martı

İçimizde Yaşayan Gerçek Martı Jonathan’lara

/
1

Evet bir çocuk kitabı okudum. Çevremdekilerin “bu çocuk kitabı, bunu mu okuyorsun?” dediği kitap. Ama bilmiyorsunuz ki bir çocuk kitabından çok daha fazlasıydı benim için.

Çoğunuzun ilkokulda öğretmeni tarafından zorla okutulan, büyümenizle beraber bu kitabı bir daha mı okuyacağım dediğiniz, Richard Bach tarafından 1970 yılında okuyuculara sunulan bir kitap. Ama buna bir kitap olarak bakmak, bir kitap olarak değer vermek çok büyük bir saygısızlık. Çok büyük bir hazinenin haritası. Evet bir hazine ki insanın kendini geliştirmesini, hep daha ileriye gidebilmesini, yaptıklarından asla vazgeçmemesi ve yaptıklarından da pişman olmamasını öğreten bir hazine. Hayata karşı bakışımızı, duruşumuzu değiştirebileceğimiz bir hazine. Bu dünyaya, insanlığa altından, gümüşten, mücevherden, topraktan daha değerli bir hazine.

Ne yazık ki insanlığın var olduğu günden bugüne kadar ihtiyaçlarımızı hep çarpıtmışız, hep farklı yerlere yönelmişiz. Hep farklı amaçlar uğruna koşmuşuz. Paranın, toprağın, makamın bizi üstün kıldığını düşünmüşüz ve bunların yanında asıl değerli olan ruhumuzu, beynimizi çöpe atmışız. Bu kitabı okuduktan sonra ne kadar aciz olduğumuzu, bu saçma sapan sistemin içinde kalabilmek için ruhumuzu ve beynimiz nasıl çöpe attığımızı anladım.

Doğduğumuz zaman bile ailelerimiz iyi çocuk olacak, namuslu çocuk olacak gibi şeyler demek yerine büyüyünce doktor olacak, mühendis olacak demeyi tercih ediyor. İşte bu kadar para ve mevkiye aç bir topluluğuz ve öyle yetişmeye de devam ediyoruz. İnsan olamamış doktorların, mühendislerin, meslek sahibi veya mevki sahibi insanların neler yaptığını hepimiz çok iyi biliyoruz. Kendini geliştirmeyen, yükselebilmek için başkalarını ayaklarını haksız yere kaydıran insan (!) topluluğu. Yarardan çok zararı olan insanlar.

Asıl girmek istediğim konuya giriyorum şimdi. İşte insanlar zamanında kendilerini geliştirselerdi, hep daha ileriyi hedefleselerdi böyle mi olurdu?!?!

Tabi ki de böyle olmazdı. Herkes kendini daha iyi tanırdı, yapabileceklerinin farkına varırdı. Kendi olmaktan, kendi yaptıklarından mutlu olurdu. Kendini tanımayı bitirdikten sonrada çevresindeki her şeyi daha iyi anlamlandırabilirdi. Çevresine karşı bir saygısı olurdu. İnsanların birbirine karşı olan saygısı da başarıyı, huzuru ve yükselişi getirirdi. Yani kısacası mutluluk mutluluk getirir. Huzur ise huzuru getirir.

Peki mutlu ve huzurlu olabilmek için ne yapmalıyız? Kitapta da dediği gibi bu dünyaya geliş amacımız yaşamsal ihtiyaçlarımızı karşılamak değil. Bize verilen bu vücudun, bu beynin hakkını verebilmek! Bakın ben bir tıp fakültesi öğrencisiyim ve o kadar mükemmel ve bir o kadar da karmaşık vücudumuz var ki insanlığın sonuna kadar bu vücudun mekanizmasını çözemeyiz. Peki, sizce bu vücut bize sadece yemek yiyip, savaşıp, yönetici olabilmemiz için mi verildi? Tabi ki de hayır! Mutlu olabilmemiz, bir hedef belirleyip o alanda ilerleyebilmemiz için verildi. Önceki paragrafta da dediğim gibi biz mutlu ve huzurlu olursak insanlık da mutlu ve huzurlu olur.

Şu anda insanlığa bakıyorum ve gördüğüm 2 şey var:

  1. umursamazlık
  2. hırs

Bu ikisi de bizi mutlu ve huzurlu bir insan yapmaz. Aksine karamsar ve mutsuz bir insan yapar. Mutsuz insan mutsuz toplumdur.

Peki bu yazıyı niye yazdım? Bu yazıyı kendimizi geliştirmemiz gerektiği, önümüze hep bir hedef koymamız gerektiği ve o hedefe ulaşabilmek için elimizden gelen her şeyi yapmamız gerektiği için yazdım. Tıpkı martı arkadaşımız Jonathan Livingston gibi. Bu dünyaya gelme amacının sadece balıkçıların attığı ekmekleri ve denizin üst kısımlarında yüzen tatsız balıkları yemek olmadığını düşünen ve hep daha iyisini arayan Jonathan Livingston. Hep kendisini geliştiren bir şahinin anatomik yapısına sahip olmasa bile şahinle hız konusunda yarışabilen, yapabileceklerinin sınırını zorlayan, hiçbir martının ulaşamayacağı derinlikteki o leziz balıkları yiyebilen Jonathan Livingston. O kadar büyük bir martı ki kendi ailesi ve toplumu onun bu yaptıklarından dolayı eleştirmesi hatta kendi topraklarından atması bile martımızı yıldırmamıştır. Hep daha iyisini hep daha ilerisini hedeflemiştir. Bu da martı arkadaşımızı kitapta cennet diye belirtilen yere yükselmesini sağlamıştır.

Sonuç olarak bir martı kendisine hedef koyabiliyor, kendisinden daha üstün diğer canlılarla yarışabiliyor, bunları yapabilmek için gerekirse ailesini bile arkada bırakıp kendi cennetine yükselebiliyorsa biz niye yapmayalım? Biz bu vücuda, bu imkanlara sahip insanlar niye daha ileriye gitmeyeli?. Kendi cennetimizde biz niye mutlu olmayalım?  Kitapta da dediği gibi: “Cennet bir yer, bir mekân değildir, bir zaman dilimi değildir. Cennet öğrenmektir, mükemmelliktir.”

Hani hepimizin amacı cennettir ya; işte o yüzden okumalıyız, o yüzden kendimizi geliştirmeli, hedefler belirlemeliyiz ve ne olursa olsun hiçbir şekilde bu hedeflerden vazgeçmemeliyiz. Amacı olan, öğrenen insan mutlu insandır. Mutlu insan mutlu toplumdur.

Lütfen okuyun, okutun ve sizin kendinizi geliştirmenizi istemeyenlerden uzak durun. Onlar sizlerden korkuyor çünkü.

Konuk Yazar: Kutay Güven / İnstagram adresi

1 Comment

  1. Açıkçası çocuk kitapları genelde çok güzel ve berrak mesajlar verir. Bu sebeple çocuk kitaplarını hep sevmişimdir.
    Farklı bir bakış açısı için teşekkürler.

Yorum bırakın

Your email address will not be published.

Deneme Kategorisinde Son Yazılar

Umudu Kesme Yurdundan

Yaprakların kokusunu alıyorum. Yağmur yağıyor. Tenimi gıdıklıyor. Güneş gözlerimi hiç yormuyor. Hayret diyorum. Hayret! Ne kadar

Gün Ola Devran Döne

    İnsanların umut vadeden yarınlara olan inancını gösteren söz: “Gün ola, devran döne”. Her gecenin bir

Yağmur

  Yatakta uzun zamandır dönüp durduktan sonra vazgeçti. Yatağının sağında bulunan camdan dışarı baktı. Güneş, yüzüne