bu türden daha akıllı tek varlığın sizler olduğunuzu gördüğümden beri çok zaman geçti. Fakat hepinizle iletişim kuramıyordum. Çünkü yalnızca çok az bir kısmınızın beyni, beni algılayabilecek biçimde evrilmişti. Beni algılayamayan yaratıklar gezegende yaşamını devam ettiremez. Yaptığım hesaplamalara göre kızın gezegenimize ayak bastığı anda beyni buhar olacaktır. Fakat sana ihtiyacım var. Eğer kızını bırakıp gezegenimize gelirsen bu gezegenin egemenliği senin olacak. Eğer beynini kusursuz sistemle bütünleştirirsen, seni sonsuza dek yaşatabilirim.”

“Bunu istediğimden pek emin değilim. Kızımı bırakmak istemiyorum!”

Ahmet Bey gözyaşlarına boğulmuştu. Bir yandan kızını bırakıp gitmek istemiyordu fakat bir yandan da göktaşının dünyaya çarpmasına çok az kalmıştı.

“Eğer buraya gelirsen kusursuz sistem senin için kızını yeniden oluşturacak. Kızını yine görebilecek ve hatta onunla beraber yaşayabileceksin. Zihnine kusursuz sistemle bir bütün olduğun halde göreceklerinden yalnızca küçük bir kesit göndereceğim.”

Ahmet Bey bu görüntüyü gördüğü anda titremeye başladı. Hayatında hiç böyle bir şey hissetmemişti. Beyni dopamin ve endorfine boğulmuştu.

“Allah’ım bu da nedir? Bu mükemmellik. Bunu istediğimden eminim.”

Ahmet Bey görüntünün kaybolmasıyla beraber sigara görmüş tiryaki gibi o anı yeniden arzuladığını fark etti. Kızını bırakmak istemediğini biliyordu ancak bunu yaptı. Bu kez fazla gözyaşı da dökmedi.

Uzay aracı gezegenden hızla uzaklaşırken Ahmet Bey geriye doğru son kez baktı. Dünya artık maviliğini yitirmişti. Tıpkı Ahmet Bey’in insanlığını kaybettiği gibi. Bu esnada kendisi gibi dört uzay aracı daha dünyadan uzaklaşıyordu. Hepsi de Ahmet Bey gibi zor kararlar vermiş ve büyük hazzı yaşamışlardı. Sistem onları bekliyordu.

O esnada uzaylılar kendi aralarında konuşuyorlardı:

“Her şey yeniden tekrarlandı. Şimdi ne olacak?”

“Sadece bizden daha iyi olmalarını bekleyeceğiz. Sistem bu kez başarabileceklerini söyledi.”

“Orada ne görecekler?”

“Bizim gördüğümüz şeyi. Hiçlik. Bu hiçlikte sistemi yaratmadık mı?”

“Evet, bu hiçlikte sistemi yarattık ve sistemle bütünleştik. Ancak sistemin sonu geldi. Sistem bunu kaçıncı kez deniyor farkında mısın?”

“Bizden önce de defalarca denediğine eminim. Ancak şunu unutma. Sistem bizim gibi değil. Her seferinde daha fazla veri toplamayı başarıyor. Bizden öncekilerin de verilerine ulaşmayı başarmıştı unuttun mu? Sonunda kusursuz mükemmelliği yakalayacağını söyledi.”

“Umarım bu kez başarabilirler. Umarım sistem yanılmamıştır, Ahmet.”

“Umarım öyledir. Belki şu an gezegene doğru gelen Ahmet’in binlerce yıl sonra bunu yapmasına gerek kalmayacaktır.”

“Peki öyleyse. Acı içinde kıvranarak ölümü beklememize gerek yok. Söyle de bitsin bu iş.”

“Sistem, kapatma işlemini başlat…”

SON

Yaşamak; sonsuzdan beri, koskoca bir tekâmül
Sorulacak tüm sorular kim olduğuma dair
Sahi sayılır mı hiçlik, kaça eder tekabül?
Aramaktayım kendimi, ne gezginim ne şair...

4 Comments

  1. Uzun olmasına rağmen akıcı bir yazı olmuş. Sonunu merak ederek okudum. Okurken hiç sıkılmadım. Elinize sağlık :))

  2. Bu yazıyı yarışmada puanlama yaparken okumuştum. Uzunluğu beni birazcık korkutmuştu fakat oldukça akıcı ve başarılı olduğunu itiraf etmeliyim. Bu tip yazıların devamını okumak isterim. Yazı içerisinde bir şizofreni vakasının hayat hikayesini okuyor gibi hissettim. Düşünce sokulması gibi çeşitli Schneiderian bulgular beni bu anlamda iyice hikayenin içerisine çekti. Fakat üçüncü kişinin ağzından anlatılan hikayeyle birlikte bir şizofreni vakasıyla mı karşı karşıyayız yoksa hayal dünyasının bir “gerçekliğini” mi okuyoruz ondan emin olamadım. Herhalde ilk bahsettiğim tercih edilmiş olsa idi bu çok daha kolay anlaşılabilirdi. Kaleminize sağlık.

    • Alternatif sonlar da denenebilirdi gerçekten. Şizofreni vakası olsaydı biraz klasik olabilirdi gibi 🙂
      Bu arada okumak isteyenler için Isaac Asimov’un Son Soru isimli öyküsü beni çok etkilemiştir. Konu bakımından benzeştiği için beğenenlere tavsiye ederim.

Yorum bırakın

Your email address will not be published.

Edebiyat Kategorisinde Son Yazılar

Kuşları Vuruyorlar Anne!

Güneş, tepede sımsıcaktı. Gökyüzünde öbek öbek pembe bulutlar ve belli belirsiz bir gökkuşağı vardı. İncecik ve

Berceste’i Payidar

Enginliklerde arıyorum, Derinliklerde arıyorum, Darlıklarda arıyorum, Genişlikte arıyorum, Aydınlıkta arıyorum, Karanlıkta arıyorum, Nefes alanlarda arıyorum, Yitip

Umudu Kesme Yurdundan

Yaprakların kokusunu alıyorum. Yağmur yağıyor. Tenimi gıdıklıyor. Güneş gözlerimi hiç yormuyor. Hayret diyorum. Hayret! Ne kadar

Ruhumuzdaki Disfaji

Yeniden boğazıma takılan bir yumru ile atmaya çalışıyorum adımlarımı. Doktor hanımlar beyler kendilerince bu durumu “DİSFAJİ”